Ana SayfaGüncel“Türkiye, Rusya’nın PYD ile Esad arasındaki olası ‘federasyon’ anlaşmasından haberdar mı?”

“Türkiye, Rusya’nın PYD ile Esad arasındaki olası ‘federasyon’ anlaşmasından haberdar mı?”

HABER MERKEZİ – Türkiye’nin Suriye politikasını Gazete Karınca’ya değerlendiren siyaset bilimci Doç. Dr. Burak Bilgehan Özpek, Türkiye-Rusya ilişkisine dikkat çekti ve “Batı’dan ve NATO’dan PYD gerekçesi ile uzaklaşan Türkiye, Rusya’nın PKK’yi bir terör örgütü olarak tanımadığını biliyor mu?” diye sordu. Özpek, Rusya’nın PYD ile Esad arasında ‘gevşek bir federasyon’ üzerinden anlaşma sağlamaya yönelik çalışmasını da hatırlattı. Özpek ayrıca Türkiye’nin Bab’a girmeye çalıştığı sürece IŞİD tehlikesinin süreceğini söyledi.

TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi  Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Görevlisi  Doç. Dr. Burak Bilgehan Özpek, Türkiye ve Ortadoğu siyasetinin gündemine ilişkin Gazete Karınca’nın sorularını yanıtladı.

Türkiye’nin dış politikasına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Doç. Dr. Özpek, Türkiye-Rusya ilişkisine dair değerlendirmesinde şu hatırlatmada bulundu: “Batı’dan ve NATO’dan PYD gerekçesi ile uzaklaşan Türkiye, Rusya’nın PKK’yi bir terör örgütü olarak tanımadığını biliyor mu? Rusya’nın Rojava’da üsleri olduğunu veya PYD ile Esad arasında gevşek bir federasyon üzerinden anlaşma sağlanmasının söz konusu olduğundan haberdar mı?”

Türkiye’nin radikalleşmesi ve Kürtlerin seküler kimliklerini korumayı başarması durumunda ABD’nin yeni başkanı Donald Trump’ın da sekülerlikten yana tercih yapacağını söyleyen Doç. Dr. Özpek, “Fırat Kalkanı”na da değinerek , “Türkiye El-Bab’a girmeye çalıştığı sürece IŞİD tehlikesi devam edecek” dedi ve Türkiye’nin buradan çıkması gerektiğini ifade etti.

Türkiye’nin içinde bulunduğu krizden çıkış yolunun hukuk ve siyasetin işlerliğine yeniden kavuşması olduğunu vurgulayan Özpek, “Siyasetin ve hukukun olmadığı durumlarda, insanların kriminalize edildiği ve radikalleşmeye müsait olduğu bir ortam ortaya çıkacaktır” dedi.

“AKP’nin ‘Bizi aşağı indirmek isteyen dış koalisyon var’ söylemi gerçekçi değil”

Türkiye toplumunun çok yönlü bir tehdit altında olduğunu görüyoruz. Dış dünyaya baktığımızda bu tehlike durumunun sebebi daha çok AKP ve Erdoğan’ın yönetim tarzı ile ilişkilendiriliyor. Bu imajın nedenini nasıl açıklayabiliriz? Ve bu imaj anlık bir tepkiyi mi yoksa oturmuş bir algıyı mı temsil ediyor?

Sosyal ve siyasal olgulardaki neden sonuç ilişkisini tespit etmek oldukça zor aslında. Bu bağlamda yaşadığımız tehditlerin nedenini tespit etmek de büyük bir tartışma konusu. Hükümet kanadından yaşanan tehlikelere ilişkin getirilen açıklama, “Türkiye, AKP ile ekonomik, askeri ve dış politika alanlarında güçlü bir dönem yaşadığı için kendi çıkarını düşünen devletlerin hedefindedir” biçiminde. Oysa AKP iktidara geldiğinde arkasında önemli bir uluslararası kamuoyu desteği vardı. ABD, AKP iktidarına karşı memnuniyetini ortaya koydu. AB ise AKP’nin vesayet kurumlarına karşı yaptığını ilan ettiği ‘mücadeleyi’ açık biçimde destekledi. Dolayısıyla devletler Türkiye’nin güçlenmesini istemiyor ise bunu yeni farketmiş olamazlar. Özcü bir yaklaşım ile ele alınacak olursa, 15 yıl önce elde ettiği desteği o zaman da bulmaması gerekirdi.

