Ana SayfaYazı / AnalizAbdulmelik Ş. BekirMinbic: Dar alanda kısa paslaşmalar ve Suriye krizinin çözüm işaretleri

Minbic: Dar alanda kısa paslaşmalar ve Suriye krizinin çözüm işaretleri

Türkiye uzun bir süredir özellikle Suriye’deki Kürtlere ilişkin kendi hassasiyetlerini muhataplarına anlatmaya çalışıyor. Ancak Türkiye’nin bu hassasiyetleri ve ardından gelen taleplerini muhataplarına kabul ettirmesi oldukça zor görünüyor. Bunun birkaç nedeni olmakla birlikte, en önemlisi gücü ve talepleri arasındaki orantısızlık. İkinci bir neden ise Türkiye’nin taleplerinin irrasyonelliği. Eldeki kozları ya da ticari jargonla söyleyecek olursak malı, ederinin birkaç yüz katı üstünde pazarlamaya kalkmanın sonucu doğal olarak malın elde kalmasıdır. Nitekim Suriye politikasında olan da budur.


ABDULMELİK Ş. BEKİR


Bir önceki yazıda Suriye’de yapı bozumunun tamamlandığı ve yeni dizaynın parametrelerinin yavaştan şekillendiğine değinmiştik. Sahadaki askeri gelişmeler ile paralel yürüyen Astana ve Cenevre süreçlerinin seyri, yeni dizaynın düşünülenden daha hızlı ilerleyebileceğine işaret ediyor.

Rakka

Askeri yönüyle bakıldığında gelişmeler ağırlıklı olarak ortak düşman ilan edilen IŞİD’in hakimiyet alanında cereyan ediyor. Örgütün elinde kalan iki önemli merkez olan Musul ve Rakka ön plana çıkıyor. Musul operasyonu zaman zaman yavaşlasa da kendi mecrasında ilerliyor. Irak ordusu kentin önemli bir bölümünde kontrolü sağladı.

Diğer merkez olan Rakka’da ise Demokratik Suriye Güçleri’nin (DSG) 5 aşama olarak tasarladığı planın üç aşaması şimdiye kadar öngörülenden daha hızlı ilerliyor. Kent Doğu, Batı ve Kuzey’den tamamıyla ablukaya alındı. Kentin güneyinde ise uçsuz bucaksız çöller uzandığı için zaten izole durumda. Kente yönelik nihai operasyonun hazırlıklarının da son aşamada olduğu DSG tarafından açıklandı.

Minbic

Askeri gelişmelerin hızlandığı hatta önemli bir oranda girift hale geldiği diğer bir alan ise Doğu Halep olarak bilinen El Bab ve Türkiye’nin gündemleştirdiği Minbic civarıdır.

Fırat Kalkanı Harekatı’nın son durağı olan El Bab’ta IŞİD’in  çekilmesiyle kontrol sağlandı. Bunun açığa çıkardığı önemli sonuçlar oldu.

Birincisi ÖSO denilen grupların kale alınacak bir askeri disiplin, savaş gücü ve kudretini haiz olmadıkları görüldü.

İkincisi, Suriye iç savaşına üçüncü konvansiyonel ordu olarak dahil olan TSK’nın da dört aya yakın El Bab’ı kuşatmakla uğraşması, 70’i aşkın ordu mensubu olmak üzere ÖSO gruplarıyla birlikte 600’e yakın kayıp, bin 500’ü üstünde yaralı vermesi savaş kapasitesini sorgulanır hale getirmekle birlikte prestijini de ciddi anlamda sarstı.

Üçüncüsü, Suriye ordusunun IŞİD’in ikmal yollarını keserek kenti güneyden ablukaya almasının El Bab’ın alınmasında önemli bir yer tuttuğunu da mevcut tabloya eklemek gerekir. Suriye ordusunun bu hamlesi olmadan TSK’nın kenti daha uzun süre almayacağı herkesin hemfikir olduğu bir realite.

İdlib

Diğer bir bölge de kuşkusuz isim değiştirseler de El Nusra ve Ahrar eş Şam örgütlerinin kümelendiği İdlib civarı.

Şimdilik Astana’nın yüzü suyu hürmetine IŞİD sonrasına bırakılan bu bölgede radikal örgütlerin lider kadroları suikastlarla ortadan kaldırılırken, yaşadıkları iç hesaplaşma ile giderek zayıflamaktadır. Astana sürecinde arıza çıkmadığı ya da Türkiye’nin mevcut politikası değişmediği sürece bu bölge daha bir süre stabil kalacaktır.

Suriye’de yeni dizaynın hızlanması öngörülenden de önce olabilir

Minbic’e geçmeden evvel IŞİD’e ilişkin genel bir fotoğraf çekmek gerekirse, örgütün Irak ve Suriye’de yaşadığı toprak kaybı sürüyor. Buna bağlı olarak ekonomik ve askeri gücü de hızla aşınmakta. En önemlisi de örgütün Kobani’den sonra savaş alanında yitirdiği psikolojik üstünlük derinleşerek bir iradi kırılmaya vardı.

