Ana SayfaYazı / AnalizEmre Tansu KetenMedyayı kapitalizmden kurtarmak

Medyayı kapitalizmden kurtarmak

Emre Tansu KETEN

IPS İletişim Vakfı ile Sınır Tanımayan Gazeteciler’in Almanya kanadı Reporter ohne Grenzen’in birlikte yürüttüğü Medya Sahipliği İzleme Projesi’nin sonuçları geçtiğimiz ay kamuoyuna açıklandı. Raporun üzerinde durduğu önemli konulardan bir tanesi, medya sahiplik yapısının TMSF, vergi borçları ve siyasi baskı gibi devlet araçlarıyla önemli ölçüde şekillendirilmiş olduğu. 2002’den bu yana, bu araçlar sayesinde Uzan ve Karamehmet gibi medyanın güçlü aktörleri piyasadan tamamen silinirken, Doğan, Doğuş ve Ciner gibi gruplar ise yeniden dizayn edildi. Bunun yanında Kalyon ve ESmedya gibi yeni medya grupları yaratıldı.

Raporun da işaret ettiği gibi, büyük medya kuruluşlarının hemen hemen tamamı bugün şu sekiz şirketin hakimiyetindedir: Doğan, Doğuş, Demirören, Ciner, Albayrak, Kalyon, İhlas ve ESmedya. Herhangi bir araştırmaya dahi gerek olmaksızın, ilk bakışta bütün bu şirketlerin medya alanı dışındaki piyasalarda yatırımlarının olduğu, bu yatırımların genel olarak (devlet ihaleleriyle ilişkisi yoğun olan) inşaat ve enerji sektörlerinde gerçekleştiği görülebilir. Ayrıca raporda, bu liste içerisinde sadece Doğan grubunun kısmen muhalif bir yayıncılık yaptığı, medya gruplarının ezici çoğunluğunun siyasi iktidar ile doğrudan ilişki içerisinde olduğu belirtilmiş.

Medyanın ekonomi politiği

Medyanın sermayeye ve siyasi iktidara bu denli angaje olduğu bir ortamda gazetelerin ve televizyonların habercilik pratiklerine çok da şaşırmamak gerekiyor. Aslında (bazılarının çok sevdiği şekilde söylersek) benzer sorunlar Batı medyasında da var. Kamusal faydayı ön planda tutması gereken medya kuruluşlarının kâr peşinde koşan işletmeler haline gelmesini eleştiren ekonomi politik yaklaşım, iletişim çalışmaları içerisinde güçlü bir geleneğe sahiptir. Bu yaklaşıma göre, bir sermayedarın mülkiyetinde bulunan medya kuruluşları, kamunun çıkarlarının önüne patronun menfaatlerini koyacak, daha fazla satmak için enformasyonların niteliklerini düşürecek, içerikler reklam verenlerin çıkarları doğrultusunda belirlenecektir.

Ekonomi politik eleştiri, medya kuruluşlarının iki şekilde kontrol edildiğini ileri sürer. Birincisi, günlük olarak gerçekleşen pratikler üzerindeki kontroldür ve bu aşamada genel yayın yönetmenleri, editörler ve diğer yöneticiler rol alır. İkinci tür kontrol ise tahsisatla ilgili kontroldür. Bu kontrol, medya kuruluşunun politikasını, işleyişini, kadrosunu, kaynaklarını oluşturan, yani medya kuruluşunun tamamını belirleyen kontroldür. Bu aşamada söz sahibi tabii ki mülkiyet sahibidir. Eleştirmenlere göre, bir medya kuruluşu editoryal bağımsızlığa sahip gözükse dahi son kertede tahsisatla ilgili kontrol tarafından şekillendirilir.

