Ana SayfaYazı / AnalizArif AltanKıyamete kadar – ARİF ALTAN

Kıyamete kadar – ARİF ALTAN

Huzur değil, tepeden tırnağa öfkedir duyduğumuz… Demir ve taştan da olsan, öfkendir seni insan kılan. İnsan, isyanı kadar insan.


ARİF ALTAN


Kışkırtıcı, iştah açıcıydı. İnandırmıştı, kanmıştık. Gözümüzü yumduğumuzda, huzura bulanmış ruhumuz uyanıverecekti. Bir kuyu ağzından farksız üstümüze eğilen geceden, soğuk sular diye dökülecekti karanlık.

Yıldızlarla süslü gök, rengarenk çiçek kokuları; kıraçlığını kibir diye taşıyan tepe, yoksul beşikteki engin çocuk uykusu;  yıkıntı anılar, hafif salınımlı gölün zümrüt yeşili dalgaları… Öyle demişti. Durduk yerde alev almayacak, yakıp kavurmayacaktı gece. Sarıp sarmalayacak, alıp götürecek, yıkayıp durulayacak, bizi kötülüklerden ve günahlardan arınmış yepyeni bir dünyanın kıyısına bırakacaktı.

Tarif edilemeyecek kadar güzel olan bu ses uyumu, ölümün koynunda usulca uyanan doğanın, tarih öncesi çağların çağrışımlarıyla yüklü ilk saf seslerine, iç çekişlerine, ayışığına bulanmış ilk dokunuşlarına boğacaktı uykunun şarkısı olan tüm rüyalarımızı.

Sona geldiğinde başa dönüyor, durmadan akıp gidiyor. Bir bebeğin süt kokulu tebessümüyle uyunacağımızı sanmıştık. Garip bir şekilde inandırılmıştık. Şüphe duymamıştık.

Haz dolu bekleyişlerle, acıtıcı sarsıntılar arasında müphem, şarap kokulu dudaklar üstünde eriyen hoş bir şiir gibi dağılıp gidecek ve kendimizi yeniden bulacaktık.

Aşkı esinleyecek güzellikler, tutkuya bilgelik lehimleyen yıpranmamış sevinçler tanıyacak, Temmuz ateşinde bir damla buzlu çiy gibi yok olup gidecekti kasvet.

İyi gidiyordu, hiç fena değildi hatta karanlık bir zihnin içinde dağılmış şu ışık parçacıkların savrukluğu.

Beethoven’ın dehasına diyeceğimiz bir şey yoktu; duymadan iman edebilir, dokunmadan diz çöküp yakarabilirdik. Ritim ile çığlık arası dengede savrulmuş benliğimizle uyuşabilirdik ansızın.

Ruhun arkasında bıraktığı ve yakınlaştıkça hiç durmadan açılan hudutsuz ufuklar kırılgan düşlere bir şiirsellik, kaskatı bir bakışa yumuşak bir fırça dokunuşunun esnekliğini verebilirdi.

Tuhaftı, sarsıcı, ısırıcı, uyuşturucu gibi bir şeydi. Lekeli, günahkar, zalim ve tahripkar bir izahtı Beethoven. Kaskatı bir alayın eşlik ettiği çarpık bir ağzın çürüttüğü diş izleri gibi yapışıp kalmasaydı notları, aç zihnin arzu duyduğunu afyondan sayabilirdik. Ama tam da bu notlardan dolayı kanmıştık.

Serin bir esinti demişti, benzersiz bir uyum vaat etmişti Pastoral Senfoni. Sakin, tatlı, huzur dolu mutluluğun kırlarından köpüklü derelerin kıyısına, güneşin, ayın ve yıldızların ışığını tortularından süzerek indiren, şakıyan kuşların seslerinden nemli sokulganlığına ipek ötesi giysiler giydiren utangaç ormanlardan geçirecekti. Gelincikler içinde gülümseyen bir köyün meydanında köy bandosu eşliğinde dans eden çiftlerin kahkahası içinden tedirgin bir bulut gibi geçecektik. Şen müzik ortadan bölünecek, kuşkulu bir hal alacak rüzgar, gri bulutlar göğü kaplayacak, sonra aniden göbeğinden çatlayacaktı sema.

Bir yaz yağmuru, fırtına, şimşek, gök gürültüsü.

Timpani, pikolo, flüt ve trombonlar gürleyerek, haykırarak, korkunç olanın görkemli lezzetini sunacaktı.

Ve sonra dinecekti fırtına, huzur geri gelip gergin şakaklarımıza fil dişi rahatlığı parmaklarını bastıracak, ta uzaktan bir çoban şarkısı melodisi, tanrısal bir sükunun sırrını üfleyecekti kulaklarımızdan ruhumuza.

Islak otların kokusu içinde sevimli bir kızkardeş yüzü gibi pırıl pırıl gülümseyecekti ateş püsküren yangın tutkunu Temmuz.

Çok şey değil, hiçbir şey olmasa da bir esinti, bir yaprak salıntısı, belki patlayan bir yağmur, belki bitkin bir başın etrafını bir hale gibi sarmış kıvrandıran acılar içinde, çığlık çığlığa saldıran bir fikir vaat edilmişti.

Esinlemeyi, kasveti, bunaltıyı kılıç keskinliğiyle yarıp inen vahiy gibi nurlanmayı andıran bir ışık saracaktı.

Mekan genişleyecek, yer yarılmışçasına ayaklarımızın dibinden açılan ve aniden kendimizi kıyısında bulduğumuz uçurumların üstünden günbatımının bütün renklerini içecek; nergisler, yaseminler, laleler, düğün çiçekleri,  güzel Süleyman zambakları içinden havalanan sarhoş kuş sürüleri kapıp götürecekti bizi.

Ama kandık, ama fena yanıldık.

“Fırtınanın kükrediği, kuşun öttüğü, boranın başladığı, coştuğu, sakinleştiği, güneşin yağmuru yapraklar üzerinden içtiği, tarla kuşunun ıslak kanatlarını sıktığı, sıkışan kalbin açıldığı, bunalan göğsün genişlediği, fikrin ve vücudun canlandığı, sihirli ufukların açtığı” koca bir palavraymış.

Sona geldiğinde başa dönüyor, durmadan akıp gidiyor. Sonsuzluğun müziği iddiasından uzak, ama sonsuzluğa doğru bir akış.

Karanlık daha bir karanlık, yarılmış zihin daha bir bulanık.

Timpani, pikolo, flüt ve trombonlar gürlüyor.

İmgeler, çağrışımlar cam parçaları olup saplanıyor.

Ah be Beethoven, ah be sağır dahi! Duymadan duyurduğun, kulağımızı açıp damıttığın cennettin sesiydi hani!

Huzur değil, tepeden tırnağa öfkedir duyduğumuz.

Timpani, pikolo, flüt ve trombonlar gürlüyor.

Dövülmüş, sürüklenmiş, kurşunlanmış, parçalanmış, yakılmış kadınlarının çığlığı, bir halkın çıplak sırtına inen kamçı sesleri.

Demir ve taştan da olsan, öfkendir seni insan kılan. İnsan, isyanı kadar insan.

Gece uzuyor, zihin çöküyor, durmadan, ama hiç durmadan başa sarıyor.

Ne Pastorali! Dinlediğimiz, beynimizin içinde kıyamete kadar durmadan başa sarıp çalacak olan vahşetin senfonisi…


NOT: 6 yıl önce bir Temmuz gecesi dinlediğinin, 6 yıl sonra bir Mart sabahında da aynı etkiyi yapması garip. Bir rastlantı, sadece bir rastlantı belki de…