Ana SayfaGüncelHayata diklenen bir kadın, sevgi ve cesaret dolu bir halkın ‘Evita’sı

Hayata diklenen bir kadın, sevgi ve cesaret dolu bir halkın ‘Evita’sı


ŞİLAN AVCI 


Sinema perdesinde dalgalanan dokunaklı yüzleriyle, hayata diklenen anarşist kadınlar… Bunlardan biridir Evita; Arjantinli Küçük Eva.

Eva’nın hayatının anlatıldığı Evita Müzikali, doksanlı yıllarda beyaz perdeye aktarılmıştır. Küçük Eva’nın Arjantin Devlet Başkanı Juan Peron’la evliliği sonrası zaman içinde Eva Peron olma ve ruhani bir lidere dönüşme yolculuğu, müzikal filmle karşımızda hayat bulur.

Eva ve ailesi babalarının tabutta yatan son haline bakmak için, kilise kapısındadır. Ölen babanın “resmi” ailesi, Eva’nın ailesini dışlar, hatta hakaret eder. Ölüp gideni son kez görmek için “dilenen” aile, çaresizdir. Bu aşağılayıcı kavgayı kaşlarını çatıp şaşkınlıkla izleyen Eva, koşarak kiliseye gider ve cansız halde yatan babasını öper. Tabutun yanından çekiştirilerek uzaklaştırılır. Son kez gördüğü ve uzaklaşan cenazesini izlediği babası, Eva’nın kederli hikayesinin temsilidir biraz da. Babanın kendi halinde cenazesinden Eva’nın gösterişli cenaze merasimine geçeriz. Baba kızın cenazesi, kederli bir geçişle karışır birbirine.

dünyanın küçüğüydüm ben

bütün çiçekler benimdi

fısıldayarak geçerdi aşk çocukluğumdan

üstelik saçlarımda baba öpücüğü,

serçe telaşı bir sevinç bacaklarımda

 

neden erken ölür bazen babalar

giden tabutun ardında duruyorum şimdi

ve son bir öpücük kahır kabuklu dudaklarımda

Beş çocuklu fakir bir ailenin en küçük çocuğu olarak dünyaya gelmekle, başından kalabalıkta yalnız bir çiçek olmaya aittir aslında Eva. Kısacık hikayesinin paradoksunda ise büyük hayaller kurmaya meyillidir oysa. Daha on dördündeyken aktris olmak için Buenos Aires’e gider. Yedi yaşındayken yitirdiği babasının cenazesiyle kendi cenazesinin hikayesi birbirine karışır daha filmin başlarında. Buenos Aires’te işsiz ve parasız bir kadındır Eva. Radyoda şovlar yaparak, tiyatrolarda küçük rollerde oynayarak hayatını sürdürür.

rüzgarda ağlayan glayörler gibiydim

birbirine karışıyordu rengim

yanyana yükseliyordu acı,

sürekli ve hesapsız..

bir sırası vardı oysa mutluluğun

önüme atıldıkça,

yırtıcı hayvanlar gibi, korparıp alıyordum

“Eva şehirden kendini koru. Açtır ve soğuktur, kontrol edilemez ve çılgındır. Aptallar sürüklenip giderler…” Dinlemez ve şehre gider Eva. Daha on dördündedir oysa.

“Aşk ilişkilerimin uzun süre devam etmesini beklemiyorum. Kendimi hiçbir zaman, rüyalarımın gerçek olacağı konusunda aldatmıyorum. Yine farklı bir koridorda bekleyen valizler, resmin bir duvardan daha kaydı.”

Ve sürmeyen her ilişki, geçiştirilemeyen her acı, yarım kalan her mutluluk, bir yol çizer Eva’ya. Bedel ödemeye karar verir Eva. Üst üste gelir ilişkiler, olaylar, radyolar, tiyatrolar, şarkılar… Birbirine karışır masalının içinde Eva. Arjantin’e gökkuşağı olmasına az kalmıştır oysa. Juan Domingo Peron ile tanışması, bütün hayatını değiştirecek ve koca bir halkın hayatına dokunacaktır.

Juan Peron, başkanlığı sırasında, Kapitalizm ve Sosyalizm arasında üçüncü bir yol olarak nitelendirdiği ”Adaletçilik” (Peronist) hareketini başlatır. (Yandaşları yoksulluğu yok etmek için yaptıklarına övgüler dizerken, karşıtları ise onu diktatör olarak tanımlar.)

Juan Peron ile evlenip, halkın sevgilisi haline gelen Eva Peron, kadın hakları için çalışır, 1947 yılında kadınların oy verme hakkı elde etmesini sağlar. Her zaman siyasetle ve halkla içiçe olur. İşçi sendikalarının örgütlenmesine katkı sağlar, yoksul halka yiyecek, para ve ilaç yardımı yapar, çocuklar için yardım kampanyaları düzenler. Ama bu gökkuşağının gitmesi, çok uzun zaman almayacaktır. Tıpkı yağmurdan sonra açan gökkuşağı gibi, renklerini etrafa saçıp, gözleri kamaştırdıktan sonra,  ortadan kaybolur.

Eva Peron, halkın Evita’sı, otuz üç yaşında kanserden ölür. Tarihe ve bir halkın kaderine dokunmuş bu kadının adı, sevdiği şarkılar gibi ağızdan ağıza yayılır. Ardından, ”Don’t cry for me Argentina” şarkısı bestelenir. Eva artık, asla unutulmayacak bir şarkıdır.

işçiler, bayraklar ve ağlayan vagon düdükleri

yalan bağıran mikrofonlar, azgın açlığıyla şarkı söyleyen politika

güneşten kızarmış çocuklar,

kana bulanmış somun lapaları..

benzi soluk adamlar,

gözleri dumanlı kadın kokuları

ve yağmalanmış bir hüzünle kolkola yürüyorum

 

gitmek, yarım bir hikaye gibi

bunca çözümsüz acıya karışıp

vedasız ayrılan babamın ardından, serçe olup uçmak gibi

viva ayrılık!..

“Politika işte; mümkün olmanın sanatı” sözü geçer filmin içinde. İnsanları büyük kalabalıklar halinde peşinden sürükleyen politikanın içinde, sevgi ve cesaretle hareket eden halkın Evitası,  bir diktatörün karısıdır aslında. Ama hayat hikayesi, yaşam yolculuğu, yoksul halka gösterdiği sevgi ve yardımlar sayesinde, kocasından bağımsız bir sevgi kazanmayı başarır. Dünyanın kaderinde, ellerini halkına sallayan bu kadın, ağlayan glayör çiçeklerine benzer gerçekten de. Her bir rengi başka bir duygunun ihtişamını verir. Glayörler ve gökkuşağı, tarihten geçmiş bir kadının, Eva’nın şiiridir bu filmde. Birbirine karışan renkleriyle, erken solmaya mahkum bir bedenin içindedir yazık ki. “Güçlü yürekler, zayıf bedenlerin içindedir” bazen gerçekten de. Üzgün ölür Eva. Erken, tazecik ve yarım.

 


Evita; Tim Rice ve Andrew Lloyd Webber’in aynı adlı müzikalinin 1996 yapımı film uyarlamasıdır. Alan Parker’ın yönettiği Evita filminde Madonna, Antonio Banderas ve Jonathan Pryce baş rollerdedir.