Ana SayfaGüncelJohn Berger: Maharet ve merhamet

John Berger: Maharet ve merhamet

HABER MERKEZİ – Emre Tansu Keten, aramızdan ayrılan John Berger’in ardından yazdı: “Maharetle ve merhametle yaşamış, okumuş, izlemiş, çizmiş, sevmiş, isyan etmiş, anlamlandırmış bir bilgeyi yitirdik.”


EMRE TANSU KETEN


Yaptığın tek hata

Ölüm, bir sarhoş gibi şakalaşmaz,

Yaşlanmamalıydın

 

Ben bir hırsız değildim, dedi

Cevap olarak

(J. B.)

Gösterişsiz, sessiz (ve tabii ki sakin) varlığının aksine kaybı büyük bir yankı uyandırdı Berger’in. Birçok mecra, kitaplarından alıntılar, kendisiyle yapılmış söyleşiler eşliğinde verdi ölüm haberini. Hatta Görme Biçimleri eseri Twitter’da trend topic listesine bile girdi “Türkiye’de çok farklı, özel bir şekilde okunduğumu hissediyorum”[1] diyen Berger’i haklı çıkarırcasına. Bu kaybın ardından ortaya çıkan şaşkınlık son derece yerindeydi, çünkü Berger özel bir entelektüel kuşağın sayılı ve özgün temsilcilerindendi. Fransa’nın bir dağ köyünden deneyimlediği dünyaya dair görme, hissetme ve yaşama biçimlerini bize sonsuza kadar aktaracak düşüncesindeydik sanırım.

Herhangi bir alanda otorite olma gibi bir sevdası yoktu Berger’in. Tam aksine bu uzmanlaşma zihniyetiyle bir uyuşmazlığı vardı. Resimden fotoğrafa dek ilgilendiği bütün alanlara bir denemeci, bir “tecrübe eden insan” olarak yaklaşması bu nedenleydi.[2]  “Filozoflar, şairler ve yazarlarla birlikte Jacques Brel’i, Edith Piaf’ı ve Noir Desir’i anmamın sebebi, hiyerarşiye inanmamam. Bir rock şarkıcısı pekala bir filozofla kıyaslanabilir, elbette tersi de geçerli. aralarında bir hiyerarşi yok bence, çünkü düşüncelerin, duyguların ya da gözlemlerin ifade edilmesi arasında hiyerarşik bir fark görmüyorum”[3] şeklinde açıklıyordu bu tavrını. Nazım’ın şiirini analiz ettiği bir makalesinde reggaeci Ziggy Marley’in bir şarkısına gönderme yapıyordu birden örneğin.[4] Yüksek kültür, popüler kültür ve kitle kültürü gibi ayrımlara girmeden, insana dair her şeye merakla eğiliyordu.

Kendisini hikaye anlatıcısı olarak tanımlıyordu. Temas ettiklerini, tecrübe ettiği araçlarla anlatan bir hikaye anlatıcısı:

Seneler boyunca beni yazmaya iten şey, yazılması gereken bir şeyler olduğunu ve ben anlatmaya çalışmazsam hiç anlatılmadan kalacağını hissetmemdi. kendimi ağırlığı olan, profesyonel bir yazardan ziyade, boşlukları kapayan biri gibi görüyorum.[5]

Başka bir yerde yazdığı gibi, bu boşluklar yaşamın anlamlandırılmamış kısımlarıydı Berger için. Yazmaya başladıktan sonra, ne üzerine yazarsa yazsın, yaptığı şey yaşantıya anlam verme mücadelesine dönüşüyordu.[6]

Çocukluğunda ailesiyle soğuk bir ilişkisi vardı. Küçük yaşta yerleştirildiği yurttan 16 yaşında sıkılıp kaçtı ve Londra’da arkadaşlarıyla yaşamaya başladı. “insan yetim oldu mu kendi ayakları üzerinde durmayı ve bunu yapmayı sağlayacak her türlü numarayı öğreniyor. kendi işini kendi görüyor”[7] diyordu çocukluğunu bir yetimlik olarak anarak, yetimliği överek ve sonrasında okurlarına bir yetimler birliği önererek: “Birbirimize göz kırparız. hiyerarşiyi reddederiz. Her türlü hiyerarşiyi. Dünyanın pisliğini olduğu gibi kabullenir, buna rağmen nasıl hayatta kaldığımıza dair hikayeleri paylaşırız. Münasebetsiziz biz kopuğuz. Evrendeki yıldızların yarısından fazlası hiçbir takımyıldıza ait olmayan yetim yıldızlardır. Takımyıldızların hepsinden daha fazla ışık verirler.”[8]

Berger metinlerinde insanı en çok etkileyen şey, her şeye karşı incelikli bir kavrayış, his ve duyarlılık geliştirmiş olmasıdır.

