Ana SayfaGüncelSavaş, barış ve intihar: Neden artık var olmak istemem?

Savaş, barış ve intihar: Neden artık var olmak istemem?


BEKİR AVCI


Acı ile keder beni yaşamdan bezdirmek adına sabrımı alt ettiğinde, en açık ve sarih sözcüklerle yerimi terk etmem için çağrı geldiği sonucuna varabilirim.

David Hume

Hep çok sarsıcı gelen bir gidiş biçimi: İntihar! Neden artık var olmak istemem? İntiharı açıklayacak can alıcı soru bu olsa gerek. Çünkü intihar kendini yok olmaya bırakmaktan ziyade var olmamak arzusu olarak belirir.

İntihar üzerine konuşmak aynı zamanda bir deneyime dayandırılamayan ölüm üzerine konuşmaktır. İntihar nihayetinde yaşama elveda demektir. Ancak onu ölüm deneyiminden ayıran şey, bir başkasının yok oluşu üzerinden kendi ölümümü düşünmem değil bizzat kendi üzerimden ölümümü kurguluyor olmamdır, ölümün kıyısında onu deneyimlemeye yeltenmemdir. Ölüm yok olmaksa eğer, intihar var olmamaktır; ölüm zorunluluksa eğer, intihar ölümü arzulamaktır.

Neden artık sevdiğim birine dokunma, bir çiçeğe bakma, düş kurma, kederlenme gibi basit ama yaşam dolu şeyleri terk ederim? Neden yok oluşu beklemem de, var olmamayı arzularım?

Tıp, din ya da yasalar insana yaşamanın veya kendini öldürmemenin bir ‘ödev’ olduğunu söyleyip durur; ‘yok olmayı bekle’ der. Bana yaşamam ve kendimi öldürmemem bir ‘ödev’ ya da ‘zorunluluk’ olarak şart koşulurken arzuladığım ölüm ya da intihar karşısındaki felsefi tutum nedir, nasıl olmalıdır?

İntihar Üzerine Notlar

Felsefe çalışmalarıyla bilinen Simon Critchley’nin Pharmakon Yayınevi’nden Utku Özmakas çevirisi ile çıkan “İntihar Üzerine Notlar” isimli kitabı, kimi noktalarda bu felsefi tutum hakkında tüyolar veriyor. Özellikle de kitaba Sonsöz olarak eklenen David Hume’un “İntihar Üstüne” metni ile bu yapılıyor.

Critchley, yazar Édouard Levé’nin, hayatına nasıl son vereceğini “İntihar”[1] isimli kitabında anlatıp sonra uygulamasını hatırlatarak başlıyor İntihar Üzerine Notlar’a. İntiharı dürüstçe konuşabileceğimiz bir dilden yoksun olduğumuzu söylüyor. Kalanların, intihar edenleri içten içe suçladığını belirten yazar, kitabında sıkça bunu yani intiharı konuşmak zorunda olduğumuzu vurguluyor:

İntiharı –ahlaki bir sistemle ya da sesiz bir kınamayla karşılanmaması gereken- özgür bir edim olarak düşünmeye müsaade eden bir alan açmak istiyorum. İntiharı anlamak gerekir ve bu konuda çok daha olgun davranmaya, affedici olmaya ve derinlikli şekilde düşünmeye ciddiden ihtiyacımız var… İntiharı konuşmak zorundayız.

Çalışmasında intiharın kısa tarihine değinen Critchley, bunun Antik Yunan’da ‘kısmen kabul edilebilir’ bir şey olduğunu anımsatarak şu soruyu soruyor: “Nasıl olup da bu meseleyi algılayışımız daha sonraki yüzyıllarda bir yasaklamaya dönüşmüştür?”

Savaş, barış ve intihar

Günümüzde intihar bir yasaktır. Tıp bunu yasaklar, devlet, aile ve arkadaşlar da bu konuda birer ‘yasa koyucu’dur. Ancak bunların başında dini buyruklar gelir.  Critchley bu noktada bir şerh düşerek şu çelişkiye dikkat çekiyor: “Azizlerin intiharını andıran eylemler göklere çıkarılırken, intiharı yasaklamak bir çelişki değil midir?” Dinlerin intiharı yasaklamasını ise şöyle izah ediyor:

Hıristiyanlık gibi dinler, yarattığı başkaldırı tehlikesinden ötürü intiharı yasaklar: İntihar Tanrı’nın, Kral’ın, Kilise’nin ya da devletin üstünlüğünün inkar edilmesi demektir.

Critchley, bu dayatmanın yanı sıra kişinin topluma karşı kendini öldürmemek gibi bir ‘ödevi’ olduğu yönündeki görüşe de değiniyor ve basit bir soru soruyor:

Eğer yaşadığım topluma ya da ‘topluluk’a karşı kendimi öldürmemek gibi bir ödevim varsa, bu durumda söz konusu topumun da –ister idam cezası biçiminde olsun, ister bir savaş alanında ya da terörist bir saldırıda her an ölebileceğim mecburi askerlik vasıtasıyla olsun- karşılık olarak beni öldürmeme ödevi ya da beni ölümle tehdit etmeme, ölümle burun buruna getirmeme yükümlülüğü olması gerekmez mi?

