Ana SayfaYazarlarBüşra ŞahinToplumsal belleğin ‘Aşağıdan’ yansıması

Toplumsal belleğin ‘Aşağıdan’ yansıması

HABER MERKEZİ – Hüseyin Edemir, NotaBene Yayınları etiketiyle çıkan ‘Aşağıdan’ romanında ülkenin pek çok sıkıntısına değinmeye çalışmış, haklı tespitlerde bulunmuş bir yazar. Değinmeye çalıştığı konular başlı başına birer eser çıkartabilecek nitelikte olduğu için bazı noktalar çok yüzeysel geçilmiş; ancak özellikle gözaltında kaybedilenler için, onların ve ailelerinin yaşadıkları ile empati kurabilmek için okunması gereken bir kitap.


BÜŞRA ŞAHİN


1981’de Ardahan’da doğan, felsefe ve tarih eğitimleri sonrası yüksek lisans eğitimine başlayan Hüseyin Edemir, eğitimi sırasında 2010 yılında tutuklandı. 2011 yılında özgürlüğüne kavuşsa da 2012’de Yargıtay tarafından onanan cezası yüzünden kaçak duruma düştü. Hüseyin Edemir’in 2015 yılında basılan romanı ‘C-84’ten sonraki ikinci kitabı ‘Aşağıdan’, Kasım ayında NotaBene Yayınları tarafından yayımlandı.

‘Aşağıdan’, 1 Eylül 1998 tarihinde başlıyor ve başkarakter Mustafa’nın yaklaşık bir ayda yaşadıklarını bize anlatıyor. Sevgilisiyle ayrılmış ve uzun süre kendi derin yalnızlığına gömülmüş bir Mustafa ile tanışıyoruz romanın başında. Eski bir arkadaşından gelen kolilerle tüm yaşantısının değişeceğini tahmin edemeyen Mustafa’nın hikâyesi, “aylar sonra hayata karışmanın çocuksu sevinci ile aylar önce hayata küsmenin derin hüznünün kesişim anında” başlıyor.

Abdurrahman Özütürk, hukuk okumuş ve kendini insan haklarını savunmaya adamış bir avukat. Mustafa’nın eski ev arkadaşı ve en yakın dostlarından biri. Diyarbakır’da mesleğini sürdürürken şahit olduklarının belgelerini Mustafa’ya gönderiyor. Kolilerde Abdurrahman’ın ele geçirebildiği gizli bilgiler buluyor Mustafa; fotoğraflar, disketler, adresler, video kasetler gibi belgelerin gözaltında kaybedilen insanlara ait olduğunu fark ediyor. Cumartesi Anneleri’nin listesiyle ortak isimlere denk geliyor. İçinden çıkan ve Mustafa’nın arkadaşının deşifre ettiği “Terörle Mücadele ve Kalıcı Çözüm İçin Öneriler” başlıklı dökümde şu ifadeler yer alıyor:

Köyleri boşaltın. Türkiye’nin diğer illerine yüzde onu geçmeyecek şekilde dağıtın. Tehcir edilenlere, en fazla iki çocuk hakkı verin. Üçüncüden mutlaka vergi alın. Bölgede kalanların kız çocuklarını yurtlara alın. Kadınları, evlilik için başvurulduğu sırada kısırlaştırın. Kürt illerine zengin, güçlü Türk aileleri yerleştirin ve onların bütün aile bireylerine maaş bağlayın.

Bu belgede yazılanlar ve diğer fotoğraflar, videolar hem Mustafa’nın hem de arkadaşlarının sinirlenmesine, korkmasına neden olacak cinsten. Arkadaşı Ali Haydar ise bunların şaşılacak şeyler olmadığını, şu an bile Dersim’de bu uygulamaların yaşandığını anlatıyor. Tedbirli bir şekilde hareket ederek belgelerle ne yapacağının planını yapan Mustafa’ya en büyük yardım arkadaşlarından geliyor.

Bu belgelerle ilgilenmenin şart olduğunu hisseden ve tüm sorumluluğu yüklenen Mustafa’nın, sıkışıp kaldığı tek sorun bu değil. Yetiştirme yurdunda büyüdüğü için bir ailesi ve milleti/vatanı olmayan, devrimci, yardımsever Mustafa pek çok sorunla uğraşıyor. Birbirinden çok farklı insanlara yardım etmeye çalıştığı ve arkadaş çevresi de çok çeşitlilik gösterdiği için roman boyunca bir konu yoğunluğu göze çarpıyor. Neredeyse her sayfada farklı bir konunun tartışıldığı romanda göze en çok çarpan alt başlıklar; din tartışması, yetiştirme yurtlarının kötü şartları, milliyetçilik kavramı, anarşizm ve gazeteciliğin o günkü durumu oluyor. Aşağıda vereceğimiz örneklere dikkat edersek, bu konuların/tartışmaların hâlâ güncelliğini koruduğunu ve 18 yılda pek bir şeyin değişmediğini görmek mümkün olacaktır.