Hükümet, barındırdığı İslami karakter nedeni ile de hedefte olduğunu belirtiyor.

Türkiye’nin yükselen gücünün İslami karakter barındırması nedeni ile Batı’yı rahatsız ettiğini söylemek de doğru bir yaklaşım değil. Evet, Türkiye’de yükselen bir İslami karakter var ancak tepki çeken noktanın sadece bu olduğu kanaatinde değilim.

ABD ve AB’nin, AKP’nin ilk yıllarında Türkiye’nin dünya ekonomisi ile entegre olması için attığı adımları desteklediğini ve bunun iktidarın yollarını döşediğini biliyoruz. Bu nedenle, içerisinde bulunduğumuz kaotik sürecin sebebi olarak AKP’nin bizlere sunduğu “dış dünyanın bize karşı örgütlenmiş” olduğu argümanı açıklayıcı olmuyor. Böyle olsaydı, benzer bir tepki ile daha önce de karşılaşırdık.

AKP iktidara geldiğinde Türkiye döneminde hiçbir hükümete nasip olmamış bir uluslararası destek gördü. Turgut Özal ABD tarafından desteklenirken, AB’nin insan hakları ve demokrasi noktasında önemli endişeleri mevcuttu. Aynı biçimde 90’lı yılların hükümetleri de bu denli bütünleşik bir desteği arkalarında bulamadılar. AKP ise eski İslamcı kadrolardan meydana geliyordu ve meşruiyet krizi yaşıyordu. Bulduğu uluslararası destek ile de bu meşruiyet krizini atlatmayı başardı. Dolayısıyla AKP’nin sunduğu gibi “biz tehdit yaşıyoruz çünkü bizleri aşağı indirmek isteyen bir dış koalisyon var” söylemi çok da gerçekçi durmuyor.

“En büyük tehlike, farklılık arz eden grupların radikalleşmesi”

Peki, ortaya çıkan tehlikenin esas sebebini nasıl görüyorsunuz?

Sorunun cevabı için bilimine bakmak gerekiyor. Bir toplumda farklılıklar kendilerini devlet mekanizmasından korumak isterler. Bu noktada da parlamentolar kurulmuştur ki tüm bu farklılıklar temsilcilerini buralara gönderip, siyaset aracılığı ile devletin politikalarını frenleyebilsinler ve şekillendirebilsinler. Buradan çıkarılması gereken sonuç, farklılıkların muhafaza edilmesi için temsil edilmelerinin gerekliliğidir. Bunun karşısında da farklılıkların kendilerini temsil etmelerini, ifade etmelerini ve siyaset kurumunda yer almalarını bir tehdit olarak görebilirsiniz. AKP hükümeti ikinci seçeneği tercih etti. Yani çok sesli bir siyaset, çok sesli bir sivil toplum ve tabi ki işleyen bir medya Türkiye’nin bütünlüğünü sağlamak adına önemli enstrüman olabilirdi. Tabi ki bunların olduğu durumlarda da hükümetin şeffaflaşması ve icraatlerinin toplumda tartışılması konuları ortaya çıkacaktı ki bu da AKP’nin birçok denetleme mekanizmasına tabi olması anlamına gelecekti. AKP de net olarak bunu yapmak istemedi.

Hükümetin denetlenememesi ve farklılıkların temsilinin engellenmesi tehlikeyi büyüttü sonucunu çıkarabilir miyiz?

Bu noktada Batılı analistlerin yaptığı “ortada mevcut uyumu bozan ve insanları huzursuz eden bir tavır” var analizine katılıyorum. Ortada kendini denetleme mekanizmalarından bağımsız kılmış bir hükümet var ki bu da gördüğümüz ve yaşadığımız tehlikeleri de beraberinde getirir. Yaşadığımız tehlikelerin en büyüğü de farklılık arz eden grupların radikalleşmesidir. Bu ortamda da Türkiye radikalleşen ve kutuplaşan bu gruplar arasındaki ilişkileri tahrik etmek isteyenlerin örgütlerin hedefi haline geliyor. IŞİD’in son saldırısını da bu doğrultu da değerlendirmek mümkün.

“Otoriterleşme tehdidi var”

Tam da bu dönemde ve özellikle de TBMM’de bulunan teklif ile ‘dikta rejimi’ söylemi yoğunlaşmaya başladı. Türkiye açısından böyle bir dönem başlıyor mu?

