Ana SayfaYazarlarAbdulmelik Ş. Bekir‘İstikrarsızlığın istikrarı’: 2017 daha sancılı geçecek – Abdulmelik Ş. Bekir

‘İstikrarsızlığın istikrarı’: 2017 daha sancılı geçecek – Abdulmelik Ş. Bekir

HABER MERKEZİ – 1 Kasım seçimlerinin üzerinden bir yılı aşkın süre geçti. Peki ya istikrar ne durumda? Türkiye seçmeninin 1 Kasım seçimlerinde umut ettiği istikrarın bu olmadığı aşikar. İktidarın, “Yetmiş yedi düvelle mücadele ediyoruz, dayanın” politikası dışında, toplumsal barış ve uzlaşıyı öngören yeni bir çözüm yol ve yönteminin olmaması 2017’nin geçen yıldan daha sancılı geçeceğine işaret.


ABDULMELİK Ş. BEKİR


“Her şeyin anormal olduğu yerde normal olan anormalleşir” diye bir söz var. Söz kime ait bilmiyorum ama Türkiye’nin son dönemdeki durumunu ziyadesiyle ifade ediyor. Yargıdan tutalım eğitime, ekonomi ve sağlığa kadar birçok alan için geçerli olmakla birlikte özellikle dillere pelesenk edilen o meşum “istikrar” için daha da geçerli bir durum. Neden mi?

Hatırlarsınız 7 Haziran genel seçimleri öncesi ve sonrasının en önemli gündemiydi istikrar. Özellikle iktidar partisi seçim stratejisini istikrar üzerine kurmuştu. Türkiye siyasetinin yapısal sorunlarından kaynaklanan ve bugün de gerçekliğini koruyan tüm sorunların ihale edildiği geçmişin koalisyon dönemlerine bolca atıfta bulunularak istikrar için tek parti hükümeti ve hatta mutlak istikrar için mutlak iktidar anlamına gelen ‘başkanlık sistemi’ tek çare olarak seçmenin önüne konuldu. 7 Haziran seçimlerinde temenni edilen olmayınca da en dobra haliyle “Millet kaosu seçti” denilerek bugün yaşananlar haber edildi.

Sihirli sözcük: “İstikrar”

AKP, ‘dostlar pazarda görsün’ misali CHP ile bir süre koalisyon hükümeti kurma girişimlerinde bulunmuş gibi yaparak, esasında da 1 Kasım seçimlerine hazırlık yaptı. Yine sihirli sözcük istikrardı. Haliyle 7 Haziran öncesi gibi seçime gidilemezdi. İstikrar sözcüğünün gerekliliği topluma hissettirilmeliydi. HDP mitinglerine yönelik bombalı saldırılarla başlayan istikrarı ihtiyaç haline getirme süreci Suruç Katliamı ile yeni bir evreye girdi. Ardından Ankara Katliamı ve irili ufaklı onlarca şiddet olayı bir yerden düğmeye basılmışçasına başladı.

Hedef istikrar için 400 milletvekilinin çıkarılmasıydı. Yani ‘başkanlık sistemi’ne, aynı anlama gelmek üzere mutlak iktidara kavuşmaktı. Halkımız 400 milletvekili vermese de kısa sürede istikrar uğruna bağrına taş basarak kararını değiştirdi. AKP’ye tekrar tek başına hükümeti kurma ehliyeti verdi. Kararını değiştirirken de 1 Kasım seçimleri ile 7 Haziran’dan sonra bozulan ya da bozdurulan istikrarın tekrar sağlanmasını bekledi.

İşin düsturu: İçte ve dışta fay hatları üzerinden gerginlik

Yapılan anketlere göre halkımızın büyük çoğunluğunun ekonomik kaygılardan dolayı kararını değiştirdiği yaygın kanaat. Kuşkusuz ekonomik istikrar için toplumsal istikrarın da sağlanması temel beklentiydi.  Ancak halkımız bir kere taviz vermişti. Ve ne tavizin ne de tavizcinin sonu maalesef yoktu. Bu gerçeklik gereği, tekrar tek başına iktidarı bahşeden stratejiye ‘başkanlık sistemi’ için de devam edildi. İşin düsturu da içte ve dışta var olan fay hatları üzerinden gerginlik politikasıydı.

İstikrarsızlığın istikrarı

1 Kasım seçimlerinin üzerinden bir yılı aşkın süre geçti. Peki, istikrar ne durumda? Gelin isterseniz bir göz atalım.

Aslında bir istikrar sağlandı. Ama bu halkımızın karşılığında bağrına taş basarak, uğruna kararını değiştirdiği istikrardan farklıydı. Yazının başlangıcında yer alan ‘anormalin normalleşmesi’ misali gerçekleşen ‘istikrarsızlığın istikrarıydı’.  Bir yıl içinde hiçbir şey istikrara kavuşmadığı gibi istikrarsızlık üreten tüm anomaliler normalleşti.  Nasıl mı?

Toplumsal barış açısından

Toplumsal barış ya da diğer adıyla iç barış açısından bakalım. İktidara muhalif tüm kesimler sistematik bir baskıya tabi tutuldu. Son bir yılda sosyal medya üzerinden bile 140 karakter ile düşüncesini beyan eden on binlerce kişi tahkikata uğradı, binlercesine ceza verildi ve içeri atıldı. Muhalif ve alternatif medya tamamıyla iktidar marifetiyle kapatıldı ve yüzlerce gazeteci içeri atıldı. Steril hale getirilen medya tamamıyla AKP iktidarına bağlandı. Kısa vadede tehlikeli uzun vadede felakete dönüşecek düşünsel bir çoraklaşma ve tek tipleşme ile yüz yüze bırakıldı toplum.