Ve haklı olarak kişiden kendini öldürmemesi ödevini talep edebilecek yegane “topluluk” türünün, tamamen ve tepeden tırnağa barış yanlısı (pasifist) bir toplum olabileceğini belirtiyor. Peki, bu mevcut ya da mümkün mü?

“Arkaik” bir durummuş gibi karşımıza dikilen ancak çağın çılgınlığını belki de en iyi şekilde özetleyen IŞİD’den Donald Trump’a ve Türkiye’deki savaş koşullarına uzanan mevcut tabloda, bunun pek de mümkün olduğu söylenemez. ‘Modern’ ve ‘insan hakları’ ile bezeli şimdi’ye sirayet eden bu vahşet çağında, kötülüğün, kapatılmanın, ölümün sıradanlaştığı bu çılgın çağda ‘barış’tan söz etmek mümkün mü? O halde intihar etmemin önünde bir engel yok mu demek bu?

Hume’a göre intihar hakkı

Critchley’nin kitabı intihara ilişkin yoğun bir felsefi tartışma zemini yaratmıyor, belki böyle bir niyeti de yok kitabın. Ancak bir filozofun kaleme aldığı çalışmanın okurda bu beklentiyi yarattığını kendi adıma belirtmeliyim. Yazar, intihara yönelik yaklaşımlara eğiliyor daha çok ve intiharı bir ‘cinayet’ olarak nitelendiriyor:

Kendimize duyduğumuz yoğun sevgiden ötürü kendimizi öldürebilmek için kendimizi bir nesneye dönüştürmemiz gerekir. Daha kesin bir şekilde söylersek, kendimizi nefret ettiğimiz bir nesneye dönüştürmemiz gerekir. Dolayısıyla, doğrusunu isterseniz “gerçekten” intihar etmek olanaksızdır. Kendimi öldüremem. Öldürdüğüm şey, -kendisine dönüştüğüm- nefret ettiğim nesnedir. Dönüştüğüm bu şeyden nefret ederim ve onu öldürmek isterim. İntihar cinayettir.

Öyle ki Cioran’ın “Yalnızca iyimserler intihar etmeye kalkışır ve bunu deneyen bir iyimser de artık iyimser değildir” sözüne atıfta bulunan Critchley, ‘gerçek kötümserlerin kendilerini öldürmeyeceğini’ savunuyor.

Ve “Neden biraz sakinleşip bizden önce yeryüzünün dört bir yanına ferah ferah ve tatlı tatlı yayılmış melankoli gösterisinin tadını çıkarmıyoruz ki? Nietzsche’nin ‘katı, sert olgusallık’ dediği şey karşısında neden bir süre daha oyalanmıyoruz” gibi bir öneride bulunuyor Critchley.

Ancak kitaba Sonsöz olarak eklenen David Hume’un “İntihar Üstüne” metni intiharın felsefi olarak bir hak olduğunu gözler önüne seriyor. Hume bu metninde intiharın bir yasa ihlali olmadığını belirtiyor. Bir kişinin, intiharı ile madde ve evrenin genel yasalarını ve de Tanrı’nın yasalarını aşmadığını vurguluyor:

Eski bir Roma hurafesi, ırmakların yataklarından çıkarılmasının ya da doğanın hak ve yetkilerinin ihlal edilmesinin kutsala saygısızlık olduğunu söyler. Fransız hurafesiyse çiçek hastalığı için aşı yaptırmanın ya da bile isteye hastalıklar ve illetler üreterek takdir-i ilahin işine burnunu sokmanın kutsala saygısızlık olduğunu söyler. Modern Avrupalı hurafeyse yaşamımıza nokta koymanın ve böylece yaratıcımıza karşı isyan etmenin kutsala saygısızlık olduğunu söyler. O zaman ben de, söz gelimi evler inşa etmek, toprağı işlemek, okyanusa açılmak neden kutsala saygısızlık olmuyor diye sorarım? Bütün bu eylemlerde de, doğanın akışında birtakım değişiklikler meydana getirmek için zihin ve beden güçlerimizi kullanıyoruz; üstelik bunların hiçbirinde de bundan bir gıdım fazlasını yapmıyoruz. Demek ki bunların hepsi ya eşit ölçüde masum ya da eşit ölçüde suçludur.


[1] Levé, Édouard. İntihar. Çev. Orçun Türkay. Sel Yayıncılık. İstanbul: 2014.


“İntihar Üzerine Notlar”

Simon Critchley

Çeviri: Utku Özmakas

Pharmakon Yayınevi

Ankara: 2016