Ana SayfaGüncelYakup ile Poprişçin’in akrabalığı ve karanlık dağ yolları

Yakup ile Poprişçin’in akrabalığı ve karanlık dağ yolları

“Dağ yolunda karanlık birikiyor! Fakat böyle söyleyince yanlış anlamalara mahal verip vermediğimi kestiremiyorum. Siz, efendilerim, evet dağ yolundayım; fakat önüm aydınlık değildir.”


Büşra ŞAHİN


Hüseyin Kıran’ın Sel Yayınları’ndan çıkmış son romanı Dağ Yolunda Karanlık Birikiyor alışık olmadığımız bir dille anlatılmış bir yolculuğun romanı. Görevi, Kapı Zabiti ile Defter Zabiti arasında isim taşımak olan ve zamanla elçilik göreviyle taltif edilen devlet memuru Emin oğlu Yakup’un hikâyesi çok farklı bir okuma deneyimi yaşatıyor. Kıran, elindeki malzemesi dille ustalıkla oynuyor, yontuyor, yeniden şekillendiriyor ve parlatıyor. Kimi zaman savrulduğunu görüyoruz dilin, kimi zamansa en ince ayrıntısının bile irdelendiğine tanık oluyoruz. İmlânın neredeyse tamamen ortadan kaldırılarak da metnin akıcılığının korunabildiğini gösteriyor yazar. Özellikle Yakup’un Efendiler’e yazdığı mektuplarda öyle bir noktalama noksanlığı var ki yazmanın cesaretle ilişkisini gözler önüne seriyor.

Romanın en önemli özelliği devletin/devlete bağlı kurumların/devlet memurluğunun/yönetim şekillerinin ironik bir şekilde yüceltilmesi. Bu yüceltme mizahî özelliğinin yanında eleştiri de barındırıyor elbette. Devletin yüceliği, yapılarının görkemi, hükmedilen unsurların sınırsızlığı, devlete hizmet etmenin ve köle olmanın gururu Yakup’un gözünden alaycı bir dille veriliyor. Kahraman elçi Yakup bu gururu haklı görüp sonuna kadar savunsa da kullandığı dil eleştiri yüklü:

Dağlardan gelen soğuk ve diri suyunda pek lezzetli balıklar yaşardı, bunun yüce Efendi’nin iradesi çerçevesinde avlanabilirdi ancak; ne ki balıklar ne kadar üzülseler yeriydi, Efendi pek balık sevmezdi.

…çok saygıdeğer efendiler, sizi düşünürken içimde bazen sıcak bir kaynak baş gösteriyor ılık ılık oluyorum, fıkırdıyorum, deyim yerindeyse kabarıyor, birikiyor ve taşıyor sonunda…

Böylelikle üstün hükmünüz her yeri kapsar ve sarar, böylelikle emirleriniz hayatı kımıldayacak yer bırakmayacak şekilde ele geçirir, insanların tümü sizin bilgileriniz dahilinde yaşayacaklardır; bu onlar için ne büyük lütuftur.

Yakup’un bu cümleleri efendileri ve devlet yapılanmasını övmek için içtenlikle söylenmiş pek çok cümleden birkaçı. Yakup yüksek sınıfın dilini taklit ederken de yukarıdaki cümlelerin ironisine rastlıyoruz. Kullandığı dil resmî ve asil olmak için öyle çırpınıyor ki sonunda absürt ve saçma bir hâl alıyor. Bunu; uzun uzun ve anlaşılmaz kelimelerle yüklü “yüksek sınıf dili”ne yöneltilen başarılı bir eleştiri olarak okumak mümkün. Yakup’un böyle bir dil kullanmasının nedeni ise bulunduğu görevi ve kendini görevlendirenleri aşırı yüceltmesi.

Karanlığın biriktiği dağ yollarına ilerlerken, edebiyatın “deli”lerinden birini sunuyor önümüze Kıran. Kendi zihinsel çerçevesinde tutarlı ve mantıklı olan ancak biz dış gözlerce normun dışına itilen kahramanımız Yakup’un; kendi hatıra defterini tutan ve yine kendi mantıksal çerçevesini çizen “deli” Poprişçin’le bağlantısı açık. Biz “normal” insanlar dünyayı delilerin gözünden görmeyi beceremediğimiz için Aksentiy İvanoviç Poprişçin’in günlüğü (nam-ı diğer Bir Delinin Hatıra Defteri) bize komik/saçma gelir. Güleriz, hatta acırız da. Oysa Poprişçin ciddidir. Hiçbirimizin bakamadığı kadar ciddi bakar hayata ve kendi dünyasına. Kendi mantık âleminden kurduğu çerçeveden bakar ve bu çerçevenin içinde her şey tutarlıdır. Dış gerçeklik ile kendi fantezilerini -saçmalıklarını, kendi doğrularını- birbirine uyarlamayı öyle düzgün başarır ki dış gerçekliğin farklı bir şey olduğu aklının ucuna gelmez. Hatta o dereceye varır ki salt gerçeklik onun fantezilerini desteklemek için vardır o kadar. İşte kahramanımız elçi El-Yakup da bize sunduğu gezi notlarında ve zihin haritasında aynen böyledir. Doğadaki gerçekliği kendi devlet tabanlı düşünce yapısına uygun bir biçimde yerleştirir, her şeyi tutarlı hâle getirir.