Evet, son anayasa teklifinin ardından ciddi bir otoriterleşme tehdidini görüyorum. Anayasa fikri, devleti yönetenlerin nasıl denetleneceği ve bizlerin hangi haklara sahip olduğumuzun düzenlenmesi açısından ortaya çıkmıştır. Devletleri yönetenlerin nasıl denetleneceği süreci anayasalar tarafından belirlenir. Denetlenme fikrinin temelinde de gücü elinde barındıranların bu gücü halka karşı kullanmasının engellenmesi vardır. Kurucu paradigma dediğimiz olgu, karar vericilerin bütün gücü ellerinde bulundurmaları halinde dahi yapamayacakları alanlar oluşturur ki biz buna anayasa deriz.

Türkiye’nin şu anda tartıştığı başkanlık teklifi, bir anayasa tartışması değil; Türkiye’nin bir anayasasının olup olmayacağının tartışmasıdır. Bizim yaşadığımız, bir anayasal paradigma ile mi yola devam etmek istiyoruz, yoksa bütün gücün tek insana bırakıldığı bir sistem mi istiyoruz tartışmasıdır.

“AKP dünya devletleri ile ‘fayda-maaliyet hesabına’ dayalı bir ilişki geliştiriyor”

Otoriterleşme tartışması üzerinden devam edecek olursak, Batı dünyasının ki özellikle AB’nin bu duruma göz yumduğu sıklıkla tartışılıyor. Bu göz yumma halinin nedenini nasıl yorumlayabiliriz?

Batı ülkeleri ile kurulacak ilişki insan hakları, ekonomik ve sosyolojik etkileşim üzerine kurulmalıdır. Ancak, siz bir iktidar olarak ülkeler ile kendi iktidarınızın devamı için pazarlığa oturduğunuz anda Batı ya da Doğu farketmeden her devlet elde edebileceği karı düşünmeye başlar. Böylesi bir durumda masaya oturduğunuz devletler tabiri caiz ise sizinle “at pazarlığı” yapmaya başlar ve sizi ikna edebileceğinin en kötüsüne ikna etmeye çalışır. Dolayısıyla Türkiye, Mısır veya İran gibi devam etmeyi tercih eder ise günün sonunda karşılaşacağı manzara Batı’nın pazarlık yaptığı bir ülke gerçekliği olacaktır. Bu pazarlıklar uyuştuğu sürece AKP’ye kredi sağlanacak, uyuşmadığı anda ise uluslararası arenadan net biçimde izole edilecektir.

Mevcut göz yumma halini şu an devam eden pazarlıklardaki çıkarların uyuşmasına bağlayabiliriz o halde.

Batılı devlet açısından asıl sorunun insan hakları ve demokrasi olduğunu düşünmüyorum. Yani bundan böyle Türkiye ile AB ilişkisini belirleyen faktörler Kürt sorunu, başkanlık sistemi  vb. olmayacak. Esas faktör, AB’nin göçmenler ile ‘mücadelesine’ Türkiye katkı verecek mi vermeyecek mi sorusunun cevabı olacak. Burada kendinizi Avrupa ülkesi olmaktan sıyırıp, her türlü pazarlığın yapıldığı bir ülke haline getirirsiniz ki  burada kaybeden de muhalifler olur. Aslında mevcut iktidarın hesabı da bu yönlü. Yani, tüm ajandaları devreden çıkarıp, kendisi ile dünya devletleri arasında ‘fayda-maaliyet hesabına’ dayalı bir ilişki geliştirmek.

Bu durumun sürdürülebilirliği var mıdır?

Zor, çünkü bu durumu devam ettirecek kurumsal kapasite AKP’de mevcut değil. Mevcut politikalara karar veren bireylerin, siyasi öngörü ve kültürel alt yapılarının pragmatik ilişkiler yürütmeye yeterli olduğu kanaatinde değilim. AKP’nin rasyonel karar verme süreçlerini zaafiyete uğratabilecek söylemleri mevcut. Yani halkı Halep veya Gazze için ağlamaya çağırırken, Rusya ve İsrail ile anlaşmalar imzalamanız gerekebilir ki bu da içeride büyük kırılmalara yol açar.

Devletler arası pazarlığa oturmaya başladığınız zaman, iktidar olarak sizin kontrolünüzde olmayan parametreler ortaya çıkmaya başlar. Örneğin, Rusya ve ABD anlaştığı an, Suriye’de hiç de hoşunuza gitmeyecek bir Kürt yapılanması ile karşı karşıya kalabilirsiniz. Özetle, Türkiye oyunu bu biçimde kurduğu andan itibaren özne olmaktan ziyade nesne olmaya başlıyor.

