Ana SayfaYazarlarAbdulmelik Ş. BekirKarlov suikastı: Türkiye’nin Rusya’ya artan ‘borcu’

Karlov suikastı: Türkiye’nin Rusya’ya artan ‘borcu’

HABER MERKEZİ – Uçak meselesiyle Rusya’ya karşı borcu olan Türkiye, Karlov’un suikastıyla daha da borçlu hale geldi. Rusya bu iki durumu kullanarak Türkiye’den olabildiğince taviz almaya çalışacaktır… Türkiye’nin AKP iktidarı sürecinde gelip dayandığı nokta, içerde kutuplaşma, dışarıda yalnızlaşma ve dünyanın iki hegemon gücüne aynı anda daha fazla bağlanma oldu.


Abdulmelik Ş. Bekir


Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov uğradığı suikast sonucu yaşamını yitirdi. Bu durumun hem Türkiye’nin iç güvenlik politikası ve sorunları hem de suikastın Türk-Rus ilişkilerine bundan sonra nasıl yansıyacağına dair siyasi ve diplomasi yönü bulunmaktadır.

İç güvenlik boyutu

İşin iç güvenlikle ilgili yönüne baktığımızda, uluslararası sözleşmelere göre her ülke, savaş dönemlerinde dahi yabancı misyon şeflerinin ve yakınlarının can güvenliğini sağlamakla mükelleftir, ilkesinin ihlali bu vahim olayın en hafif sonucudur.

Arkasındaki nedenlere bakmaksızın Karlov’un öldürülmesi Türkiye’nin güvenlik bürokrasisinin ciddi bir zaafı olarak da kayda geçilmelidir. Suriye ve dahi Halep meselelerinden dolayı Türkiye’nin ilişkilerinin bu düzeyde hassas olduğu bir ülkenin büyükelçisinin bu kadar rahatlıkla vurulması, en hafif tabirle iç güvenlik zafiyetinin ulaştığı boyutları göstermektedir. Ayrıca suikastçının çevik kuvvet polisi olması, olayı adli bir vakanın ötesine taşımakta, Türkiye’nin iç güvenlik felsefesinin, misyon ve amacının tartışılması gerekliliğini de gözler önüne sermektedir.

Bu ve benzer vakaların altı biraz kazıldığında kesinlikle ülkenin genel gidişatı ve yaratılan atmosferden azade olmadığı hemen görülecektir. Türkiye’nin belli dönemlerinde toplumsal mühendislik aracı olarak uygulanan ve son kuşağı Hrant Dink’in katledilmesiyle başlayan bu tür siyasi saikli cinayetler aynı kaynak ve atmosferden yani, “Bebekten katil yaratan” sistemden beslenmektedir.

Özellikle son iki yıldır toplumun iliklerine kadar işleyen kutuplaştırma ve karşıtlaştırma politikaları ve bu politikalar gereği topluma şırınga edilen milliyetçilik zehri birçok kişiyi potansiyel bir suikastçı haline getirdi. Uluslararası araştırmalarda eğitim yönünde dünyanın en eğitimsiz kitlesinin barındığı bir ülke gerçekliğini de göz önüne aldığımızda, kindar nesil yaratma hedefiyle genç dimağlara zerk edilen nefretin böylesi sonuçlar yaratacağını tahmin etmek kahin olmayı gerektirmiyor. Hele hele anayasa ve hukuk mekanizmasının bizatihi iktidar tarafından rafa kaldırıldığı, güçlü olanın borusunun öttüğü bir ülkede, durumdan vazife çıkaran çok olur.

Milliyetçilik soslu kin ve nefretle doldurulmuş kişi ve kitlelerin akıl ve izan ile araları iyi değildir. Belli bir hedef ve amaca yönelik kin ve nefret ile zehirlenen kişi ve kitleleri her zaman kontrol etmek ve istenilen hedefe yöneltmek zordur. Çünkü algıları zehirle uyuşmuş ve ağırdır. Kaldı ki Türkiye gibi bir ülkenin günlük hatta saatlik değişen keskin virajlı siyasetine bu uyuşturulmuş beyinlerin hemen adapte olması ve ona göre pozisyon alması daha da zordur. Kürtlere, Alevilere, sol, sosyalist ve demokrat çevrelere karşı kodlanan bu kişiler, bir yerden sonra hoşlarına gitmeyen her olguyu ortadan kaldırmayı bir hak olarak görürler. Özellikle siyasal iktidar tarafından anayasa ve hukuk mekanizması askıya alınan bir ülkede, bu kişiler kendini devlet yerine koyarak icraatta bulunmada hiçbir beis görmez. Nitekim bu gün olan da budur.

Kitlesel bir histeri eşliğinde yaşanan yakma yıkmalar, sokak ortasında gerçekleşen işkence, kaçırma ve infazlar da bu histerik ruh halinin bir sonucudur. Kimi zaman Japon’u Çinli zannederek linçe girişir, kimi zaman sokak ortasında kadını katleder, kimi zaman da Hrant Dink, Kadri Bağdu, Ethem Sarısülük ya da son örnekte olduğu gibi Rus elçi Karlov’u öldürür.