Din konusundaki tartışmalar genel olarak Mustafa’nın en yakın ve en uzun süreli dostu Müfit ile konuşmalarında karşımıza çıkıyor. Müfit Müslüman, ancak toplumun genelinin inancını eleştiren bir Müslüman. Mustafa ise kendini ateist olarak tanımlıyor. Dost olmaları sayesinde fikir alışverişi çerçevesinde konuştukları din konusunda şu cümleler gözümüze çarpıyor:

Eğer bir şeyi özünden koparmak istiyorsan, onu şekilcileştireceksin ve indirgeyeceksin. İslam’ın başına gelen de budur. Maalesef erkeğin uçkuruna, kadının kıyafetine indirgenmiş bir dine dönüşmüş durumda. (…) Sözde Müslüman’a bak! Ona göre bilim şeytanlık, cinsellik sapıklık, sanat ahlaksızlık, açlık kader, işkence adalet, dayak terbiye… Böyle bir dine inanmayanı nasıl suçlarsın ki!

Din tartışmalarında Alevilik de sık sık dile getiriliyor. Cafer karakteri ile verilen bu durumda, üstü kapalı bir şekilde Alevilerin yaşadıkları eziyete dikkat çekmek amaçlanıyor. Eziyetin sindirdiği, korkaklaştırdığı bir karakter olan Cafer, bu konulardan bahsederken sesini bile alçaltıyor, hatta Mustafa’yı susturuyor. “Gazi de olsan, şehit de olsan Aleviysen işe yaramıyor. (…) Bir duyan olacak. ‘Alevi Alevi’ diye bağırıp durma. Hem sen bilmezsin Aleviler hep hedeftir.”

Müfit’in savunduğu ve inandığı Müslümanlığın aksine, İkra karakteri Mustafa’nın “gerici ve bağnaz” olarak tanımladığı bir inanca sahip. “Başında türban kafasında devlet var. Hazırda bekleyen bir karakol gibi… Kürtler, Aleviler, mazlumlar söz konusu olduğunda o karakol anında insanları kuşatıyor. O mağdur, mazlum genç kız gidiyor, yerine nato kafa nato mermer devletçik oturuyor.” Böyle anlatıldığında İkra, İslami iktidarın kişileştirilmiş hâli olarak konuyor okuyucunun önüne. Dinine inanan ve gereklerini yapan; ancak geniş düşünemeyen, sorgulamayan, Müslüman olmayan herkese (ve vatana sahip çıkmayan herkese) düşman kesilen bir profil olarak çiziliyor. İkra ile yaptıkları şu diyalog da bu bağlamda okunabilir:

İkra nedir ki vatan senin için?

Ülke işte; topraklarımız.

Seviyor musun vatanını, ülkeni?

Evet

Sinop’tan Hatay’a, Edirne’den Kars’a, Muğla’dan Hakkâri’ye… Her santimetre kareyi seviyorsun değil mi?

Tabii ki Mustafa… Vatan bir bütündür.

Hiç Siirt’e gittin mi?

Hayır.

Siirt hakkında ne biliyorsun?

Pek bir şey bilmiyorum. Neden sordun?

İkra hiç gitmediğin, hakkında bir şey bilmediğin yeri nasıl seviyorsun?

Milliyetçilik konusundaki tartışmalar temelde Türk-Kürt karşılaştırmaları, Kürtlerin ülkedeki durumu veya talepleri, kendi coğrafyalarında yaşadıkları sıkıntılar üzerinden şekilleniyor. Mustafa her millete aynı uzaklıkta bakmayı başarabilen bir karakter, çünkü kendisi hangi milletten olduğunu bilmiyor. Yetiştirme yurdunda büyüdüğü için ailesinin dinî inancını da bilmiyor ve ateist olmayı daha doğru buluyor. Yetiştirme yurdunda büyümüş kişilerin genelde devletin adamı olduklarını, yaşama şartları nedeniyle psikolojilerinin çok bozuk olduğunu belirten Mustafa, kendisini onlardan ayırıyor ve hayatta şansının yaver gittiğini biliyor. Bu özellikleri, Mustafa’nın milliyetçilik üzerine düşüncelerini önemli kılıyor. Kimseye nereli olduğunu bile sormuyor Mustafa çünkü kimlik nefretinin dildeki en belirgin karşılığı olarak görüyor bu soruyu. Karşısındakine nereli olduğunu sormak, ona karşı nasıl bir tutum alacağını belirlemek içindir Mustafa’ya göre. Kürtlerin mücadelesine destek veriyor çünkü yirmi yıl önce adı bile anılmayan bir halkın şimdi adını arama mücadelesini haklı buluyor.