Ancak bir kentin sokaklarında, bir tür acı çekerek yaşamış olan biri, kaldırım taşlarının, kapı eşiklerinin, tuğlaların, pencerelerin ne anlama geldiğini fark edebilir.[9]

Bu alıntıdaki “kent”in yerine dünyayı ya da yaşamı, kaldırım taşlarının, kapı eşiklerinin yerine ise her nesneyi, duyguyu ve olayı koyabiliriz. Burada çekilen acıdan, özel bir fiziksel acı çekmeyi değil yaşamı merhametle yaşama uğraşını anlıyorum. Birilerine acımak olarak değil de, herhangi bir canlının acısını, kederini, mutsuzluğunu yüreğinde hissetmek anlamında merhamet. “Yaşanmış süre bir uzunluk değil, derinlik ve yoğunluk sorunudur.”[10] Sadece derin ve yoğun yaşayabilen birisi çevresindekilerin ne anlama geldiğini fark edebilir:

Direk ya da sütun fikri onlardan doğdu. Ağaçlar insanoğluna yukarısındaki uzayı ölçmeyi öğretti ve bu öğretide -şimdi motorlu hızara benzin doldururken bile gizemli bir şekilde hala varlığını hissediyorum- yeryüzü insana en dolaylı bir dille şu güveni verir: Asla büsbütün yalnız değiliz.[11]

Ağaçlardan bir uygarlık hikayesi çıkarmak, ağaçlarla bu tür bir ilişkiyi kurabilmek, doğal yaşama kaçış klişesiyle değil, fark edebilme ve hissedebilme yetisiyle açıklanabilir ancak. Berger’in bu yetiye çocukluğundan itibaren, sanki içgüdüsel olarak sahip olduğunu Buluştuğumuz Yer Burası kitabından anlıyoruz.

O’na göre bu derin ve yoğun yaşama uğraşının karşısındaki en büyük tehlikelerin başında, medya ve yeni iletişim teknolojileri gelmektedir. “Medya, insanları içinde yaşadıkları adaletsiz dünyayı sorgulamaya sevk edebilecek bir sessizlik kalmasın diye, uyduruk ve geçici şeylerle dikkat dağıtıyor.”[12] Bombardıman şeklinde, duyarsızlaştırıcı bir art ardalıkla bize sunulan enformasyon, kendi kendisini içeriksizleştirmekte, insanları düşünemez bir noktaya sürüklemektedir. Kendi içerisinde anlamlı ve tutarlı hikayeler yerine, parçalı şoklar halini almış olan bu enformasyon “her şeyi sayılara döken, nadiren işin özü ya da niteliğiyle ilgilenen bir dil”i de yaratıyor. “Böylece kamusal alanda söylenenler ve bunların söyleniş tarzı, bir tür kişisel ve tarihsel hafıza kaybına sebep oluyor. Tecrübenin hükmü siliniyor. geçmişin ve geleceğin ufku bulanıklaşıyor. Sonu olmayan ve belirsiz bir şimdi de yaşamaya koşullandırılmakla, unutkanlığın, kayıtsızlığın vatandaşları konumuna düşüyoruz.”[13]

Berger, imgelere dayanan bir kültürün başat hale gelmesini de insanlık için bir tehlike olarak görür: “Tarihte başka hiçbir toplum böylesine kalabalık bir imgeler yığını, böylesine yoğun bir mesaj yağmuru görmemiştir.”[14] İmgelere dayanan bir kültür kapitalizmin ortaya çıkarttığı bir olgudur. Hem serbest piyasa ekonomisi içerisinde satın almayı hızlandırmak için ortaya çıkan reklamlar, hem de kapitalist düzenin sürekliliğini sağlamak için başvurulan ideolojik araçlar imgeyi temel değer düzeyine yükseltmiştir. Reklamın kültür ürünü haline geldiği bu dönemde, en temel “kültürel faaliyet”se tüketim olmaktadır. İmge çağında, insanların gerçekte olduklarıyla, olmak istedikleri arasındaki fark da, bunun yarattığı çelişki de artmaktadır. Sosyal medya mecralarının da etkisiyle, reklamcılık, bir benlik yaratımı yöntemi olarak tek tek bireylere sirayet etmektedir. Bu koşullarda, kenara çekilip tefekkür etmek, bir şeyleri yoğun ve derin olarak hissetmeye çalışmak imkansızlaşmaktadır.

John Berger için önemli bir diğer kavram geçmiştir. Geçmiş kavrayışı, mağlup kuşakların ızdırabının onarımı ve uğruna mücadele ettikleri amaçların gerçekleştirilmesi anlamında Benjamin’in Tarih Tezleri’ni anımsatmaktadır:

-hak yerini bulacak.

-ne zaman?

