Ana SayfaYazı / AnalizAbdulmelik Ş. BekirErdoğan’ın Diyarbakır ziyareti ve Selvi’nin naçizane algı çabası

Erdoğan’ın Diyarbakır ziyareti ve Selvi’nin naçizane algı çabası

Kimse Erdoğan’ın referandum arifesinde Diyarbakır’a yaptığı bir ziyaretten medet ummasın. Zaten Ortadoğu’nun en politize toplumlarından biri olan Kürtlerin de Cizre’den sonra söylenecek birkaç süslü lafa kanmayacağı 2017 Newroz’unda çok net görüldü. Kürtler açısından iktidarın sözünün kifayeti çok da kalmadı. Erdoğan’ın ne Diyarbakır ziyareti ne de olumlu ya da olumsuz söyleyeceklerinin Kürtlerde herhangi bir kanaat değişikliği ya da tahkimatını beraberinde getirmeyecektir.


ABDULMELİK Ş. BEKİR


Türkiye’de 16 Nisan’da yapılacak olan referandum için son viraja girildi. Kısa bir süre kalmasına rağmen yapılan anketlerde ‘Hayır’ oyları önde görülürken, bir kısım seçmen de hala kararsız. Demokratik ülkelerde bile anket sonuçlarının ne kadar isabetli ve güvenilir olduğu tartışma konusuyken, Türkiye’deki istibdat koşullarında yapılan anketlere güven olmayacağı aşikardır. Özellikle Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın anket sonuçlarına yönelik rahatsızlığının basına yansımasının ardında bazı şirketlerin ‘verisiz’ anket uygulamasına geçmesi, var olan güvensizliğin ne kadar haklı olduğuna kanıttır. Sosyal bilimin yegane ölçüm araçlarından olan anketlerin Türkiye’de “verisiz” açıklanması hem Türklerin sosyal bilime getirdiği yeni bakış hem de baskı koşullarının yarattığı neticeler olarak tarihe geçeceği kesin.

Diyarbakır ziyaretini zorunlu kılan gerekçeler

Ancak Erdoğan ve Başbakan Yıldırım’ın Diyarbakır ziyaretine geçmeden önce, ziyaretlerini zorunlu kılan gerekçelere bakalım. Erdoğan referanduma giderken stratejisini milliyetçi cephe kurma ve milliyetçiliği köpürtme üzerine kurdu. Stratejiye göre Kürtler başta olmak üzere iktidara muhalif kesimlere vurdukça, milliyetçi oylar konsolide olacaktı. Ne de olsa 7 Haziran seçimlerinden sonra uygulanan çatışmacı politika 1 Kasım seçimlerinde istenilen sonucu vermişti.

Kürt ve muhalif kesimlere yönelim

Üstelik iki yıla yaklaşan çatışma ortamının yarattığı atmosferde şiddetin dozajını arttırma olanağı her zamankinden daha olanaklıydı. Yeni Kapı Ruhu ile doruğa çıkan milliyetçi cephe stratejisi kapsamında AKP, MHP ile tam ortaklaşırken CHP ve Ergenekoncu kesimlerden de önemli bir destek gördü. İlk başlarda ve görünürde Gülen cemaati üzerinden geliştirilen konsept kısa sürede milliyetçi cephenin gereği olarak Kürt ve muhalif kesimlere yöneldi. HDP eş genel başkanları ve milletvekillerinin tutuklanmasıyla sonuçlanan dokunulmazlıkların kaldırılması süreci bu minvalde gelişti. Kürt ve muhaliflere yöneldiği sürece de yukarıda bahsi geçen koalisyonun desteğini aldı ve hala da alıyor.

Milliyetçi cephe Erdoğan’ın istediği kıvama nasıl geldi?

Hiç beklemediği bir şekilde milliyetçi ve ulusalcıların desteğini alan Erdoğan’ın daha fazlasını istemesi otoriterizmin doğası gereğiydi. Erdoğan pragmatizmi tam da burada devreye girerek, bu politikayla daha fazlasını elde edebileceğini gördü. Buna binaen Irak ve Suriye iç savaşına yönelik söylemi sertleştirdi. Bir yandan Misak-i Milli hatırlatması üzerinden Musul ‘havucuyla’ diğer yandan ‘Kürtler Akdeniz’e koridor açıyor’ ‘sopasıyla’ milliyetçi/ulusalcı cepheyi devri daim kılmaya çalıştı. Irak ve özellikle Suriye’de yaşanan gelişmelere bağlı olarak Kürtlerin pozisyonu güçlendikçe Kürt fobisi depreşen milliyetçi cephe de adeta Erdoğan’ın istediği kıvama geldi. Bahçeli’nin Kürtlere karşı iki yıldır sürdürülen politikanın Suriye ve Irak’ı da içine alacak şekilde yaygınlaştırılması şartına bağlı olarak Erdoğan’a başkanlık yolunu açması ve koşulsuz desteklemesi böyle gelişti.