Kürtler silahlı militanlarla, Türkler de devlet eliyle vekâleten savaş içindeler. Ulus devlet ideolojisinin yayılması ve bu tarz devletlerin imparatorlukların yerini alması sırasında bazı uluslar treni kaçırdı. Daha doğrusu uluslaşma sürecinde geciktiler. Kürtler de bu geç kalanlardandı. Hatta Kürtler otobüsü de kaçırdılar. Şimdi taksiyle gitmeye çalışıyorlar. Onun için de maliyeti çok olacak.

State Seeking Nation (ulusunu arayan devlet) ve Nation Seeking State (devletini arayan ulus) kavramlarına da değinen Mustafa, Türkleri birinci, Kürtleri ikinci gruba dâhil eder. En yakın arkadaşlarından Abdurrahman’ın ise Kürt olmaya dair bazı sözlerini aktarır okura:

Dünyanın en zor şeyi Kürt olmak… Kürt olduğunu ispatlamaya çalışmaktan yaşamaya zamanın kalmıyor.”, “Ya barışla gelecek eşitlik ya da savaşla gelecek bağımsızlık…

Mustafa’nın, elindeki belgeler için görüştüğü gazeteci Burcu, medyanın ve gazeteciliğin ne duruma geldiğini okura aktarmak için dobra konuşan bir karakter olarak çizilmiş. Bu konuda söylediği ve altı çizilmesi gereken cümlelerden bazılarına özellikle bakmak gerekiyor:

Bu mesleğe başladıktan sonra öğrendim ki; asıl haber, hakkında haber yapamadığımız veya yalan haber yaptığımız konulardan ibaret. Çok açık konuşacağım, gazetedeki, televizyondaki insanlar oyuncudur. Oynarlar, paralarını alırlar. (…) Bir köyün yanması, bir masumun katledilmesi, bir kadının tecavüze uğraması en fazla birkaç dakikalığına keyiflerini kaçırır. Çoğunun alengirli ilişkileri vardır. Neyi haber yapıp yapmayacakları bir telefona bakar.

Gazetecilerin çoğunun, mesleklerini devlet hizmeti olarak gördüklerini söyleyen Burcu, Mustafa’nın elindeki belgeler hakkında şunları söylüyor:

Yayımlanmaz, yayımlansa da bir şey değişmez. Kaç kişi gazete okuyor ki! Okusalar bile çoğu ‘Az bile yapılmış’ diyecektir. Ama yurtdışında işe yarar.

Toparlamak gerekirse; çok şeyden bahsetmeye çalışmak bazen hiçbir şeyden bahsedememek tehlikesi yaratabilir. Edemir’in romanı da bu tehlikeyi barındırıyor. Yine de okuru düşünmeye sevk etmesi açısından değindiği konular önemli. Edemir, ‘Aşağıdan’ romanında ülkenin pek çok sıkıntısına değinmeye çalışmış, haklı tespitlerde bulunmuş bir yazar. Değinmeye çalıştığı konular başlı başına birer eser çıkartabilecek nitelikte olduğu için bazı noktalar çok yüzeysel geçilmiş; ancak özellikle gözaltında kaybedilenler için, onların ve ailelerinin yaşadıkları ile empati kurabilmek için okunması gereken bir kitap. Çünkü;

Bir savaş yaşanıyor ve Türk kamuoyunun zihni terör söylemlerinin çöplüğüne dönmüş durumda. Öyle şeytani bir kavram ki terör, bütün pislikleri doldurabileceğiniz bir torba gibi. Devlet kendi pisliklerini o torbanın içine dolduruyor ve halkın zihnine döküyor. Belki insanlar televizyonlardan, radyolardan, gazetelerden zihinlerine boşaltılan bu kirden kurtulmak isterler. Bu bir fırsat olur.