Ana SayfaYazı / AnalizAbdulmelik Ş. BekirNeo-Osmanlı hayalinin tarihsel momenti ve Kuzey Suriye Federasyonu

Neo-Osmanlı hayalinin tarihsel momenti ve Kuzey Suriye Federasyonu

Kürtlerin Suriye iç savaşının başında önerdiği ve yürüttüğü üçüncü yol siyaseti bugün ABD ve Rusya’nın ortaklaştığı bir nokta haline geldi. Bu bağlamda ilan edilen Kuzey Suriye Federasyonu her zamankinden daha gerçekçi hale gelmiş durumda. Türkiye açısından ise içeride savaş dışarıda racon kesmenin sonucu gemiyi karaya oturtmaktır. Çözüm ise Kuzey Suriye Federasyonu’nu engellemeye çalışmak değildir.


ABDULMELİK Ş. BEKİR


Suriye’nin ileride nasıl bir şekil alacağına dair gelişmelerin rengi ve seyri her geçen gün biraz daha netleşiyor. Altı yıl önce başlayan iç savaşa müdahil olan birçok devlet ve devlet dışı aktörün yaşanan pratik süreçte bir bir elenmesiyle ilk başlarda çok bilinmeyenli olan denklem giderek bir kaç bilinen ve daha fazla ön görülen bir hal aldı. Geriye kalanları Rusya, İran, Suriye, ABD ve SDG olarak sıralamak mümkün. Denklemin dışında kalanlar ise şimdilik Katar, Suudi Arabistan, BAE, DAİŞ, KDP ve El Nusra oldu. Denklemde nötür hale gelen ve önümüzdeki dönemde denklemin dışında kalması yüksek ihtimal olan Türkiye ve bağlı ÖSO gruplarını da ek olarak ifade etmek gerekir.

Var olan mevcut parametreler çok ciddi bir şekilde değişmez ise bu denklem giderek daha stabil hale gelecektir. Denklemi değiştirebilecek iki bağımsız değişken olan ABD ve Rusya’nın da ön görülebilir bir sürede pratikteki politikasını değiştirebileceğine dair elimizde çok fazla emare yok. Geleneksel müttefiklerinin denklemin dışında kalmasından kaynaklı ABD’nin bu yönlü bir eğiliminin olma ihtimali az da olsa var ancak, müttefiklerinin dayattıkları ve realiteyle uyuşmayan politikalar bizatihi bu değişikliğin önünde en büyük engel gibi duruyor.

AKP ve Neo-Osmanlı hayali

Tabloya Kürtler ve Türkiye açısından bakmak için biraz geçmişe gitmek gerekir. Suriye iç savaşına müdahil olan ve uzun süre etkin bir rol oynayan ilk ülke Türkiye’dir. Türkiye’nin hesaplamasına göre Suriye rejimi altı ay içinde çökecek ve tıpkı Mısır’da olduğu gibi İhvani Müslim ağırlıklı Sünni bir yönetim başa geçecekti. Bugünden baktığımızda evdeki hesabın çarşıya uymadığı artık ayan beyandır. Türkiye, hali hazırda Suriye’de kaybedenler kulübünde yer alıyor. Peki AKP iktidarı neden ve hangi donelere dayanarak bu siyasal okumayı yaptı?

Ulus-devlet gerçekliğine dayanan oligarşik yönetimler Ortadoğu halklarının kültürel, siyasal, ekonomik ve toplumsal sorunlarını çözmeye matuf değildir. Bölgenin sürekli savaş hali yaşaması ve radikal örgütlerin dünyaya istikrarsızlık ihraç ettiği bir kaynak haline gelmesi soğuk savaş döneminin ardından hegemon güçler için de rantabıl ve sürdürülebilen bir pozisyondan çıktı. Statükocu bölge devletlerinin değişim ve dönüşüme kapalılığı ve sorunları çözme kapasitesi göstermek bir yana daha da derinleştirerek kronik hale getirmesi, egemen güçler tarafından sürekli bir müdahale zemini ve olanağı olarak kullanılmıştır. Bu ihtiyaca binaen Yeni Dünya Düzeni (YDD) adı altında bölgenin egemen güçlerin çıkarı doğrultusunda yeniden dizaynı için düğmeye basıldı.

Birinci Körfez Savaşı üzerinden somutlaşan YDD tasarısı zamanla eksiklikleri de giderilerek Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) olarak güncellendi. En önemli yenilik ya da güncelleme ise Ilımlı İslam sosunun katılmasıydı. Prototipi de kısmen daha laüsel görülen Türkiye’nin muhafazakarları oldu. Nitekim ilerleyen zamanlarda BOP’un eş başkanlığını üstlenen ve iftiharla duyuran AKP liderliği ve iktidarı bu proje kapsamında zühur etti. AKP’nin Türkiye’de iktidara gelmesi ve takip eden yıllarda dışarıda önü sonuna kadar açıldı. Artık BOP’un üzerinden inşa edileceği Ortadoğu’nun model ülkesiydi.