Musul’un alınması ve Rakka kent merkezine yönelik nihai operasyonun başlaması ile örgütün kısa sürede dağılması ya da buharlaşması önemli bir ihtimal olarak belirdi. Örgüt yaşadığı psikolojik çöküntü nedeniyle ofansif pozisyonunu yitirerek tamamıyla savunmaya geçmiş durumda. Gelişmeler IŞİD için sona doğru gidildiğine işaret ediyor. Bu durumda Suriye’deki yeni dizaynın hızlanması ve öngörülenden daha kısa sürede sonucu gitmesi muhtemeldir. IŞİD’in denklemden çıkmasıyla tüm tarafların nasıl bir Suriye öngördüklerine ilişkin politikaları da daha fazla belirginleşecektir.

Minbic’te son yaşananlar, gelişecek ittifak ve ihtilafların prototipi

Gelelim neredeyse çok uluslu bir karşılaşmanın ve karşıtlaşmanın yaşandığı Minbic’e. Son bir haftalık gelişmelerle Suriye meselesinde önümüzdeki dönemde gelişecek ittifak ve ihtilafların adeta prototipi çizildi. SDG’nin Türkiye ile karşı karşıya geldiği Minbic’in batısında bulunan bazı sınır köylerinin yönetimini Rusya garantörlüğünde Suriye hükümetiyle paylaşması, kentin kuzeyi ve merkezinde ABD birliklerinin takviye ve konumlanmasının basına servis edilmesi ile ABD’den kentin korunmasına ilişkin gelen açıklamalar birçok mesajı barındırıyor.

Sırayla ifade edecek olursak; Suriye hükümeti ve DSG aynı anlama gelmek üzere Arap ve Kürtlerin Türkiye’ye karşı birbirini tercih etmeye tahmin edilenin ötesinde teşne ve açıktırlar. İki güç için de Türkiye’nin sınırlandırılması öncelikli ortaklaşma zeminidir. Bununla birlikte Kürtlerin tabiri caizse dar alanda kısa paslaşmalarla oldukça esnek ve başarılı manevralar yürüttüğünü teslim etmek gerekir. ABD ve Rusya’dan Türkiye’nin özelde Minbic, genelde Kuzey Suriye Federasyonu’na ilişkin taleplerinin hilafına üst üste açıklamalar geldi. Birbirini farklı açılardan tamamlayan açıklamaların ortak noktası ise Türkiye’nin Suriye politikasını dikine kesmesiydi.

Savaşın maliyetli hale gelmesi ABD ve Rusya’yı ortaklaşmaya mecbur etti

Suriye’de belirleyici olan iki gücün, Türkiye taleplerine karşı örtüşen tutumu sadece Minbic ile sınırlı değil.

Suriye savaşının giderek maliyetli hale gelmesi ve mevcut sistemi zorlaması üzerine iki gücü karşılıklı tavizler temelinde bir ortaklaşmaya mecbur etti. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile ABD eski Dış İşleri Bakanı John Kerry’nin 2016 son baharındaki yoğun trafiğinde Suriye geleceğine ilişkin genel parametrelerde ortaklaşma sağlandı. Rusya’nın Astana görüşmelerine sunduğu Suriye anayasa taslağı da, ABD’nin sonrasında güvenli bölge tasarısı, Suriye’ye daha kapsamlı dönüşü, Rusya’nın bu hamlelere karşı tutumu da belirlenen zemin üzerinde gelişti, gelişiyor.

Türkiye’nin son Minbic hamlesi ve gelişen karşı tutum da bu paradigmanın bir yansımasıdır. Bu tablo aynı zamanda önümüzdeki dönemde başat güçlerin Suriye çözümünün iz düşümü olarak da değerlendirilebilir. İki ülke de uzlaştığı ve belli bir oranda kafasında netleştirdiği yol haritasının sınırlarının çok fazla zorlanmasını istemediğin tahmin etmek zor değil. İki ülkenin genelkurmay başkanlarının Antalya’da Türkiye Genelkurmay Başkanı Hulusi Akarla bir araya gelmesi de bunun içindi. Toplantıda nelerin konuşulduğunu tahmin etmek zor değil. Özü itibarıyla Türkiye’ye hareket sınırları hatırlatılarak buna uyulması istendi. Doğrusu Türkiye’nin de çizilen çerçevenin dışına çok fazla çıkma olanak ve şansının olmadığı da bilinen bir gerçekliktir.