“Türkiye, Rusya’nın PKK’yi bir terör örgütü olarak tanımadığını biliyor mu?”

Suriye demişken, son dönemde ilginç gelişmelere sahne olmaya başladı. Son durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Suriye açısından, Esad’ı devirme misyonu tam olarak başarılamadı. ABD, Esad’ı devirmek için doğrudan güç kullanmaması ve koltuğunu koruyan Esad’ın da Rusya yardımı ile muhalifleri İdlib’e sürmesi iç savaş açısından yeni bir dönemi getirdi. Suriye savaşı sona doğru yaklaşırken, ortada duran başka meseleler var aslında. IŞİD’in ne olacağı ve PYD’nin konumu gibi konular mevcut anlaşmaların içeriğine şu ana kadar dahil edilmedi. Dolayısıyla Suriye’de çözülen tek konu muhalifler ile Esad arasından imzalanması hedeflenen bir ateşkesten ibaret.

Rusya ve İran ile Suriye’nin geleceğini müzakere edeceğini ilan eden, Batı’dan ve NATO’dan PYD gerekçesi ile uzaklaşan Türkiye, Rusya’nın PKK’yi bir terör örgütü olarak tanımadığını biliyor mu? Rusya’nın Rojava’da üsleri olduğunun veya PYD ile Esad arasında gevşek bir federasyon üzerinden anlaşma sağlanmasının söz konusu olduğundan haberdar mı? Muhakkak ki haberdar!

Peki, o zaman AKP neden bu eksen değişimini yaratıyor ve Batı’nın içinde olduğu süreçleri terkediyor?

Burada oluşturulmak istenen rejime ve başkanlık sistemine garanti sağlayacabilecek bir büyük güç arayışından başka bir şey değil. Ancak Rusya’nın da Türkiye ile ittifaka ihtiyatlı yaklaştığını düşünüyorum, zira Türkiye’ye verilecek açık çekin Batı’ya karşı bir pazarlık unsuru olarak kullanılacağından endişe duyuyor. Yani muhtemeldir ki AKP, Rusya’dan alacağı açık ile Batı’ya “Rusya bize bunu verdi, siz bundan fazlasını vermezseniz onlarla yakınlaşacağız” diyecek.

Tahminim odur ki Rusya, açık çek için Türkiye’nin Batı ile olan ilişkilerini zayıflatmasını bir reçete olarak AKP’nin önüne koymuş olabilir. Bu bağlamda Cumhuriyet Gazetesi’nin basılmasının, HDP’li vekillerin tutuklanmasının vb. ihlallerin, Batı bir biçimde tepki versin diye yapıldığını düşünüyorum. Bunların, Rusya’dan buradaki rejim için açık bir çek alınabilinsin diye başvurulan taktikler olduğunu düşünüyorum.

“Kürtlerin en büyük avantajı seküler olmaları”

Bu durumun Türkiye açısından doğuracağı sonuçları nasıl değerlendirebiliriz?

Türkiye’nin NATO ile olan ilişkisinin bitmesinden tutalım, Türkiye’nin görmekten hoşlanmayacağı aktörlerin, mesela PYD’nin, daha fazla güçlenmesine kadar varabilecek sonuçları olabilir.

Trump’ın başkanlık koltuğuna ile oturması ile bu sonuçları görmeye başlayabilir miyiz? Daha doğrusu Trump ile ABD’de bir politika değişikliği bekliyor musunuz?

Trump’ın Obama gibi kararsız ve muğlak bir politika izleyeceğini sanmıyorum. Trump’ın Rusya’nın Suriye’de oynadığı rolden memnun olduğunu, fakat PYD ve IŞİD konusunda düzenlemeyi kendisinin yapmak isteyeceğini düşünüyorum. Bu noktada da sekülerlik dünyada yeni trend haline geliyor ki Kürtlerin en büyük avantajı da seküler bir yapıya sahip olmaları olacak. Sekülerlik de radikal İslam tehdidi ile savaş dünyanın tam olarak ihtiyaç duyduğu şey. Türkiye radikalleşir ve Kürtler seküler kimliklerini korumayı başarırlarsa, Trump’ın sekülerlikten yana tercih yapacağını düşünüyorum.

