Ana SayfaYazarlarAbdulmelik Ş. BekirHalep: Hayaller, gerçekler ve hüsranlar – ANALİZ

Halep: Hayaller, gerçekler ve hüsranlar – ANALİZ

HABER MERKEZİ – Önümüzdeki günlerde Türkiye, Rusya’ya verdiği sözleri yerine getirmek zorundadır. İdlib ve çevresinin Esad’a teslimi sürecektir. Ardından da Kürtlere karşı ortaklık durumuna göre Azaz-Cerablus hattının devri gerçekleşecektir. Tabii bu arada Kürtlerin Suriye’deki diğer halkları ve inançları kapsayan politikası ile Rakka ve Deyr ez Zor alınırsa 6 ay sonra Suriye’de iki güç kalmış olacak: Rejim ve Demokratik Suriye Güçleri. 


ABDULMELİK Ş. BEKİR


Halep’in tekrar rejimin kontrolüne geçmesiyle birlikte Suriye iç savaşında önemli bir merhale geride bırakıldı. Bu konuya ilişkin birçok şey yazıldı çizildi. Ancak Türkiye’de AKP iktidarının uyguladığı yoğun baskılar nedeniyle başta medya olmak üzere düşün alanında yaşanan kuraklaşma nedeniyle Halep ya da daha genel anlamıyla Suriye’de neler yaşandığını anlamak neredeyse imkansız bir hal aldı.

Yaratılan zifiri karanlıkta bir yandan Halep’e ilişkin gerçeklerin topluma ulaşmasını engelleme çabasında olan iktidar ve medyası, öte yandan Suriye üzerinden yapılan pazarlıkları ve bu pazarlıkların yaşanan trajedideki rolüne değinmeden ya da bu rolü örtbas etmek adına bol bol üzerimize ‘katliam’, ‘kıyım’ ve ‘vahşet’ haberleri boca etmektedir. Bu karanlık perdeyi biraz araladığımızda ise aslında Halep’te maktulun katil; katilin de maktul olarak bize yutturulmaya çalışıldığı hemen kendini ele veriyor.

Suriye’de yaşananlar özü itibarıyla nevi şahsına münhasır seyir eden üçüncü paylaşım savaşının yansımalarıdır. Bir çok aktörün dahil olduğu ve her aktörün çıkarları gereği ajandasının olduğu çok bilinmeyenli bir denklemdir. Arap Baharı olarak ifade edilen halk ayaklanmaları sürecinin başından beri denkleme birçok güç girdi. Zaman içinde yaşanan gelişmeler karşısında kimisi geri çekildi, kimisi mevcut politikasını revize ederek yola devam etti. Kanlı geçen bu beş yıllık süreçte söylemi, eylemi ve hikayesi en trajik şekilde dönüşen ve dönüştükçe de ardında trajik öyküler bırakan yegane ülke an itibarıyla Türkiye’dir.

Arap halk ayaklanmaları, birinci paylaşım savaşı sonrası parçalanan ve tabiri caiz ise sadece ‘insan kaynağı ve petrolünden’ yararlanılan bir olgu olarak ele alınan Arap halkının, hem bu politikaya hem de bu politikanın yürütücüleri olarak başlarına musallat edilen muktedirlere karşı bir isyan olarak gelişti. Suriye iç savaşına dahil olan gerek hegemon gerekse bölgesel statükocu güçler de bilerek ve isteyerek bu gerçeği ıskaladı ve isyanı, gücünü konsolide etme ya da arttırmak için bir fırsata çevirme hesabına girişti.

İslamiyet ile yine bugünküne yakın nedenlerle açığa çıkan Arap yükselişine konan Türk bezirganlığı Osmanlı ile Arap enerjisini kullanarak klişe sloganla ‘üç kıtaya’ yayıldı. Bezirganlığın canlılığını koruyan sinsi hafızası, Arap halkının daha fazla özgürlük ve adalet adına giriştiği ayaklanmaları, tekrar Osmanlı rüyasına çevirmek ve yine Arap enerjisine konmak için harekete geçti. Bunun için ayaklanmaların aylarında Türk halkına bol bol Arap halkının “Osmanlı hayranlığı” şırınga edildi. Şırınganın keskin zehri de kuşkusuz kesif bir mezhepçilikten başka bir şey değildi. Böylece, bu günlerde tu kaka edilen ‘stratejik derinlik’ isimli neo Osmancılık politikaları devreye konuldu.