İspanya kralı olduğumu belli etmeden yaptım bunu. Halka böyle sokak ortasında kendimin kim olduğunu açıklamayı uygun bulmadım… Bunu önce sarayda yapmam gerekirdi. Peki niye yapmıyordum? Çünkü bir kral kostümüm yoktu. – Poprişçin

Bu suların ihya ettiği topraklardan elde edilen ekinler, yine ırmağın tuhaf akma gücüyle çalıştırılan, ki ırmak da efendinin olduğuna göre efendinin ırmaktaki akma gücü diyebiliriz sanırım (…) – Yakup

İki karakter de kendi mantıksal çerçeveleri içinde tutarlı sonuçlara ulaşır; ancak bu sonuçlar, normlara alışmış biz okurlara garip görünür. Poprişçin kral kıyafeti olmadığı için kral olduğunu açıklayamamakta haklıdır aslında, Yakup da ırmağa sahip olan insanın ırmağın özelliklerine de sahip olacağı sonucuna ulaşmakta düz mantık işletmiş ve hatasız bir sonuca ulaşmıştır kendince.

Porişçin ile Yakup arasındaki benzerlikler bununla bitmiyor. İkisi de devlet memuru, kılık kıyafete çok önem veriyorlar (Poprişçin’in utandığı paltosu, Yakup’un gurur duyduğu elçi kıyafeti), toplumsal sınıflara ve gelişmiş medeniyetlerine övgüyle bakıyorlar, otoriteye meraklılar. Poprişçin’nin tam bir delilik hâlinde kendini kral ilan etmesi ile Yakup’un kendini yabanılların efendisi ilan etmesi arasında benzerlik kurulabilir. Poprişçin kendine ceketten bozma kral pelerini tapar, Yakup ise taş ve çamurdan makam tahtı. Poprişçin, var olmayan bir zamanda ve mekânda kendi kimliğini aramaktadır, Yakup ise zamansız/mekânsız bir kitaptan fırlamıştır.

Yakup’un kendini “Yüce İmparatorumuzun El Verdiği Elçisi ve Çadır Halkı’nın İmparatorluk Adına Atanmış Efendisi Yönetici Tek Yöneticisi el-Yakup bin Yazar” olarak tanımladığı dönem, ona böyle bir görev verilmemesine rağmen kendi devletini kurmaya çalıştığı dönemdir. Burada Yakup’un kendini “yazar oğlu Yakup” olarak tanımlaması ve devlete yüklediği bazı özellikler ilgi çekiyor. Yakup’a göre devletin kadastro kuvveti, duvar kuvveti, irade kuvveti, işaretler belirleme kuvveti, bilgi edinme kuvveti, önemsenme kuvveti, heykel kuvveti, bulma kuvveti gibi absürde varan güçleri vardır. “Devletin iade kuvveti de vardır oluşturur kapsar.” Tüm bu kuvvetleri kendi yetkisine alır Yakup: “Hassaten kayıt altına alıyorum; sahibi, yerlerin ve göklerin ve tarlaların ve otlakların ormanların ve av ve bakım hayvanlarının ve insanların tek sahibi; mülk sahibi el-Yakup’tur.”

Sözlerinin yabanıllar (ve belki de biz okurlar) tarafından anlaşılmadığından kimi zaman şikâyet eder Yakup: “anlaşılmayan sözlerimin anlamsızlaşmasını anlayamıyorum.” Fakat bu anlaşılamamaya da kendince mantıklı bir açıklama getirmekte gecikmez: “kutsal kelimelerin anlaşılması gerekmez. Hatta anlaşılmadıkları oranda kutsal oldukları bile söylenebilir.” Görevi olan elçiliği “efendilerimle efendilerin konuşmalarına aracılık eden mektup olacağına ve ben onu iletmekle görevli olduğuma göre, doğrudan mektubun emrinde sayılsam yeridir” diyerek tanımlayan Yakup’un hikâyesi tüm farklılığıyla okunmayı bekliyor.