“Türkiye El-Bab’a girmeye çalıştığı sürece IŞİD tehlikesi devam edecek”

IŞİD’i ayrı bir başlık olarak ele alacak olursak, Türkiye’ye savaş ilan ettiklerini görüyoruz. IŞİD’in mevcut tehdidi devam edecek mi? Bu tehditten kurtuluşun yolu nedir?

Türkiye El-Bab’a girmeye çalıştığı sürece IŞİD tehlikesi devam edecek gibi duruyor. 7 Haziran ardından IŞİD Türkiye’de çok fazla saldırı düzenlemeye başladı ve bunun temel amacı Türkiye’nin çözüm sürecine dönmesini engellemekti.  IŞİD, PKK ile Türkiye arasındaki bir savaşın sonucu olarak YPG’nin kapasitesinin zayıflayacağını hesapladı ve bu meseleyi onlar da kışkırttı. Ardından Türkiye operasyon başlattı ve El-Bab’a girmek üzere ki Suriye’de IŞİD’in elinde bulundurduğu ikinci kalabalık şehir olma özelliğini taşıyor. IŞİD, bildiğimiz üzere bir devlet olma iddiasında ve kendi egemenlik alanının ihlal edildiğini düşünüyor. Dolayısıyla da Türkiye’ye yönelik savaşı başlatmayı seçti.

“Türkiye El-Bab’dan çekilmeli”

Bu savaşı sona erdirmenin yolu var mıdır?

El-Bab operasyonunun neden başladığı konusunda net bir cevap yok aslında. Türkiye’nin El-Bab’dan çekilmesi gerek, yani IŞİD’i tehdit eden bir aktör olmamamız gerek. Tabi bu değerlendirmeyi yaparken, IŞİD’in bunu istediğini söylemek açısından dile getiriyorum. Türkiye’yi daha güvenli kılmak istiyorsak, IŞİD ile mücadele eden aktörler ile beraber çalışmamız gerek, ancak bu pek mümkün görünmüyor.

IŞİD’in Türkiye’de kendine bağlamayı amaçladığı bir topluluk var. Türkiye’de bir arada yaşama iradesi zayıflamaya başladı ki bu hatların derinleşmesi halinde IŞİD buradan çok rahat eleman devşirebilir. Kaldı ki Türkiye, bütünleştirici söylemler içine girmez, içinde bulunduğu noktadan bir U dönüşü yapmayı tercih etmez ve ayrışma durumun odun taşır ise toplumsal dinamikler bir anda kontrolden çıkabilir.

“Mutlaka siyaset ve hukuk işlemeli”

Türkiye toplumunun ihtiyaç duyduğu şey ne peki?

Bir arada olacak isek, ihtiyaç duyduğumuz şey herkesin kendi gücünden taviz vermesi-hükümetin de kendi gücünden taviz vermesi- ve hukukun bağlayıcı prensipleri ile kendisini sınırlandırması. Toplum olarak ancak bu biçimde herkesin vicdanını rahatlatan bir sürece girebiliriz. Aksi halde insanların belli grupların göz kararı ile krizimalize edildiği bir ülkeye doğru sürükleniriz ki bu nokta da radikalleşme ve kutuplaşmayı doğurur.

Türkiye’de mutlaka siyaset ve hukukun işlemesi gerekiyor. Siyaset insanların kendi beklentilerini devlete ulaştırmak için kullanabileceği en meşru yol. Siyaset kurumu işledikçe meşru aktörler birbirleri ile yarışacak ve kendini dışlanmış hisseden kesimler yeniden sürece ortaklaştırılmış olacak.  Hukuk ise insanları devletin agresyonundan koruyan bir zırh. İnsanlar, hukuk sayesinde mülkiyet hakkı, haber alma hakkı, toplanma hakkı, ifade özgürlüğünün vb. haklarının garantisine sahip olacak.

Burak Bilgehan Özpek kimdir?

Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden lisans, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Tarihi Bölümü’nden yüksek lisans, Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden doktora derecelerini aldı. 2011 senesinden itibaren TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. De Facto devletler, çatışma, demokratikleşme ve güncel Ortadoğu politikaları üzerine yaptığı araştırmalar Journal of International Relations and Development, International Journal, Iran and the Caucasus, Turkish Studies, Insight Turkey ve Ortadoğu Etüdleri gibi dergilerde yayınlandı. Burak Bilgehan Özpek, Ortadoğu politikaları ve araştırmayöntemleri üzerine dersler vermektedir.