-yaşayanlar, ölülerin çektiği acıları anlayınca.[15]

Yaşayan kuşakların, son haykırışı duyulmadan ölenlere, kavgası egemenlerin anlatılarının altına gömülenlere karşı borcu vardır ve tek bir acının bile borcu ödenmezse toplumsal kurtuluş gerçekleşemez. Bu bağlamda, Benjamin’in  “geçmiş ancak, bilinip anlamlanabildiği anı’nda parlayıp görünüveren bir imge olarak yakalanabilirse yakalanabilir. Bir daha da hiç yakalanamaz” teziyle Berger’in şu sözleri arasında da bir yakınlık kurulabilir:

Suret nedir? Bir insan öldüğünde kendisini tanıyanlara bir boşluk, bir uzam bırakır: Bu uzamın sınırları vardır ve ardından yas tutulan her kişi için farklıdır. Bu sınırları olan uzam kişinin benzeyişidir, suretidir ve canlı bir portre yapmaya çalışan ressamın aradığı şeydir. Bir suret, geride görünmez biçimde bırakılan şeydir.[16]

Onun köylülük üzerine olan ilgisi de, sınıfsal bir tartışmadan ziyade geçmiş ile ilgili duyarlılığı üzerinden anlaşılabilir. Berger’e göre, kapitalist üretim tarzı kadar sürekli ve kapsayıcı bir biçimde geleneği parçalayan ve geçmişi geçersiz kılan başka bir şey yoktur. Kapitalist egemenlik altında, köylüler bu değişimin yıkıcılığına karşı bir sürekliliği yakalamak için rutin ve alışkanlıklarını korumaya çalışmıştır. Köye dönüşün entelektüel ve politik bir tercih olarak yıldızının parladığı günümüzde de gördüğümüz gibi, köylülük sınıfsal bir aktörden ziyade, artık kültürel bir alternatif; pre-kapitalist ilişkileri deneyimleme alanı olarak var olmaktadır. Berger’in “Onların Emeklerine” üçlemesi yok olmakta olan bir yaşam biçimini anlamlandırma, köylülüğün suretini kaydetme çabasıdır.

Bütün bunların yanı sıra Berger bir Marksisttir: “Evet, ben başka şeylerin yanı sıra, hâlâ Marksistim.”[17] Gençliğinde Komünist örgütlerle yakın ilişki içerisine girer. Sol dergilerde düzenli olarak yazar. En ünlü eseri Görme Biçimleri başta olmak üzere Marksist yöntemi hemen hemen bütün eserlerinde görünür kılar. Bunun yanı sıra, ezilen halklarla hep dayanışma içerisinde olmuştur. G. romanı ile kazandığı Booker Ödülü’nden gelen paranın yarısını, ABD’li siyah direniş örgütü Kara Panterler’e gönderir. Meksika ziyaretinde Zapatistaların Subcomandante’si Marcos ile söyleşiler gerçekleştirir. 2006 yılında İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırısına karşılık yayımlanan aydınlar bildirisini kaleme alır, birçok yazısında Filistin halkının yanında olduğunu açıklar: “Ben galiplerin değil, onların korktuğu mağlupların arasındayım. Galiplerin devri her zaman kısadır; mağlupların ise anlatılamayacak kadar uzun.”[18]

Maharetle ve merhametle yaşamış, okumuş, izlemiş, çizmiş, sevmiş, isyan etmiş, anlamlandırmış bir bilgeyi yitirdik. Hayatı boyunca hikaye anlatmış, ama bunu her zaman mağlup olanların, ezilenlerin safından yapmış, “Muktedirler hikaye anlatamaz: böbürlenme hikayenin zıddıdır ve anlatı ne denli yumuşak olursa olsun, pervasız olmalıdır; günümüzde muktedirler tedirginlik içinde yaşar”[19] diyerek azami özsaygı, asgari taviz ilkesiyle yaşamış bir insanı yitirdik.

  John Berger hayatını kaybetti
  John Berger: Karşı çıkmamak ölümden de beter olacağı için protesto eder insan
  John Berger'den 'Görünebilirlik Üstüne'

[1] Bkz: http://kulturservisi.com/p/john-berger-turkiyenin-farki-tukenmeyen-trajedi

[2] Geoff Dyer, Sunuş, John Berger, Bir Fotoğrafı Anlamak, çev. Beril Eyüboğlu, Metis Yayınları, 2015, s.12

[3] John Berger, Yücel Göktürk, İstanbul’dan Gelen Telefon, çev. Yücel Göktürk, 2016, Metis Yayınları, s.46

[4] John Berger, Kıymetini Bil Herşeyin, çev. Beril Eyüboğlu, Metis Yayınları, 2009, s.41

[5] John Berger, Hoşbeş, çev. Aslı Biçen, Beril Eyüboğlu, Oğuz Tecimen, Metis Yaynıları, 2016, s.12

[6] John Berger, Domuz Toprak, çev. Taciser Belge, İletişim Yayınları, 2016, s.16

[7] Hoşbeş, s.26

[8] Hoşbeş, s.27

[9] John Berger, O Ana Adanmış, çev. Yurdanur Salman, Müge Gürsoy Sökmen, Metis Yayınları, 2011, s.27

[10] John Berger, Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü, çev. Zafer Aracagök, Adam Yayınları, 1988, s.37

[11] Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü, s.77

[12] Hoşbeş, s.82

[13] Hoşbeş, s.101

[14] John Berger, Görme Biçimleri, çev. Yurdanur Salman, Metis Yayınları, 2009, s.129

[15] Domuz Toprak, s.227

[16] John Berger, Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar, çev.Bülent Somay, Metis Yayınları, 2009, s.36

[17] Kıymetini Bil Herşeyin, s.112

[18] Kıymetini Bil Herşeyin, s.65

[19] Kıymetini Bil Herşeyin, s.91