Politikanın aslında ne stratejik ne de derin olduğu daha o günlerde birçok çevre tarafından sık sık ifade edildi. Ancak iş işten geçmiş, ok kaydan çıkmıştı. Depreşen ‘üç kıta’ hayaline götürecek uykuya çoktan dalınmıştı. Ne ki iktidar kapıldığı Osmanlı hikayesine de sadık kalmıyor ‘yerli ve milli’ sosuna bulamayı ihmal etmiyordu. Osmanlı’da az çok ismi ve cismiyle bulunan bazı halk ve inançları da bir sihirbaz maharetiyle hal etmeyi tasarlıyordu.

Hikayenin birçok kötücül yönü vardı ama konumuz olması itibarıyla belki de ölümcül yanlarından birini, en veciz haliyle “Kürt anasını görmesin” politikası olarak tarif edebiliriz. Bunun için ilk başlarda dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, rejimle defalarca görüşerek İhvan’ın bir aktör olacağı ama Kürtler başta olmak üzere diğer halkların yadsınmaya devam edileceği bir geçişe ikna etmeye çalıştı. Ama zamanın ruhu ve şartların tümü rüya alemindeki neo Osmancılığa hizmet etmiyordu. Suudi Arabistan ve Katar’ın başka hesapları, İran ve Rusya’nın başka, ABD öncülüklü batının başka hesapları vardı. Esad’ı razı etme seanslarında amaç hasıl olmayınca da 2014’ün başlarında Ürdün’ün başkenti Amman’da Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, Barzani ailesinin dahil olduğu ve ABD öncülüklü Batılı güçlerin desteklediği bir toplandı düzenlendi.

Toplantıda Esad rejiminin gitmesi, Libya, Tunus, Mısır, Suriye ve Irak’ı kapsayan Süni kuşağı tasarlandı. Bu sürecin vurucu gücü ise tarihin en kötücül ifrazatı olarak Ortadoğu’da zühur eden El Kaide tandanslı IŞİD ve El Nusra gibi şebekelerdi. Bu tarihten sonra IŞİD denen örgüt kısa sürede Suriye ve Irak’ın yarısından fazlasını ele geçirdi. Ortadoğu’da kötülüğün ve vahşetin bayağılaşma süreci olarak da ifade edilebilecek bu gelişmenin sadece bu coğrafya ile sınırlı kalmayacağı kısa sürede anlaşıldı. IŞİD canavarı çok geçmeden kendisine ebelik eden güçlere yönelmeye başladı. İlk olarak da Amman anlaşmasına Rojava’nın Cizir bölgesinin kendisine verilmesi vaadi karşısında ‘evet’ diyen Barzani’ye karşı saldırıya geçti. Amman toplantısından bir hafta önce Rojava’nın Sımalka Sınır Kapısı’nı ziyaret eden Barzani, “Rojava’daki gelişmelerin geçici olduğu ve Peşmerge’nin Rojavayı savunmaya hazır olma talimatı” veriyordu. Bir hafta sonra da Erbil kapısına dayanan IŞİD’e karşı, Şengal’i terk ederek Ezidileri 74. Katliam’a maruz bırakmakta bir beis görmüyordu maalesef.

Bu tarihten sonra Tunus ve Libya’da epey cevval davranan ABD ve Batılı ülkeler frene basarak kademeli olarak geri çekildi. Artık süreci yürütmek Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve destekçilerine kaldı. Ortadoğu’da alternatifsiz kalmak istemeyen ABD ise Irak’ta Merkezi Hükümeti’ne desteği artırırken, Suriye’de ise Demokratik Suriye Güçleri ile çalışmaya başladı. Suud ve Katar ile birlikte ‘Esad gitsin’ politikasında ısrar eden Türkiye, IŞİD ve türevi örgütler eliyle de Kürtlerin kazanım elde etmesini engelleme çabalarını arttırdı. IŞİD’e sağlanan olanaklar karşılığında Rojava’yı istilası şart koşuldu. Kobani direnişiyle doruğa çıkan süreç bu politika gereği gelişti. Ancak Kobani direnişiyle birlikte IŞİD ve yarattığı efsane, Kürtler ve devrimci güçler tarafından iradi olarak yenilgiye uğratıldı. Bu aynı zamanda Türkiye’nin Rojava politikasının da ciddi bir darbe alması anlamına geliyordu.

Bu dönem boyunca Türkiye sürekli ABD öncülüğündeki güçleri sürece dahil ederek, desteklediği gruplara ‘güvenli bölge’ adıyla koruma kalkanı oluşturmaya çalıştı. Eğit donat programları da sonuç vermeyince Türkiye, 24 Kasım 2015 tarihinde Rus uçağının düşürülmesiyle defakto bir şekilde NATO ve Rus savaşı başlatılarak, baş aşağı giden süreci çevirme yoluna gitti. Ancak ne NATO’nun ne de Rusya’nın böylesi bir niyeti yoktu. Uçak meselesinden sonra Türkiye’nin Suriye’de sınırlandırılması dengelerin rejim lehine dönmesinin de başlangıcı oldu.