Kendisine sunulan olanakları değerlendiren AKP içerde iktidarı kendi lehine dönüştürmeye çalışırken, Ortadoğu’da da epey popüler olacaktı. Hatırlanacaktır Recep Tayyip Erdoğan’ın posterlerinin Arap sokaklarında taşınması ve diplomatik ziyaretler sırasında gösterilen teveccüh yeterince hem Batı hem de Türkiye basınında mübalağalı bir şekilde işlenecekti. Bunun ilk nedeni yukarıda belirtilen model yaratma desteğiydi. İkinci nedeni ise oligarşik yönetimlerden bezmiş ve Türkiye’yi AB’ye aday bir ülke olarak görece demokratik gören kesimlerin, ülkelerinin de benzer bir değişim sürecine girebileceğine olan umuttu. Üçüncü bir neden ise ‘van münit’ ile doruğa çıkan İsrail’e karşı Filistin davasına karşı çıkan lider profilinin getirdiği havaydı.

Yani AKP’nin Arap dünyasındaki karşılığı egemen güçler tarafından sunulan olanaklar ile konjonktürel gelişmelerin sağladığı destekti. AKP iktidarı ve hinterlandında bulunan muhafazakar kesimler ise Arap sokaklarında Erdoğan ya da Türkiye’ye yönelik sempatisini çok farklı bir zaviyeden okudu. Kemalistlerin Osmanlının dağılma dönemine atıfla “Araplar bizi arkamızdan hançerledi” tezine karşı muhafazakarlar, “Parantez kapandı, İslam coğrafyası Osmanlıyı, halifesini bekliyor” düşünü gördü. Yani muhafazakarların hayali de Kemalistlerin suçlaması kadar gerçeklerden uzaktı. Ortadoğu’nun en kadim halklarından biri olarak Araplar ne Türkleri arkadan hançerlemişti ne de halife bekliyordu. Kaldı ki Türk muhafazakarlığının koca Arap halkının hamiliğine ne feraseti yetiyordu ne de Arap halkının buna ihtiyacı vardı. Lakin Osmanlı hayaline kapılan Türk muhafazakarlığı olan bitenin tamamını kendinden menkul görüyordu.

Arap halk ayaklanmalarının baş göstermesi birçok güç tarafından kendi çıkarına göre yorumlandı. ABD-AB ülkeleri hem patlak veren Arap halkının adalet ve özgürlük talebinin kapitalist sistemi zorlayacak alternatif bir mecraya akmaması hemde bunun için hazırlığını yaptıkları BOP’a yumuşak bir geçiş için Libya’ya apar topar müdahale etti. Kuşkusuz bugün için hazırladıkları ılımlı İslam’ın model iktidarı AKP’den faydalanmanın tam zamanıydı. Derken Erdoğan “NATO’nun Libya’da ne işi var” söylemiyle ters köşe olsa da kısa süre içinde tabloyu Neo-Osmanlı hayalinin tarihsel momenti olarak okudu. Tam da bu noktada AB-ABD ile Türkiye arasında 2010 yılından beri başlayan amaç farklılığı kendini daha bariz gösterecekti. AB-ABD, İslam ülkeleri için daha ılımlı iktidarlar öngörürken ve AKP’yi bunun için model olarak hazırlamışken, AKP kendisine sağlanan krediyi kullanarak Osmanlı hayalini gerçekleştirme peşindeydi.

AKP’nin içerideki politikalarından uzun süre işkillenen AB-ABD, belki de başka seçeneği olmadığından ‘Kervan yolda dizilir’ misali Türkiye üzerinden planlama yaptı. İlk icraat de Katar, Suud, BAE, KDP ve Türkiye’nin katılımıyla Ürdün’ün başkenti Amman’da Sünni güçleri örgütleme ve finanse edilmesi olmuştu. Ne ki toplantının üzerinden çok geçmeden o güne kadar ismi çok az duyulan IŞİD denen bir örgüt aniden Suriye ve Irak’ın yarısını denetimine alacak ve Musul’da halifelik ilan edilecekti. Tunus, Libya ve Mısır’da iktidarlar değişmiş, IŞİD eliyle kısa sürede Suriye ve Irak’ta da iktidar değişikliğine gidileceğinde neredeyse kimsenin şüphesi kalmamıştı.