Türkiye medyasının güncel yapısına baktığımızda, gazetelerin hemen hemen tamamının, televizyon kanallarının ise önemli bir kısmının kâr elde etme amacıyla değil, diğer sektörlerdeki yatırımlar konusunda patronun elini güçlendiren bir araç olarak kullanılmak üzere sahiplenildiği görülmektedir. Kamuyu bilgilendirme misyonundan ziyade patronun çıkarlarını savunma işleviyle yayımlanan gazetelerde, medya sahiplerinin müdahalesi, sadece tahsisatla ilgili kontrol aşamasında değil operasyonel kontrol düzeyinde de gerçekleşmektedir. Türkiye medyası bu yönleriyle ekonomi politik eleştirinin saptamalarından kimi farklılıklar (tabii ki daha kötü anlamda) gösterse de, temel olarak sorunlarının kökeni mevcut sahiplik yapısıdır. Bu sahiplik yapısı nedeniyle siyasi iktidarın etkisine bütünüyle açık bir medya düzeni oluşturulmuş, bu fırsatı iyi değerlendiren iktidar da kendi medya düzeninde herkese rol dağıtacak bir konuma gelmiştir.

Medyayı kurtarmak

medyayı kurtarmakPeki ne yapmalı? Bu soruya, alternatif medyanın güçlendirilmesinden, gazeteci sendikalarının etkin hale getirilmesine, gazetecilerin medya kuruluşlarına ortak olmasından, enformasyonun sermayeden bağımsız tamamen kamusal bir niteliğe kavuşturulmasına kadar çok çeşitli cevaplar getiriliyor. Fransız iktisatçı Julia Cage de Medyayı Kurtarmak (Çev. Murat Erşen, İş Bankası Kültür Yayınları, 2016) başlıklı kitabında bu soruyu soruyor ve çözüm olarak vakıf ile anonim şirket yapısının birleştirilmesinden oluşan medya ortaklığı sistemini öneriyor.

Cage, kitaba, geleneksel medyanın yakında yok olacağını, internet haberciliğinin egemen hale geleceğini öne süren iddiaları ele alarak başlıyor. Cage’e göre temel mesele, gazeteciliğin basılı ya da çevrimiçi mecralarda yapılması ve bunların arasındaki olası farklılıklar değil, nitelikli enformasyona olan ihtiyaçtır:

Tartışma çoğu kez kağıdın ölümü çerçevesinde geçiyor. ancak asıl önemli olan haberin yayınlandığı ortam değil, içeriği.

Yani, bugün gazetelerin nitelikli enformasyon üret(e)memesi bir sorunsa, aynı sorunu internet gazetelerinde de yaşayacağız/yaşıyoruz.

İster basılı ister çevrimiçi olsun bütün gazeteler büyük sermayelere ihtiyaç duyarlar. Diğer sektörlerdeki meta üretiminden farklı olarak, bir gazetenin kaç adet sattığı, o gazetenin içerik üreticilerinin sayısını etkilemez. Bir haber merkezine ayrılan bütçe ve kadro sayısı ne kadar artarsa, o oranda artacak olan tiraj değil kalitedir (yani nicelik değil nitelik). Buradan devam edersek, gazetelerin baskı masraflarının pek bir şey ifade etmediğini, internet sitelerinin çok daha masrafsız olmasının gazeteciliği kolaylaştırmadığını söyleyebiliriz. Söz gelimi, oscar ödüllü Spotlight filminde anlatılan Katolik Kilisesi’nde çocuk tacizi olayını haberleştirmek için Boston Globe gazetesi, mahkeme masrafları hariç, bir milyon dolar masraf etmiştir. Önemli haberlerin birçoğu, yurttaş gazeteciliğinin gücünün yetmeyeceği zorlukta, uzmanlık, dikkat ve sabır gerektiren haberlerdir. Bu nedenle profesyonel anlamda gazeteciliğe internet ortamında da gerek vardır, olacaktır.

