Ana SayfaGüncel‘Kırılan kalbini al ve sanata dönüştür’ – NURHAK YILMAZ

‘Kırılan kalbini al ve sanata dönüştür’ – NURHAK YILMAZ

HABER MERKEZİ – Gazete Karınca yazarı Nurhak Yılmaz, Roboski Katliamı anısına Diyarbakır’da dikilen heykelin kayyum eliyle kaldırılması ve yine kentteki “Lamassus” isimli heykellerin de “Asurluların putperestlik ikonlarından” denilip benzer şekilde sökülmesi üzerine yazdı.


NURHAK YILMAZ


2013 yılının son günleriydi… Roboski cinayetinin ikinci yıl dönümüydü. Acı çok tazeydi fakat, “başka anneler ağlamasın” sözündeki dileğin gerçekleşmesine çok yakınız hissi yaşatan zamanlardı.

Diyarbakır’ın her yerine heykeller dikiliyordu. Heykeli dikilecek, resmi yapılacak, romanı yazılacak “çok hikâye” vardı. Heykeli dikilen her neyse, hem onu yad etmek istiyordu Diyarbakır’ın yerel yöneticileri, siyasetçileri, insanları hem de “o kötü günler gitsin bir daha gelmesin” gizli dileği vardı bu telaşlı çabada.

Aslında Roboski’de işlenen cinayet gibi başka bir sürü cinayetler işlenmişti henüz “dün” denecek kadar kısa süreler önce. Ancak bir şeyin heykelinin dikilmesi, “o yaşananların”, “o eski zamanlarda” kaldığı hissini yaratır ya. Hatta çocuklar sorar “anne bu ne?”  Anneler der ki; “Bir zamanlar bu topraklarda çok kötü şeyler yaşandı. Anneler, babalar, çocuklar, kadınlar çok ağladı. Bu da o zamanlarda acı çeken bir anneyi anlatıyor. Allah o günleri bize bir daha göstermesin…”

Geçmişi sanatla sonsuzlaştırma çabası içerisindeydi Diyarbakır’ın gençleri. Kültür merkezlerinde 18 yaşındaki gençler, henüz kendi çocuklukları kadar taze olan geçmişin filmlerini çekmek için yarışıyorlardı birbirleriyle. Ancak sanatsal üretim kadar buralarda üretilen, sokaklarda boy gösteren ürünlerin eleştirisinin de yüksek perdeden yapıldığı günlerdi.

Diyarbakır’ın tarihi Sur İlçesi’nin merkezinden geçen ana caddeye yerleştirilmiş ve üzerine “barış anıtı” yazılmış heykel, işin ehli kişiler kadar, oradan geçen Diyarbakırlının da bazen hışmına uğruyordu… “Şimdi bu barışı mı anlatıyor?” diye soranlar oluyordu en azından. İnsanlar, tanık olduklarını anlatacak daha büyük üretimler bekliyorlardı. Gözleri kör eden, yürekleri dağlayan maziyi “estetiğe” dökmek herhalde çok zordu o günlerde sanatçılar için. Yoksa henüz zamanı mı gelmemişti? Belki de…

Roboski anıtının yapılışı da o zamanlara denk gelmişti. Cinayeti işleyenlerin cüretkârlığı, yaşanan acının büyüklüğü, hafızalarda yer ediş biçimi yani özetle “cinayetin kodları” Roboski heykeline “sanatsal bir serinkanlılıkla bakmayı” engellemişti. Heykeli ziyaret edip göğe haykıran anneyle saatlerce ağlayan da oldu, anıtın dikildiği parkta cinayet anlarını tekrar yaşayıp psikolojisi bozulan da, “tenekeden füze yapıp oraya koymuşlar” deyip çok sert eleştiren de…

O ilk günlerin yoğun ilgisi geçmiş olsa da, Diyarbakır’ın Kayapınar İlçesi’ndeki Rojava Parkı’nda bulunan Roboski Anıtı özetle böyle bir şeydi Diyarbakırlı için. Ancak birkaç gün önce, sabaha karşı saatlerde anıt oradan kepçeyle kaldırıldı. Kayyum atanan belediyenin aldığı bir karar olduğu söylendi. Yerinde bir boşluk kaldı. Etrafın dağınıklığı olmasa, orada hiç öyle bir şey yoktu dercesine bir boşluk…

Doğa kanunu, o “boşluk” hemen anılarla doldu… Daha doğrusu hafıza tazelendi. Yaraya böyle ansızın, şafak vakti gelen dokunuş, herkese “kendi Roboskisini hatırlattı.”