AKP iktidarının Suriye’ye yönelik müdahaleci politikasının temel nedeni de bu atmosfer ve siyasal okumaydı. Ancak Ortadoğu’nun tarihsel, kültürel, toplumsal ve siyasal gerçekliği projeler ve hayaller üzerinden okununca, evdeki hesap çarşıya uymayacaktı. Projenin sahadaki ayağı olan IŞİD denen örgüt, Ortadoğu’da tam bir vahşet uygulayacak ve kısa süre sonra sahiplerini yadırgayacaktı. Önüne geçilmez bir hızla yayılan IŞİD, Mısır ve Libya’ya kadar uzanacaktı. Mısır’da iktidara gelen ülküdaşları olan İhvan da ABD-AB’nin hayal ettiğinin aksine hiç de ılımlı olmayan bir iktidar modeline yönelecekti. Yıkmak için yola çıktıkları Esad ve benzerleri kısa sürede aranır hale gelmişti.

İşin vahametini anlayan ABD-AB bloğu, “yandı anam keten helva” diyerek frene basmış ve geleneksel müteffiklerine de aynı tavsiyede bulunmuştu. IŞİD’in Kerkük, Şengal ve Mahmur’a saldırarak Erbil’e dayanmasıyla ilk darbeyi yiyen KDP, AKP’ye verdiği söz belasına, Türkiye, Katar ve Suud ise ABD-AB’yi ikna etme umuduyla Amman’da yapılan planlamayı sürdürdü. Ancak mütefiklerinin abdestindan zaten şüphe duyan ABD-AB bloğu Esad’ı radarından çıkarmış, Mısır’da İhvan’a darbe yaparak bağrında beslediği bir yılana dönüşen ılımlı İslam projesini kendi elleriyle mezara koymuştu.

AB ülkeleri başkentlerinde patlayan bombalar ve mülteci sorunu dışında Suriye meselesini tamamıyla gündeminden çıkarırken, kapitalist sisteminin bekasından gelen sorumluluğu ve Rusya’nın bölgeye çökmesiyle tehlikeye giren çıkarlarını korumak için ABD işleri toparlamaya odaklandı. Sahada dayanacağı bir güç kalmayan ABD, bir süre eğit-donat programlarıyla ılımlı muhalif yaratmaya vakfetse de, BOP kapsamında büyüttüğü örneğe bakarak vazgeçmesi uzun sürmedi.

Kürtler ve demokratik ulus paradigması

ABD’nin sahadaki gerçeklikler karşısında alternatifsiz kaldığı bir dönemde, Kürtler tek alternatif haline geldi. Kısa sürede Irak ve Suriye’nin yarısından fazlasını işgal eden, düzenli orduları dağıtan ve dünya çapında korku salan bu vahşi örgüte karşı ferdi silahlarla direnen bir güç vardı. Üstelik geçtiği her yere karabasan gibi çöken, tüm farklılıkları yok eden, demokrasiye sempatiyi infaz sebebi sayan, kadınları köle pazarlarında satan bu kara zihniyete karşı savaşan özgür Kürt kadınıydı.

Ortaya koydukları demokratik ulus paradigmasıyla tüm halkları, kültürleri, din ve inançların eşit ve özgür bir gelecekte ortaklaşmalarını sağlıyor ve garanti ediyordu. Yıllarca düşman hale getirilen halklar ve inançlar Rojava modelinde birlikte adalet ve özgürlük mücadelesi veriyordu. Karanlığın pençesinde kıvranan kadın yaşamın tüm alanlarında öncülük edebiliyordu. Suriye’de milyonlarca insan savaştan göçerken, Türkiye ve KDP ambargosu altında olmasına rağmen Rojava’ya sığınabiliyor ve tutunabiliyordu. İç savaş koşullarında alternatif sistem kurabilme başarısı gösteren Kürtler, bölge açısından adeta kaostan çıkma reçetesi de sunmuş oluyordu.

Hayata geçirmeye çalıştığı ve komünaliteye dayanan Rojava modeli ideolojik olarak ABD’nin hoşuna gitmese de, seküler ve demokratik yapısı ve halklar mozaiği olan bölge sorunlarına en ideal çözümü modelini sunmaları itibarıyla desteklenecek tek alternatifti. Kendisi açısından temel tehlike olarak gördüğü aşırıcılığa karşı, sonuç vermeyen ılımlı İslam modeli iktidar ve ılımlı muhalif yaratmaktansa, ideolojik olarak uyuşmasa da bunu başarmış bir yapıya destek vermek ABD açısından daha sonuç alıcıydı. Kobani ile başlayan hava desteğinin bu gün kara birliklerinin konumlandırması ve zırhlı araçların da içre olduğu cephane desteğine varmasının altında yukarıda çizmeye çalıştığımız gerçeklik vardır. Sonrasında yaşanan gelişmelerin tümü bu zemin üzerinden cereyan eden ayrıntılardır.

