Ana SayfaYazı / AnalizBahadır AltanXerabê Bava, Koruköy…

Xerabê Bava, Koruköy…

HABER MERKEZİ – Barış Bloku eş sözcüsü Bahadır Altan, Nusaybin Koruköy’de yaşananlara ilişkin izlenimlerini Gazete Karınca’ya yazdı.


BAHADIR ALTAN


Nusaybin Xerabê Bava’dan gelen haberler, 90’lı yıllarda batının gözlerinden ırak işlenen suçların yanında, henüz taze olan Cizre, Sur, Şırnak, Yüksekova fotoğraflarını gözümüzün önüne taşıyordu. Beş gün boyunca işkence gören bir gencin anlattıkları, evinde 12 ve 14 yaşlarında iki kız çocuğu “bize hizmet ederler!” denerek alıkonulan bir ananın feryadı basına yansıyan örneklerdi. Yüzündeki işkence izleriyle yaşlı bir erkek fotoğrafı ise yalanların cilasını kazıyarak 13 günlük ablukanın anlamını tenimize işliyordu.

Akrabalarının ve bölgeden dostlarının köye 15 km mesafede durduruldukları yerde bekleyişleri sırasında bir jandarma TOMA’sından yapılan ve sosyal medyada dolaşan sesli “uyarı” ise trajikomikti.

Bir köylünün kendi yazdığı Kürtçe şiiri dostlarıyla paylaşması “suç” teşkil etmişti. Ve devlet, “şiir okuma, zafer işareti yapma gibi ‘eylemlerde’ orantılı güç kullanılarak müdahale edeceğini” köylülere tebliğ ediyordu! Tam teçhizatlı askerlerle beyaz tülbentli analar arasındaki “orantıyı” ise ertesi gün nöbet yerine vardığımızda yakından görme şansımız oldu!

Ablukanın 14. günü Mardin’de KESK binasında buluştuğumuzda duyduklarımız kaygılarımızı artırdı. Mardin Tabip Odası eş başkanı, bir gün önce gizli saklı hastaneye yatırılan, işkence izleri görünür vaziyetteki köylü Abdi Aykut’un ailesinin başvurusu üzerine hastaneye gitmiş; koridorlarda marşlar söyleyen, tehditler savuran, İŞİD militanlarını anımsatan sivil kıyafetli silahlı kişilerin engellemesiyle karşılaşmıştı. Tabip Odası ve KESK durumu rapor etmek ve köye gözlemci göndermek için izin istemek üzere valiliğe başvuru yapmış ama yanıt dahi alamamıştı. Birlikte bölgeye ulaştığımızda, Mardin Valiliğinin emriyle giriş çıkışların yasak olduğunu yola döşenen taşların ardındaki askerlerden bir kez daha duyduk. Sözlü başvurumuzu tekrarlayıp akşama kadar cevap alamayınca da basına bir açıklama yaparak nöbet yerinden ayrıldık.

Onları ardımızda bırakırken gözlerimizden dökülenlerin birbirine karıştığı kucaklaşmalar da fayda etmedi. Köydeki çocuklarından, akrabalarından haber alma umuduyla bekleyen insanların paylaştıkları bir lokma ekmeğin boğazımıza dizdiği düğüm çözülmedi henüz. O nedenle yüreğimizin yarısı, baş veren kardelenlerin, filizlenen kenger otlarının çatlattığı topraklardadır…

Korkunun adı

İstanbul’a döndüğümüz gün Taksim Point Otel’de, Barış Bloku, Yurttaş Girişimi, Diyalog Grubu ve Demokrasi İçin Birlik adına yapılan ortak basın açıklamasında Zülfü Livaneli şöyle diyordu:

Onbinlerce kişinin tutuklandığı, yüzbinlerin işlerinden, mesleklerinden atıldığı; içerde ve dışarda  savaş ve çatışma ikliminin sürdüğü bu ortamda yapılacak referandumun meşruiyetini gölgeleyecek adımlara her gün bir yenisi ekleniyor!

Zülfü Livaneli, Figen Yüksekdağ’ın vekilliğinin düşürülmesine tepki göstererek de şöyle devam ediyordu:

Bu işlemle, bir yandan yasal bir parti olan HDP’nin sadece referandum sürecinde değil, aynı zamanda Meclis’te de saf dışı bırakılması, öte yandan henüz cezaevinde olmayan HDP ve CHP milletvekillerine gözdağı verilmesi amaçlanıyor. Hobbes’ın dediği gibi, “Korku bir toplumu kontrol etmek için en etkili araçtır!”

Batıda yani göz önündeki yerlerdeki icraat, gerçekleri saklamak, yalan söylemek, milletvekillerini suçlu göstererek hapse atmakken; Nusaybin’de, Xerabê Bava’da, yani gözlerden ırak yerlerdeki icraat ise bütün bir köyü “suçlu” ilan ederek halkına zulmetmek, hatta köyü haritadan silmeye kalkışmak anlamına geliyor. O nedenle korkunun bölgedeki adı hapse atılmak değil!

Devlet, evlerin altında, köyün etrafında sığınaklar mağaralar bulunduğunu söylerken bu köylerin 5000 yıllık geçmişini ve Sümerlerden bu yana halkın sağ kalmak için yaptıklarını görmezden gelebiliyor. Xerabê Bava’nın diğer binlerce köy gibi 90lı yıllarda defalarca bombalanıp yakıldığını ve sağ kalabilmek için bölgedeki herkesin evlerinin zemininde çukurlar açıp sığınaklar yaptığını da bal gibi biliyor. Farkında olmadığı tek şey bunun ayıbının kendisine ait olduğu…

Abdi Aykut’un o yıllarda gördüğü işkenceler nedeniyle akli dengesini yitirmiş bir yurttaşımız olduğunu ise tedavisini yapan doktorların tanıklığıyla biliyoruz. Eğer bir “suçlu” aranıyorsa 60 haneli bir köyde bunların gözaltına alınıp çıkılması için bir günlük bir sürenin fazlasıyla yeterli olacağı da açık.

Özetle bütün bir köy halkını “terörist” ilan etmek, bu operasyonu, işkenceleri, zulmü meşrulaştırmıyor. Artık minare kılıfa sığmıyor. On beş gündür gözlerden saklanan 60 haneli köyde “suçlu insan arama” değil, “insanlık suçu” var. Üstelik Yardere, Talatê, Cebıgırav ve Kürük’ün eklenmesiyle abluka altındaki köy sayısı 5 oldu.

Esas hedefin ne olduğunu muhtarlar aracılığıyla yapılan baskılar gösteriyor. Bu şekilde, bütün bölgeye, “Hayır oyu verecek köylerin akıbeti budur!” demeye çalışılıyor. Ama yöre halkı bu eşiği aşalı çok oldu. Hobbes burada yanılıyor olabilir mi acaba? Cevap köylülerin gözlerinde…

Felsefeciler, “Hobbes ile aynı yüzyılda yaşayan Spinoza’nın da korkunun etkili bir araç olduğunu ifade ettiğini” belirtiyorlar, ancak “sadece bu araca dayanan bir egemenliğin her şeyden önce kendini tehlikeye attığını” da ekliyorlar. Bu nedenle Hobbes, tek bir egemende vücut bulmuş bir monarşiyi savunurken, Spinoza, o yüzyılda dahi “Demokrasi” deme cesaretini göstermiştir. Çünkü her zaman ve her yerde insan olmaktan vazgeçmeyecek birileri vardır ve olacaktır.

Belki korkuyu yaratanların en büyük korkusu da budur.