Toplumsal kutuplaşma bir yıl öncesine kadar çok daha fazla arttı ve son dönemlerde hızla şiddete evriliyor.  Etnik kimlik, din, mezhep ve yaşam biçimi üzerinden toplum daha fazla atomize oldu. Dolayısıyla toplumsal barışı tehdit eden istikrarsızlık neredeyse istikrarlı bir şekilde tekrarlanır oldu.

İnsan kayıpları açısından

Bu sürecin en acılı ve sancılı yönü de insan kayıpları oldu. 25 Temmuz Suruç Katliamı’yla başlayan süre içinde şimdiye kadar 32 bombalı saldırı, bir darbe girişimi ve 2 silahlı tarama gerçekleşti. Yaşanan can kayıpları resmi makamların ve sivil toplum örgütlerinin verilerine göre bin 400 ile bin 500 arasında değişiyor. Yaralı sayısı ise 3 binin üstünde. Buna bölgede ve kırsalda yaşanan çatışmalarda yaşamını yitiren PKK’lileri de eklediğimizde ortaya korkunç bir bilanço çıkıyor.

Binleri bulan can kaybı ve yaralanmaların toplumda yarattığı ayrışmanın izlerinin uzun yıllar silinmemesi bir yana, bu gidişata son verilmemesi halinde önümüzdeki dönemde nasıl bir yıkımla karşılaşacağımızı tahmin etmek zor olmazsa gerek. İşin vahim yanı siyasal iktidarın bu gidişattan kendini sorumlu görmemesi ve “Üst akla karşı mücadele ediyoruz, alışın” demesinin dışında bir reçetesinin bulunmamasıdır.

Ekonomi açısından

Toplumsal kutuplaşmanın kısa sürede yansımasını bulduğu ekonomiye bakalım. İstikrar vaat edilen bu alanda da bırakalım mevcudu korumayı, ciddi bir gerileme yaşanmakta. Diyalog  ve müzakere süreçlerinde yakalanan büyüme, çatışmalı ortam ile birlikte son üç çeyrektir üst üste küçülmekte. Küçülmenin son çeyrekte de süreceğine kesin gözüyle bakılıyor.

TÜİK’in verilerine göre bir yılda ekonomi yüzde 1.8 oranında daraldı. Tabi, ekonomistlerin buna da itirazı var. TÜİK’in yeni hesaplama yönteminden arındırıldığında gerçek daralma yüzde 2.7 olarak gerçekleşmiş oluyor. Dövizin sürekli artışı karşısında TL’nin yıllık değer kaybının yüzde 20’lere çıkması ve Merkez Bankası’nın faiz artırımına rağmen önünün alınmaması ekonominin yaşadığı güven bunalımını yansıtıyor.

15 Temmuz darbe girişiminin ardından OHAL’in ilanı ve ülkenin KHK’larla yürütülmesinin yarattığı hukuksuzluk ve adaletsizlik hali en çok sermayeyi tedirgin ederken, dış sermaye çıkışı hızlandı.

Bu alanda da maalesef tünelin sonunda bir ışık görünmediği gibi, mevcut siyasal akıl ve atmosferde baş aşağı gidişin tepe taklak süreceği yönünde.

Dış siyaset açısından

Bir de istikrar vaat edilen dış siyaset vardı. En veciz söylemiyle “ülkenin oyun kurucu olduğu ya da olacağı” alan. Maalesef bu alanda da tablo çok iç açıcı değil.

İstikrar adına bir yıldır yapılanlar tabiri caizse ‘yağmurdan kaçarken doluya tutulmak’ oldu. Dostlar çoğaltılıp düşmanlar azaltılacaktı.  Bunun için Mavi Marmara ve buna dair söylenen her şey unutularak İsrail ile dost olundu. Ama bu sefer mazlum Filistin ile küs olduk. Uçak meselesiyle savaşın eşiğine geldiğimiz Rusya’dan özür dileyerek ve dahi bir çok söz vererek dost olundu. Lakin, ABD ve AB ülkeleriyle ara iyice açıldı. ‘Katil Esed’ten feragat edilerek ‘Esad’a yeşil ışık yakıldı ancak 5 yıldır ÖSO adı altında biriktirilen selefi gruplarla ara limoni oldu, hala üstleneni belli olmasa da büyük ihtimalle Reina katliamı bunun kısa vadeli sonucudur. Kürtleri engellemek için İran ve Irak ile de ilişkiler iyileştiriliyor, iyileştirilecek. Bu durumda da büyük hayallerin yol arkadaşları olan Suudi Arabistan ve Katar küskün. Görüldüğü üzere bu alanda da girift bir istikrarsızlık hali istikrarlı bir vaziyette sürüyor.

Umut edilen istikrar bu muydu?

Türkiye seçmeninin 1 Kasım seçimlerinde umut ettiği istikrarın bu olmadığı aşikar. Nitekim son dönemlerde ‘başkanlık sistemi’ için yapılan ve yaptırılan anketler Saray ve iktidarın istediği sonuçları vermemekte. Toplumsal kutuplaşma ve ekonomik krizin de bir süre dayansa da sürekli istikrarsızlığa uzun vadede dayanamadığı örnekleri çokça görülen bir vakıa.

İktidarın, “Yetmiş yedi düvelle mücadele ediyoruz, dayanın” politikası dışında toplumsal barış ve uzlaşıyı öngören yeni bir çözüm yol ve yönteminin olmaması 2017’nin geçen yıldan daha sancılı geçeceğine işarettir.