Bugünün denklemi: Kuzey Suriye Federasyonu

Suriye iç savaşı başladığında Türkiye’de TV programlarının başkonuğu olan ancak bugün esamesi bile okunmayan Suriye İhvanı liderlerinin bile kale almadığı Kürtlerin bugün denklemde kalan temel güçlerden biri olmasının altında tam da bu çözüm modelleri yatmaktadır. Bölgenin tarihsel, toplumsal, kültürel ve siyasal yapısını ve dış dengeleri iyi okuyan, buna göre siyaset üretme kapasitesi Ortadoğu’da Kürtlerin önünü açmıştır. Kürtlerin Suriye iç savaşının başında önerdiği ve yürüttüğü üçüncü yol siyaseti bugün ABD ve Rusya’nın ortaklaştığı bir nokta haline geldi. Bu bağlamda ilan edilen Kuzey Suriye Federasyonu her zamankinden daha gerçekçi hale gelmiştir. Kürtler, önlerine çıkan tarihi momenti iyiye en yakın şekilde değerlendirmiştir.

Bir önceki yazımızda da ABD’nin Rusya ile 2016 yılının sonlarında Suriye meselesinde önemli oranda ortaklaştıkları ve anlaştıklarını yazmıştık. Öyle birilerinin temenni ettiği gibi ABD’nin Ortadoğu’dan çekildiği falan yok. ABD’nin Kuzey Suriye Federasyonu ile olan ilişkilerinin ilerde yaratacağı handikaplar ayrı bir yazının konusudur. Ancak ABD’nin ilk defa girdiği Suriye topraklarında çıkacağını beklemek yanıltıcıdır. Dayanacağı temel güç ise Kuzey Suriye Federasyonu’dur.

Türkiye’nin blöflerine karşı Minbiç’in güvenliğinin ABD ve Rusya tarafından alınması hasbelkader gelişen bir durum değildir. ABD ve Rusya’nın Suriye için ön gördüğü çözüm modelinin bir yansımasıdır. Benzer şekilde Rusya’nın Afrin Kantonu ile askeri anlaşma imzalaması da ABD’nin bilgisi dahilindedir. Meali ise Türkiye’ye olası hareketlerinde muhataplarının kendisi olduğudur. İki güç de Suriye meselesinin kendileri açısından daha fazla maliyetli hale gelmeden çözümünde hemfikirdir.

Sahada ABD ve Rusya’nın anlaşmadığı bazı hususlar olabilir ancak Türkiye’nin Suriye’deki pozisyonu açısından aynı dalga boyundadırlar. İki güç de Suriye’de ne Türkiye ne de İranı istemiyor. Ayrıca Türkiye ve İran da birbirlerini istemiyor. İran daha avantajlıyken Türkiye şimdilik Suriye denkleminde nötür bir pozisyondadır. Azez, Bab, Cerablus üçgeninde sıkıştı. Buraların kaderi ise müzakere konusudur. En nihayetinde ise Kuzey Suriye Federasyonu’na dahil olacağını söylemek bir öngörü bile sayılmaz. Türkiye’nin denkleme dahil olduğu nokta kendisine bağlı bulunan gruplar için öngörülen kadere inka etmesidir.

Rusya’nın büyükelçinin öldürülmesi, uçak meselesi, Fırat Kalkanı Harekatına göz yummak gibi küçük küçük borçları biriktirerek büyük şeyler isteyeceği biliniyordu. Bunlardan biri de iki gün önce Afrin Kantonu ile askeri anlaşma imzalamasıydı. Gerçi askeri üs değil, o ateşkesi izleme şubesi diye revize etti açıklamayı ama burası Suriye. Bazı şeyler A yazılır ama B okunur. Belki şube bile kurmamıştır. Kurup kurmaması o kadar da önemli olmayabilir. Önemli olan Türkiye’ye buralara ilişme, Suriye’den çıkma zamanı geldi demesidir. Tıpkı ABD’nin SDG ile neredeyse Rakka’yı tamamıyla ablukaya alarak operasyonun önemli bir bölümünü tamamlamasına rağmen hala “Türkiye ile istişarelerimiz sürüyor” demesi gibi. Pentagon’un “Türkiye’nin rolü kendi sınırından teröristlerin geçmesini engellemesidir” gibi imalı bir açıklaması da oldu. Gerçi başından beri defter kapatılmıştı ama muhatap arif değildi.

Uzun sözün kısası Arap teveccühünü, ABD-AB’nin ılımlı İslam modeli harcırahını, Filistin davasının birikimini öz maharet sanarak hünkürmek ile gemi yürümüyor. İçeride savaş dışarıda racon kesmenin sonucu gemiyi karaya oturtmaktır. Çözüm ise Kuzey Suriye Federasyonu’nu engellemeye çalışmak yerine ilişki geliştirilmesidir. Bu bağlamda Kürtlerle barışarak hem içte huzur hem de Suriye ve Irak’ta nüfuz sahibi olma şansına erişmek hala mümkün.