Julia Cage, kamusal işlevlerini yerine getirebilecek bir medya için, medya kuruluşlarında çoğulluktan ziyade medya mülkiyetinde çoğulluk sağlanmasının önemli olduğunu iddia ediyor. Burada bahsettiği, medyada tekelleşmenin karşıtı olarak şirketlerin farklı sermayedarlar arasında bölüştürülmesi değil, bir medya kuruluşu içerisindeki sahipliğin hissedarlara dağıtılmasıdır:

Medya kuruluşları, hobiye ihtiyaç duyan girişimciler için bir oyun alanı, iyi bir vurgun peşinde koşan spekülatörler için sadece bir yatırım olamaz artık. Bu model, daha büyük ölçekli hissedarların karar yetkisini düşürerek ve hem okurlara, dinleyicilere ve televizyon izleyicilerine hem de gazetecilere önemli ölçüde karşı-yetki vererek, enformasyonun, demokratik yollarla onu üretenler ve tüketenler tarafından yeniden sahiplenilmesine imkan sağlar.

Cage’in medya ortaklığı olarak adlandırdığı bu modelde, basın emekçileri ve okurlar dernek kurarak, temsilcileri aracılığıyla, gazetenin yönetiminde yer alacak; bireysel olarak büyük miktarda sermaye koyan insanların paralarını çekme riskleri vakıf yapısı aracılığıyla ortadan kaldırılacak, belli bir paydan daha fazla hisse almaları engellenecek ve söz hakları diğerleriyle eşit bir seviyede belirlenecek; ortaklığın kurulmasından sonra dışarıdan bağış yapmak isteyenlerin ortaklığa girmeleri kolaylaşacak ancak sermayeleri aracılığıyla ortaklık yapısını büyük oranda değiştirmelerinin önü alınacaktır. Böylece her insanın bir oy ettiği, ancak kakofoniye dönüşen, hiper-kooperatif yanılsama ile büyük hissedarların sınırsız güç kazandığı hiper-kapitalist yanılsama arasında bir model ortaya çıkmış olacaktır.

Medya ortaklığı sistemini benimseyen medya kuruluşları, elde ettikleri bütün kârı yeniden yatırıma dönüştürecek bir yapıda olacaklardır. Yani kâr odaklı bir girişim olmadıklarını, başat olarak kamu çıkarlarını gözettiklerini en baştan belirtmek zorundadır. Bu kuruluşlar, hissedarlarına belirli düzeyde kâr elde etme sözü vermek zorunda kalacaklarından dolayı borsaya da girmeyeceklerdir. Cage’in bu modeli, bağışlardan topladığı özsermayeleri dünyanın en büyük bankalarının sermayelerini aşan büyük üniversitelerin (Harvard, Yale, Princeton) vakıf modellerinden ilham alır.

Julia Cage’in derdi, kapitalizm içinde kapitalist işleyişten bağımsız bir medya ortamı yaratmak ve liberal medya kuramlarına yeniden hayat vermektir. Bu kitaba önsöz de yazan 21. Yüzyılda Kapital kitabının yazarı Thomas Piketty’nin görüşlerinin savunucusu olduğu anlaşılan Cage, tıpkı Piketty’nin günümüz kapitalizminin eşitliksiz üreten vicdansız bir makina olduğunu keşfetmesi gibi, kapitalist medyanın karanlık yüzünü keşfetmiştir. Ancak her ikisinin de sunduğu reçeteler düzen içi ve etkisi sınırlı niteliktedir. Medya ortaklığı sistemi, rekabetin yoğun olduğu medya piyasasında, büyük sermayelerin teknolojik yatırımları ve işçi gücü düzenlemeleri karşısında yetersiz kalmak durumundadır. Nitelikli enformasyon üreten etkili medyalar ancak kitlesel toplumsal hareketlere arkasını yaslayarak, gerçeği talep eden insanların gücüyle ayakta kalabilir. Marx’ın, o dönemde basın devrimi olarak görülen 1830 Belçika Devrimi hakkında söylediği gibi:

Belçika Devrimi Belçika tininin bir ürünüdür. Bu nedenle basın da, günümüzde tinin en özgür görünümü, Belçika devriminde bir paya sahiptir. Belçika basını devrimden uzak dursaydı Belçika basını olmayacaktı, ancak eşit şekilde Belçika Devrimi aynı zamanda basın için bir devrim olmasaydı, Belçika devrimi Belçikalı olmayacaktı. Halkın devrimi bir toplamdır; yani her alan kendi yolunda gerçekleşir; basınınki neden basın olarak olmasın?