Ana SayfaYazarlarBüşra ŞahinTekdüzelikler silsilesi: ‘Kıymetli Şeylerin Tanzimi’

Tekdüzelikler silsilesi: ‘Kıymetli Şeylerin Tanzimi’

HABER MERKEZİ – Sezen Ünlüönen’in İletişim Yayınları etiketiyle çıkan ‘Kıymetli Şeylerin Tanzimi’ romanı başarılı bir toplum analizi sunuyor. Küçük bir ailenin belli bir zaman diliminin anlatıldığı romanda bir başkarakter bulunmuyor.


BÜŞRA ŞAHİN


Yaşadığımız hayatlar çoğunlukla tekdüzelikten ibaret aslında. Ne kadar farklı olmaya çabalasak veya hayatımıza sıra dışı anlamlar yüklesek de bu farklılığın kendisi de bir süre sonra sıradanlığa dönüşüyor. Gerek kişisel gerek toplumsal kimliğimizdeki yükselmeler, düşüşler, durgunluklar olağanüstü değiller. Sezen Ünlüönen’in İletişim Yayınları’ndan çıkan Kıymetli Şeylerin Tanzimi romanı da hayatın olağanüstü olmaktan uzak yönünü -yani hayatın kendisini- anlatıyor. Küçük bir aile tablosunun çizildiği romanda teyzeler, enişteler, kuzenler bize tanıdık simalarla el sallıyor gibiler. Hepimizin akrabalardan duymaya aşina olduğumuz cümleler, “her ailede mutlaka bir tane vardır” dediğimiz kişilikler roman boyunca parlayıp sönüyorlar. Bu bakımdan başarılı bir toplum analizi yapmış Ünlüönen, her yaş grubunu başarılı bir şekilde yansıtmış eserine. Romanda kişiler de olaylar da karşılıklı ilişkiler içinde birbirine bağlı olduğu için bir başkarakterden söz edemiyoruz. Hepsi de biz “gerçek” insanlar gibi hayatlarını yaşamaya çalışıyorlar, birbirlerine çarparak/teğet geçerek/sınırlandırarak…

Tekdüzelikler silsilesi

Romanda bir başkarakter olmadığı gibi belli bir olay örgüsünden söz etmek de mümkün değil. Bir eseri okuduktan sonra başkasına anlatırken ilk başta aklımıza gelen özet kısmı bu roman için geçerli olmuyor. Küçük bir ailenin belli bir zaman dilimi Kıymetli Şeylerin Tanzimi. Son derece standart, hayal etmekte hiç zorlanmadığımız bir ev tasviriyle başlıyor. Tek çocuklu bir aile; baba mühendis, anne çalışmıyor. Küçük kızlarının bol pembeli odası. Buzdolabı magnetleri. Koltuk takımları. Her şey yerli yerinde bu sahnede. Ama evin bireylerini (ve biz okurları) huzursuz eden, ne olduğu belirsiz bir şey var bu evde, bu romanda. Bir eksiklik, herkesin hissettiği ama adını bir türlü koyamadığı hayatın o dirsek dürtmesi belki de. Herkes kendi rolüne bürünmüşken bile huzur yakalanamıyor çünkü herkes bunun rol olduğunun farkında. Hayatın monoton yanının anlatıldığı oyundaki bu ufak oyuncu topluluğu ile Ward Hunt buz sahanlığı arasında bir paralellik kuruluyor. Bir buz sahanlığı gibi düz, olaysız ama yüzeyinde çatlaklar oluşması da mümkün.

Gençlik, marjinallik

Ünlüönen’in başarılı bir toplum tasviri yaptığını söylemiştik, bunun en sağlam örneği de romandaki genç kuzenlerin hayatları ve ilişkilerinde kendini gösteriyor. Kendi ailesi başta olmak üzere büyüklerle anlaşamayan, herkesin eninde sonunda vardığı evlilik-iş-çocuk üçgenine sıkışmak istemeyen, sabah dokuz akşam beş çalışma saatleri dışında kalıp hayatın anlamını sorgulayan gençler bunlar. Kendini geliştirebileceği bir alana karar veremediği için tüm alanlarda bilgi kırıntıları barındıran zihinlerinde genelde kültür, sanat alanlarında yüzeysel bilgiler olduğu halde bunları bilmeyeni aşağılayan bir topluluk. Bu topluluğunda kendi tekdüzelikleri vardır ve bütün üyeleri birbirinin aynısıdır. Genelinin ailesinin gelir düzeyi yüksek olan bu topluluktaki gençlerin herhangi bir alanda kayda değer başarı elde edememeleri ve salınıp durmaları tipik özellikleridir.

