Ana SayfaGüncelKabuklara sığmayan, kadından aileler

Kabuklara sığmayan, kadından aileler

HABER MERKEZİ – Oyuncu Zeynep Kaçar, Sel Yayıncılık etiketiyle çıkan ‘Kabuk’ isimli romanıyla yazar kimliğini ön plana çıkarıyor. Romanın 3 kadın karakterinin kabuklarının dışına çıkmaya çalışmasını Büşra Şahin, Gazete Karınca’ya yazdı. 


BÜŞRA ŞAHİN


Kim bilir, kim bilebilir sıradan bir ailede büyümenin verdiği o dünyalara sığmaz güveni. Kim bilebilir… annenin asla delirmeyeceğini, babanın her akşam eve döneceğini ve kardeşinin hiç terk etmeyeceğini bu kabuğu? Öyle sarsılmaz bir inanç. Öyle keskin bir bilgi. Ve genç kız olmak o kabukta, yeryüzünün tek ele geçirilmez kabuğu, duvarları beş metre kalın, çatlamaz, kırılmaz.

Gerek tasavvufi görüşte gerekse Batı sembolizminde kabuk; güveni, cevheri sağlamca saklamayı, korumayı ifade etse de kimi zaman sıkışmışlığın ve kısıtlanmışlığın simgesi hâline gelir. Böyle durumlarda kabuk kırılmalı, onun dışına taşılmalıdır. Çünkü ancak bu şekilde cevher açığa çıkabilir. Zeynep Kaçar’ın Sel Yayıncılık’tan çıkan romanı Kabuk ise bize farklı bakış açıları sunmak istiyor.

MSM Tiyatro ve İstanbul Üniversitesi Dramaturji bölümlerinden mezuniyetleri olan Zeynep Kaçar’ı çoğumuz televizyon dizilerinden tanıyoruz. İlgilisi olanlar, kurduğu tiyatro topluluklarını ve yönetmenlik geçmişini de biliyor. Bunların yanında hiç de geri plana atılmayacak bir yönü var Kaçar’ın: Yazar kimliği. Kadın Oyunları başlıklı oyunları da olmak üzere çok sayıda piyese imza atan Kaçar’ın Toplu Oyunları, Mitos Boyut Yayınları tarafından yayımlandı. Ayrıca çeşitli inceleme ve tanıtım yazıları da bulunan sanatçının ilk romanı Kabuk, Türk romancılığına sağlam bir merhaba diyor.

Kabuk = Aile

Aile ortamı bir kabuğa benzetilirse, o kabuk güvenli bir alanı mı simgeler yoksa kıstırılmayı mı? Kabuk içinde kabuk bulduğumuz matruşka mıdır yoksa aile denen şey? Kuşakları açtıkça, çocuklara indikçe sadece renkleri değişen ama kabuklu maddesi aynı kalan matruşkalar gibidir aile. Kaçar’ın romanı bunu sorgularken alışkın olunmayan / “normal” sayılmayan karakterler çiziyor biz okurlara. Özellikle postmodern romanlarda örneklerine rastladığımız çokseslilik tekniğiyle üç karakterin sesini duyabiliyoruz: Anneanne Sabiha, anne Sezin ve torun Füsun. Bu üç karakterin çevresinde dönen olaylara yine onların gözünden tanık oluyoruz; ancak olaylara onların gözüyle bakmak kolay olmuyor. Çünkü “deli” tanımlaması içine konan karakterler bunlar. Topluma ayak uyduramamış bu karakterlerin genetik özelliği ise: inkâr etme yetisi. Sabiha geçmişteki yangını, hayata dair pek çok şeyi yine hayata tutunabilmek için inkâr ediyor. Sezin, ölümü ve sonra da bir kalbe sahip olduğunu inkâr ediyor. Füsun ise ailesine dair pek çok şeyi unutma / yok sayma eğiliminde. İnkârını kaçarak gösteriyor.

İnkârın dışındaki başka bir aile geleneği ise takıntılar. Her insanın ufak da olsa vardır takıntıları ama üç başkarakterimizde takıntılar oldukça belirgin. Sabiha güzelliğe takıntılı. Fiziksel güzellik onun için her şeyin anlamı, öyle ki çocuklarını bile sadece güzel oldukları için seviyor. Sezin öl-me-meye takıntılı. Hayatını yönlendiren kavram bu. Füsun’un takıntısı ise aşk ve fazla kiloları. İkisini birbiri ile bağlantılı görüyor ve aşkı yaşayamama sebebini kilolarına bağlıyor. Bu bölümlerde Kaçar, kadına yakıştırılan standart estetik görüşe eleştirel bir dille yaklaşıyor ve kilolu kadınların toplumsal baskılarla nasıl hissettiğine yoğunlaşıyor.

Üç kadın da -her ne kadar matruşka bebekleri andırsalar da- bir şekilde kabuğunun dışına çıkmaya çalışıyor. Delirerek, inkâr ederek, isyan ederek…

Erkeksiz Ev-lilik-ler

Kaçar’ın romanına yerleştirdiği ailede erkeğe yer yok. Erkeğe gerek de yok. Üç kuşaktan üç kadın: Birisinin kocası çekip gitmiş, birisinin kocası silik olmaktan bir adım öteye geçememiş, diğeri ise hayatına hiç erkek almamış. Kadınların kuşakları, kadınların kızları, kadınların anneleri / anneanneleri / teyzeleri var. Her kuşak da “bir evin iki kızı” olarak sürüp gidiyor. “Çünkü biz hep iki kız doğururuz bu sülalede” diyen kadınlar, masallarda anlatılan kardeş-cadılar gibi. Masallara uyan bir hayat da yaşıyorlar içlerinde. Cadıların dünyasında erkeğe yer kalmıyor.

Cinsiyet noktasında romanın en önemli ve ilginç karakteri Muhsin. Bir aykırılık örneği misali “erkek kardeş” oluyor Muhsin. Erkek doğuyor. Sülaleye erkek çocuk geliyor; ancak Muhsin’in iç dünyası öyle dışarıdan görüldüğü gibi değil. Annesinin kıyafetlerini, ayakkabılarını seviyor küçüklüğünden beri. Kimseye belli etmiyor, gizlice bir kadın büyütüyor içinde. Eşcinselliği ortaya çıktığı gün de terk ediyor evi; çünkü o artık ailenin bir lekesi gibi görülecek, yüzüne bakılmayacak, biliyor. Kadınların dünyasından, kadın olmak istediği için kovuluyor.

Sonuç Yerine

Çizgisel bir zamanın anlatılmadığı, hayatlardaki dönüm noktalarının sindirilerek okura verildiği ve samimi bir dilin karşılama yaptığı roman Kabuk, yetenekli bir yazarın başarılı eserlerinin ilk adımı gibi duruyor adeta. Kadın-erkek kıyaslamasının yer yer abartıya kaçtığı romanın anlatmak istediği bir derdi olduğunu düşünürsek, okunması gerekenler listesine konulmayı bekliyor diyebiliriz.