Dönelim cinayetin işlendiği o günlere…

Roboski cinayetinden bir iki gün sonra çekilmiş bir görüntü izlemiştim. Kar kış kıyametin içinde, yüzlerinde acı ve yasın harmanlanıp cehenneme dönüştüğü bir grup kadın, Roboski’ye gelen siyasileri karşılıyordu… İçlerinde kardeşlerini, kuzenlerini kaybetmiş 18 yaşlarında bir kadın vardı… Heyettekiler konuşuyor, bir şeyler anlatıyordu. Ama o kadın o esnada başka bir şey yaşıyordu. Konuşulanlarla pek ilgisi yoktu. Ellerini göğe kaldırıp “devlet” diye bağırıyordu. Durmadan, susmadan “devleeettt” diyordu. Başka bir söz söylemiyordu. Tek kelimeye yüklenmiş, tek kişilik, çok şiddetli bir hesap görülüyordu kameraların önünde ama kimseden habersiz… Benim Roboskim hep o kadının yüz ifadesi oldu…

Biraz daha geriye gidelim…

Yıl: 2009.  Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’dir. Diyarbakırlılar bir sabah uyandıklarında belediyenin ana giriş kapısının önüne yerleştirilmiş insan başlı, kanatlı aslan heykelleriyle karşılaşıyor. Aslında şehirde yaşayanlar için bu, bildik bir figür. Heykel, binlerce yıl önce Surlara nakşedilmiş mitolojik bir varlık… “Kapıyı bekleyen, güvenliği sağlayan” anlamına geliyor.

Söz konusu belediye olunca, “seven”, “sevmeyen” başlıyor bu heykelleri konuşmaya. O günlerde Türkiye’nin alevli gündem maddelerinden biri Evrim Teorisi. İnsanın maymundan üstünlükleri bolca ve yeniden hatırlatılıyor. Bir gazeteci bu tartışmaya Diyarbakır’dan “katkı sunmak” amacıyla bizim insan başlı aslanları masaya sürüyor.

“Ne oluyor, evrim teorisi tersine mi çevriliyor?” diye de soruyor. Heykellerimiz, “Müslüman mahallesinde satılan salyangoz” muamelesi de görüyor. Fakat şehirdeki genel kanı, “belediye yapmışsa bir bildiği vardır” oluyor. Hatta heykelleri dönemin belediye başkanı Baydemir’le çok fazla özdeşleştirip, “Osman’ın aslanları” diyenler de oluyor…

Yıllardır belediye binasına ait her kare fotoğrafta gördüğümüz, binaya çıkan basamakların sonunda bekleyen, Asur dönemine ait ve “Lamassus” olarak adlandırılan 2 heykel de artık yok. Birkaç gün önce bir şafak vakti, oradan kaldırılıp götürüldüler. Basının yazdığına göre “2 heykel kayyum tarafından, gelen talepler doğrultusunda kaldırıldı. Söz konusu heykeller, Asurluların putperestlik ikonlarındandı.” Ve haberlere, “Öte yandan, söz konusu simgelere benzer heykellerin, şehrin birçok park ve bina girişlerine konulduğu da biliniyor” notu eklendi.

Ve gelelim bugüne…

ABD’li oyuncu Meryl Streep bir ödül gecesinde sahneye çıktı ve kısa süre önce yapılan başkanlık seçimlerini kazanan Donald Trump’a isim vermeden cesaretli eleştirilerde bulundu. “Saygısızlık saygısızlığı çağırır. Şiddet şiddete sevk eder. Güçlü olan, pozisyonunu başkalarına zalimlik yapmak için kullandığında, hepimiz kaybederiz” dedi. Trump’ın başkan seçilmesinden sonra “kalbi kırılan” herkese seslendi: “Kırılmış kalbini al ve onu sanata dönüştür.”

Meryl Streep, Amerika’daki nezih atmosferde yaşadığı “kalp kırıklığı” ile etti bu lafları… Oralardaki “en büyük felaket” olan kalp kırıklığı, bizim buralara gelinceye kadar “belimizi kıran” bir cinayete dönüşse de, biz yine de sevdik, iktidara karşı dik duran bu kadının sözlerini. ABD’deki politik mücadelenin izdüşümü de olsa bu konuşma, o muhteşem salon ışıkları arasında yanıp sönen sanatın devrimci ışığını yine de gördük.

Ve, “Keşke bizim de sadece kalbimiz kırılsaydı” dedik. Keşke, giden sadece “Osman’ın aslanları” olsaydı. O kepçenin çelik dişleri keşke sadece Roboski anıtının eleştirdiğimiz metaline değseydi.

Mesele tabi ki bunlar değil. Kapanan salonlar, boşalan sahneler hiç değil. İnsan toprağı suyla yoğurup aydınlıkla süsleyebildiği sürece yapılacaktır heykeller, mekanlar, evler, barklar. Mesele, kırıkları derleyip toplayıp yeniden ışığa, şiire, sanata dönüştürme gücü göstermektir diyor tarihi sanata çevirenler…