Ancak bu çocukların analı babalı evlerinde -dışarda iştahla izleyen gözlere rağmen yemedikleri hep arkalarında- kurslarda, özel okullarda, yurtdışı seyahatlerinde, babalarının ayarladığı stajlarda, parasını ödeyip iki ders gidip sıkılıp düşünmeden yarım bıraktıkları dil okullarında, alıp giymedikleri kıyafetlerinde, tatillerde, yazlıklarda, senede iki kere tımbırdatılıp yerine kaldırılan gitarlarında, varoluşlarının her sahasında iliğini kemiğini emdikleri bu dünya; kendileri nadide çiçekler gibi yeşerip serpilsin diye bütün imkânları önlerine serilmiş bu hayata, bunca yatırım, onca emek, bu kadar para, böyle ilgi, bu denli desteğin ardından birer instagram hesabı ve dinledikleri müziklerin ‘seçkinliği’nden başka bir şey sunamıyor olmaları, kendi kabahatleri değildir elbette.

Böyle iğneleyici bir dille eleştirisi yapılan bu marjinal gençlik topluluğunun örneklerini çevremizde görmemiz mümkün.

Yazarın sesi

Kurmaca bir dünyanın “kurmaca” olduğu hepimizin malumu. Bir romanı okurken, kurulmuş/tasarlanmış bir yapıda gezindiğimizi biliyoruz. Biliyoruz ama romanı, kurmaca olduğu sürekli hatırlatılsın diye okumuyoruz. Aksine kendimizi o dünyada hissetmek, kurmacanın inandırıcılığına kanmak ve kimi zaman hatta orada kaybolmak için elimize alıyoruz romanı. Bu noktada belki de en önemli (ve en çok tartışılan) unsur, kurmacayı kuran kişinin sesi/sessizliği oluyor. Yazarın sesini duyurması, olay akışını kesip okurla konuşması hep çok tartışıldı. Realistler, avangart yazarlar yazarın sesini sonuna kadar kısmaya çalışırken romantikler, Marksist yazarlar aksini yaptılar ve okurla birebir iletişime geçtiler. Romantik akımdan etkilenen ilk dönem Türk romancılarında da (özellikle Ahmet Mithat Efendi’de) duyduğumuz yazarın sesi, bizce, okur ile eser arasına köprü olmaktan ziyade uzaklığı arttırıyor. Bizi kurmaca dünyayla baş başa bırakmayan bir yaratıcı, yazardan çok rehber sıfatı yükleniyor gözümüzde. Bir yol göstericiye ihtiyaç duyduğumuz zamanların olması normal; ancak bunu karakterlerin yapması daha doğal duruyor.

Sezen Ünlüönen, Kıymetli Şeylerin Tanzimi’nde sıkça okura hitap ederek “ben” şahsında cümleler kuruyor. “Ben öyle zannediyorum ki”, “ben belki müsaadenizle biraz ukalalık edebilirim”, “benim teorime göre”, “sanıyorum ki bu konudaki yargınız” gibi direkt okuru muhatap alan cümleler okurun düşünme şeklini etkiliyor ve yönlendiriyor. İlk başta inandırıcılığı arttırma çabası gibi görünen bu yöntem, aksine biz okurları o eserden uzaklaştırıyor ve zihnimizin gerisinde de bir sesin sürekli “bunu bir yazar yazdı, bu bir kurmaca” demesine yol açıyor. Ahmet Mithat Efendi’nin amacı okuru eğitmekti, edebiyat onun için sadece bir araçtı. Peki Sezen Ünlüönen buna niçin başvurdu? Ünlüönen bununla da kalmıyor ve bir yerde “…bu şüphenin benim kafamda yanıp dönmesi, dahası sizlerin de aklına düşürülmesi bir bakıma çocuk oyuncağı gördüğünüz gibi” diyerek yazar-anlatıcının/tanrısal bakış açısının mutlak hâkimiyet gücünden sonuna kadar yararlanmış oluyor.