Hesap önce Musul’dan sonra Minbic’den döndü

Gel gör ki yanlış hesap ilk önce Musul ardından da Minbic’den döndü. Türkiye, Musul meselesi başta olmak üzere Irak denkleminden dışlandı. Suriye’de ise aylarca El Bab kasabasından çıkarılmaya çalışılan başarı hikayesi bir türlü gelmedi. Ardından Rakka’ya uzanma hevesi ise daha Minbic’e varmadan ABD ve Rusya duvarına çarptı.

Hesap Suriye’den dönünce Avrupa’ya racon kesildi

Irak ve Suriye’deki gelişmelerin milliyetçi duyguları şahlandıracak dozajın çok altında kalmasıyla, son bir gayretle Avrupa ülkelerine racon kesildi. Yazık ki, mülteci konusu başta olmak üzere, ülke içindeki anti-demokratik uygulamalar ve kullanılan üstenci kabadayı dilden gına gelen Avrupa, Rusya ile yakınlaşma blöfü de eklenince hiç beklenmedik bir tepki verdi. 2009 yılından bu yana yeni bir ‘Van münit’ efsanesine izin vermeyecek kadar su akmıştı köprünün altından. Buradan da milliyetçi duyguları yeterli düzeyde semirtecek bir başarı hikayesi yaratılamadı. Besin yetersizliğine paralel olarak milliyetçi cepheden gelmesi beklenen oylar da eridikçe eridi. İktidara bağlı şirketlerin yaptığı anketlerde dahi ‘Evet’ diyecek MHP tabanının oranı hiçbir zaman yüzde elliye bile ulaşmadı. Çoğu anket şirketine göre ise MHP tabanının yüzde yetmişe varan oranlarda ‘Hayırcı’.

Ehlileştirilen medyanın da tüm çabasına rağmen anketlerde istenilen sonuç çıkmadı

Tüm devlet olanaklarının seferber edilmesi ve ehlileştirilen medyanın tamamının abanmasına rağmen anketlerden istenilen sonuç bir türlü çıkmadı. Memleketin verisiz anket açıklayan şirketlerinin soyut yorumları üzerinden bir süre ‘kararsızlar’ meselesine umut bağlandı. Ne hikmetse, kararsızların önemli bölümü ise Kürt seçmendi. Bunları kazanan da referandumun galibi olacaktı. Oysa kazın ayağı hiç de öyle değildi. Kürtlerin ezici çoğunluğu hayırcıydı. Kararsızların önemli bölümü ise daha önce AKP’ye oy veren insanlardı. Bu oranın Kürtlerde yüksek olması da AKP’nin son iki yıldır kentlerin yıkımına varan savaş politikasının sonucuydu. Yani HDP’ye destek veren Kürtler hayırda oldukça kararlıyla AKP’ye destek veren Kürtler kararsızdı. İktidara geldiği günden beri Kürtlerden oy alan ikinci parti olmakla övünen AKP, bu defa Kürtlerden oy almama riskiyle karşı karşıya kalmış durumda. Kürt illerinde yüzde yetmişlerin üzerinde çıkacak olan hayır oylarının AKP açısından bazı önemli sonuçları olacaktır.

Öncelikle, iktidar iki yıldır yürütülen çatışmacı politikalarının Kürtlerden büyük destek gördüğü, halkın HDP’ye sırtını döndüğü ve bu politikaların devamını istediğini propaganda etti. Bu referandumla bunu ölçmek istiyor. Ancak sahadan yaşanan durum ve anketler bunun tam tersini söylüyor. Çıkacak sonuç hem bu iddiayı çürütecek hem de 7 Haziran’da olduğu gibi AKP’nin Kürtleri de temsil ettiği iddiasını tekrar boşa çıkaracaktır. OHAL şartlarında uygulanan tüm baskı ve engellemelere rağmen milyonların Newroz alanlarına akması AKP’yi daha da kaygılandırdı. Newroz’da açığa çıktığı gibi referandumda da ortaya çıkacak tablo Kürt halkının AKP’nin cari politikalarını reddettiği anlamına gelecektir. AKP’yi Kürtler konusunda yeni arayışlara iten paniğin sebebi de budur.

Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın Diyarbakır ziyareti

AKP’nin bir iki haftadır Kürt illerindeki hareketliliği artmaya başladı. 1 Nisan’da da Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım Diyarbakır’da olacak. Peki Erdoğan Diyarbakır’da farklı ya da yeni bir şey söyleyebilir mi? Bu konuda iktidarın medya kalemi ve Hürriyet yazarı Abdulkadir Selvi epeydir bir algı oluşturmaya çalışıyor. Neymiş efendim, “önümüzdeki dönemde yeni bir çözüm sürecinin başlama ihtimalinin belirleyeceğine dair bazı tüyoları görmenin imkan dahiline gireceği bir atmosferin ufukta belirme şansı olabilirmiş”. Yani Erdoğan’ın mevcut politikasından farklı ya da yeni bir şey söyleyeceği falan yok demek istiyor Selviciğim. Esasında bunun olanağı da yok.

Çünkü eski çamlar bardak olalı çok oldu. AKP’nin son yıllardaki söylem ve politikaları tabanını zaten teşne olduğu milliyetçilik yönünde MHP tabanıyla aynılaştırdı. Kürtleri tatmin edecek bir söylemde bulunması en az MHP tabanı kadar kendi tabanını da tepkilendirecektir. Kaldı ki Erdoğan’ın Kürtlere yönelik mevcut politikasını doğru buluyor ve herhangi bir değişikliği gerekli görmüyor. Bir şeyler söyleyecek olursa da tamamıyla oy devşirmek odaklı ve referandumu kotarma amaçlı olacaktır. Selvi’nin tüm zamanların en çok olasılıklı cümlesini kurmasının sebebi de budur. Ancak algı oluşturma görev ve zorunluluğu düşünüldüğünde garibimin kıvranması da bir yere kadar anlaşılırdı. Başbakan Binali Yıldırım’ın da iki gün önce “referandumdan evet çıkarsa seçim barajı düşürülebilir” söylemi de AKP’nin bu çıkmaz ve zorlanmasının başka bir yansımasıdır. Yıldırım’ın kendisi de referandumda evet çıması halinde bir daha seçimlerin olmayabileceği ya da olsa da bir anlam ifade etmeyeceği, dolayısıyla anlamı olmayan seçimin barajının da anlamının olmadığını çok iyi biliyor. Tıpkı Selvi gibi Yıldırım’ın da görev ve zorunluluğu düşünüldüğünde durumu anlaşılırdır. AKP ve medyasının Erdoğan ve Yıldırım’ın ziyaretini köpürteceği kesindir. Ancak dağın fare doğuracağını görmek için de kahin olmaya gerek yoktur. Kürt meselesinin Türkiye sınırlarını aşalı çok oldu. Ortadoğu bağlamında ele alınmadıkça geliştirilecek her söylem ve politika ölü doğacaktır. Erdoğan’da bunu biliyor ve görüyor ki milliyetçi cepheyi bunun üzerinden geliştirerek Ortadoğu’da Kürt karşıtı politika yürütüyor. Bu politikasını değiştirmeye hiç niyetli olmadığı da içerdeki politikaları ile Afrin, Minbic ve Şengal’deki emellerinden nettir.

Dolayısıyla kimse Erdoğan’ın referandum arifesinde Diyarbakır’a yaptığı bir ziyaretten medet ummasın. Zaten Ortadoğu’nun en politize toplumlarından biri olan Kürtlerin de Cizre’den sonra söylenecek birkaç süslü lafa kanmayacağı 2017 Newroz’unda çok net görüldü. Kürtler açısından iktidarın sözünün kifayeti çok da kalmadı. Erdoğan’ın ne Diyarbakır ziyareti ne de olumlu ya da olumsuz söyleyeceklerinin Kürtlerde herhangi bir kanaat değişikliği ya da tahkimatını beraberinde getirmeyecektir. Seçim barajı, ekonomik paketler, kayyum marifetiyle yeni hizmet seferberliği, hepsi mazide kaldı. Ne demişti Mevlana; “Dünle beraber gitti cancağımız ne varsa düne ait, şimdi yeni şeyler söylemek lazım”. Gel gör ki iktidarın ne söyleyebileceği yeni bir şeyi, ne de bunu gerçekleştirecek kudret ve feraseti kaldı. Yeni ise ancak eskiye HAYIR demekle mümkündür.