Hükümet yetkililerinin olay sonrası saldırgan Mevlüt Mert Altıntaş’ı hemen ‘FETÖ’cü ilan etmesi, durumun vahametinin görülmediğine işarettir. Bu açıklamayla hükümet yetkilileri kolay olanı seçmişlerdir. Büyük ihtimalle olay, dış mihrakların şahlanan Türkiye’ye karşı bir komplosu olarak işlenecek. Bugün için kullanılışlı bir gerekçe bulunmuş olabilir ancak reel tespitler yapılıp gerekli tedbirler alınmazsa yarın ülke daha büyük musibetlerle karşı karşıya kalacaktır.

Bu suikasta farklı ülkelerin ya da istihbarat birimlerinin karışma ihtimalini yadsımamakla birlikte, her türlü musibeti yapabilecek bir potansiyelin yaratıldığını görmek de önemlidir.

Suikastin Türk-Rus ilişkilerine etkisi

Olayın diğer bir yönü ise olayın Türkiye-Rus ilişkilerin etkisidir. Türk-Rus ilişkilerinin tarihi arka planına bakıldığında limoniliği daimidir. Suriye iç savaşıyla birlikte gerginleşen ilişkiler Rus uçağının düşürülmesiyle doruğa çıktı. Türkiye, uçak meselesiyle Suriye’de tamamıyla denklemin dışına itilirken, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Rusya Devlet Başkanı Putin’e gönderdiği özür mektubuyla ilişkiler yeniden iyileşme sürecine girdi.

Karlov’un öldürülmesiyle Türkiye-Rusya ilişkilerinin olumsuz etkilenmeyeceği görülüyor. Bunun iki nedeni var: Birincisi Rusya, Türkiye’den istediği tavizleri alacağı bir momentum ve zemin yakaladı. İkincisi uçak meselesiyle Rusya’ya karşı borcu olan Türkiye, Karlov’un suikastıyla daha da borçlu hale geldi. Rusya bu iki durumu kullanarak Türkiye’den olabildiğince taviz almaya çalışacaktır. Bu tavizlerin başlıcaları ise kuşkusuz Suriye politikasına ilişkindir. Türkiye’nin zaten Suriye’de çok ciddi bir kozunun kaldığını söylemek imkansız.

Türkiye’nin siyaset zemini Halep ve İdlib’teki gruplardır. Halep, Fırat Kalkanı karşılığında rejime teslim edildi. Aynı sürecin İdlib ve nihayetinde Cerablus-Azaz hattı için de geçerli olduğu biliniyordu. Rusya, agresif bir tavır izlemekten ziyade bu olayların yarattığı mahcubiyeti kullanarak Türkiye’yi Ortadoğu politikalarına daha fazla çekmeyi deneyecektir.

Nitekim olayın ardından Rusya’dan gelen mesajlar, suikastın ilişkilerin geliştirilmesine zemin yapılacağı yönündeydi. Rusya, Türkiye’nin ABD ve AB ülkeleriyle yaşadığı sorunları yakından takip etmektedir. Ayrıca Türkiye’nin içerde yaşadığı savaşı, ekonomik kriz ve toplumsal kutuplaşma ile dışarıda içinde bulunduğu tecridi iyi görmektedir. Rusya yakaladığı bu momentumu en iyi şekilde değerlendirme yoluna gidecektir.

Ruslar açısından Türkiye-Rusya ilişkilerinde temel belirleyen husus Türkiye’nin NATO üyeliğidir. Rusya, Türkiye NATO üyesi olduğu müddetçe, çok ciddi bir medet ummayacağının ve stratejik bir ilişki ve ortaklık kuramayacağının gayet farkında. Rusya’nın Türkiye ile stratejik ortaklık ya da ilişki kurması, Türkiye’nin NATO’dan ayrılma ihtimalinin artmasına terk orantılıdır. Rusya böyle bir ihtimali görmedikçe de ilişkilerde hep temkinli olacaktır. Onun için elindeki bakiyeyi azar azar ama en iyi şekilde kullanacaktır. Özürden sonra ilişkilerin belli bir ivme kazanmasına rağmen, hala birçok yaptırımın sürmesi buna işarettir. Türkiye bir an önce silah sanayi ve ekonomik ilişkileri geliştirmek istemesine rağmen Rusya’nın ayak diremesi bu yaklaşımının sonucudur.

Özcesi Türkiye-Rusya ilişkileri için yapılan ‘ayı ile dans’ meselesi geçerliliğini koruyor. Bu ilişkide borçlu ve zayıf olan Türkiye; alacaklı ve güçlü olan Rusya’dır. Dolayısıyla ilişkiye şekil veren ve kapsamını belirleyen de Rusya olmaktadır. Türkiye’nin bu denklemde inisiyatifli olduğu tek alan NATO ile ilişkilerinde yapacağı balanstır. Türkiye’nin NATO ile ilişkilerine ve bu blok ile ekonomik askeri ortaklıklarına baktığımızda, bu yönden de ciddi bir değişiklik yapma inisiyatifinin olmadığı da bilinen bir gerçek.

Türkiye’nin AKP iktidarı sürecinde gelip dayandığı nokta, içerde kutuplaşma, dışarıda yalnızlaşma ve dünyanın iki hegemon gücüne aynı anda daha fazla bağlanma oldu.