Türkiye’nin irrasyonel talepleri

Türkiye uzun bir süredir özellikle Suriye’deki Kürtlere ilişkin kendi hassasiyetlerini muhataplarına anlatmaya çalışıyor. Genelkurmay başkanlarının toplantısında da söz konusu hassasiyetlerin gündem olduğu basına yansıdı. Ancak Türkiye’nin bu hassasiyetleri ve ardından gelen taleplerini muhataplarına kabul ettirmesi oldukça zor görünüyor. Bunun birkaç nedeni olmakla birlikte, en önemlisi gücü ve talepleri arasındaki orantısızlıktır. İkinci bir neden ise Türkiye’nin taleplerinin irrasyonelliğidir. Eldeki kozları ya da ticari jargonla söyleyecek olursak malı, ederinin birkaç yüz katı üstünde pazarlamaya kalkmanın sonucu doğal olarak malın elde kalmasıdır. Nitekim Suriye politikasında olan budur. Kırk yamalı bohça misali paramparça haldeki ÖSO üzerine bina edilen siyasetin iflası kabul edilmesine rağmen Suriye’ye ilişkin aynı talepleri bu defa TSK marifetiyle yerine gerçekleştirmeye çabalamak, hatta çıtayı daha da yükselterek “Rakka operasyonu bizsiz yapılamaz” demek irrasyonelliğin şahikasıdır.

Kürtlerle anlaşmadan, Kürtlere karşı savaşarak Minbic ve Grê Spî üzerinden Rakka’ya uzanma senaryolarının gerçekliğine kimse inanmayacağı gibi, bir blöf değeri bile görmemesi siyasetin tabiatı gereğiydi. Tüm bunların Musul operasyonu öncesi yaşananlardan hiçbir ders alınmadan tekrar etmesi ise tarihe siyaset parodisi olarak geçmesi yüksek ihtimaldir.

Türkiye’nin Suriye’de kalma miadı dolmuştur. Bırakın Rakka’ya gitmesi, realite El Bab’ta bile uzun süre kalmayacağı ya da kalamayacağına dairdir. Yabancı bir ülkenin topraklarında askeri güç bulundurmak koşulları bellidir. Ya uluslar arası hukuka dayanan meşru gerekçelerin olacak, ya mevzu bahis ülkenin talebi ya da emri vaki yapacak düzeyde gücün. Türkiye açısından bakıldığında bu şartların hiç biri hasıl olmuş değildir. Yamalı bohça ÖSO’ya dayanarak da Suriye topraklarında daha fazla kalınmayacağı kesindir. Çünkü ne El Bab’ta ne Cerablus’ta ne de Suriye’nin başka bir alanında dayanacağı ya da desteğini alabileceği toplumsal bir kesim kalmamıştır. Kaldı ki ÖSO’nun kendisi bile ilk başlarda dayandığı halk desteğini yitireli çok oldu. Halkın İllallah etiği ÖSO ile gidilecek bir yol, yürütülecek bir siyaset bulunmuyor. Bunda ısrar etmek daha fazla ABD ve Rusya’nın yanı sıra Suriye, İran ve Kürtlerle karşı karşıya gelmektir. Türkiye’nin bir an önce Suriye’de dayandığı zemini mevcut gerçeklikler ışığında tekrar tahlil etmesi, gücüne ve olanaklarına denk bir politika inşa etmesinin zamanı geldi de geçiyor. Aksi denizin ortasında kalan ‘adamın’ susadıkça tuzlu deniz suyunu içmesi, içtikçe susaması handikap ve çıkmazıdır. İçeride ve dışarda yaşanan kriz ve sıkışmışlığı aşma yolunun daha fazla bağırıp çağırma olmadığı Musul ve Minbic örneklerinden anlaşılması gerekir.

Ortadoğu’nun gündemi Türkiye’yi bekleyecek gibi değil

Referanduma giden AKP iktidarının mevcut siyasetini günün ihtiyaçlarına uyarlayacağına dair pek bir işaret görünmüyor. Ne ki, Ortadoğu’nun gündemi AKP iktidarı ya da Türkiye’yi bekleyecek gibi değil. ABD’nin Rakka operasyonun Demokratik Suriye Güçleri ile yapacağı netleşti gibi. Bunun en temel sebebi de ABD’nin emri vaki yapacak güce sahip olmasına rağmen, birlikte iş tuttuğu gücün halka dayanması ve halk desteğine sahip olmasını gözetme gerçeğidir. Türkiye’de Suriye ve Irak’ta nüfuz sahibi olmayı düşlüyorsa ki altı yıldır bunun iddiası ve çabasındadır, her şeyden önce kendi dışında da yürüyen bir dünyanın olduğunu idrak etmeli, siyaset üretirken başka güçlerin de hassasiyetlerini göz önünde bulundurmalı ve buralarda yaşayan halkın desteğini almasını bilmelidir. Şimdi tutulan yol ise başta Kürtler olmak üzere tersinden bir siyasettir. Ürettiği sonuç ise bolca bağırmak, karşılıksız blöfler ve dünyadan tecrit olmaktır.