Bu arada giderek yalnızlaşan Türkiye son bir hamle olarak Başbakan Binali Yıldırım’ım “dostları çoğaltacağız düşmanları azaltacağız” söylemiyle politika değişikliğine gitti. Peyderpey İsrail ile anlaşma sağlandı ve Rusya’dan özür dilendi. Rusya ile yapılan anlaşmanın özü ise öncelikli olarak Halep ve ardından da Suriye’deki cihadistlerin çıkarılmasıydı. Bunun karşılığında ise başta belirttiğimiz “Kürt anasını görmesin” politikası karşısında Afrin ve Kobani kantonlarının birleşmemesi için Fırat Kalkanı adıyla başlatılan operasyonla Cerablus-Azez hattının kontrol edilmesine izin verilmesi oldu. Tabii bu durum da şartlara bağlanmıştı. Türkiye belli bir sınıra kadar ilerleyerek, Türkiye’nin nüfuz ettiği gruplar burada toplanacak ve en nihayetinde buralar Esad rejimine teslim edilecekti. Amiyane tabirle neye niyet neye kısmet. Esadı devirerek yeniden Osmanlıyı kurma adına çıkılan yolda kala kala elde Esad’ın muhafızlığı kalmıştı.

Bundan sonrası ise hikayenin hikayesi. Bilinen gelişmeler. Türkiye’nin nüfuz ettiği grupları Halep’ten çekmesi, buna itiraz eden gruplara silah yardımı ve lojistiğin kesilmesi ve Halep’in rejime devri gerçekleşti.

Son günlerde zifiri karanlıkta bırakılan topluma “Halep’te katliam, kıyım yaşanıyor” masalı, tamamıyla Suriye ve aynı anlama gelmek üzere Ortadoğu politikasının çöküşünü perdelemeye dönüktür. Bölgenin gerçeğini bilmeden sadece hırs ve temennilerinize dayanarak imparatorluk hayalini kurarsanız, halkların gerçekliği karşısında mevcut hüsran kaçınılmaz olur. Eğer bugün Halep’te katliam ve kıyım yaşanıyorsa, bu Türkiye ve Rusya arasında imzalanan anlaşmanın sonucudur. O zaman, “Halep halkının katliama uğramasına ilişkin anlaşma mı imzalandı?” sorusunu sorarlar adama. Bu değilse, katliam kıyım çığlıkları da neyin nesi oluyor. Kaldı ki Suriye’de katliam yaşanıyorsa bunun için Esad’a abanmayacaksınız, her gün onlarca telefon görüşmesi gerçekleştirdiğiniz Rusya’dır asıl aktör. Bir kaç kelamla “katliam yapmamasını” söyleyi veremez misiniz? Ben cevaplayayım, söyleyemezsiniz. Bundan kelli zinhar diyemezsiniz. “Kürt anasını görmesin” politikasını düstur edindiğiniz sürece de, Ortadoğu’da sözü dinlenen güçlü bir aktör olamazsınız. Bu sadece Türkiye için geçerli değildir, Ortadoğu’da Kürt halkıyla savaşarak bir gücün aktör olması imkansıza yakın bir şeydir.

Son söz olarak, önümüzdeki günlerde Türkiye, Rusya’ya verdiği sözleri yerine getirmek zorundadır. İdlib ve çevresinin Esad’a teslimi sürecektir. Ardından da Kürtlere karşı ortaklık durumuna göre Azaz-Cerablus hattının devri gerçekleşecektir. Tabii bu arada Kürtlerin Suriye’deki diğer halkları ve inançları kapsayan politikası ile Rakka ve Deyr ez Zor alınırsa 6 ay sonra Suriye’de iki güç kalmış olacak: Rejim ve Demokratik Suriye Güçleri. Bu arada Azaz-Cerablus hattı masada ne düzeyde bir yere ve etkiye tekabül eder bilinmez ama çok almadığını tahmin etmek de zor değildir.

Türkiye’nin tek aklane alternatifi Kürt halkı ile savaşarak değil barışarak yola devam etmesidir. Bölgede de dünyada da güç ve nüfuz sahibi olmanın yolu budur. Ama maalesef bugün bu basiret ve noktadan çok uzağız ve her gün daha fazla uzaklaşıyoruz…