Ana SayfaYazı / AnalizArif AltanYarım buğday tanesi – ARİF ALTAN

Yarım buğday tanesi – ARİF ALTAN

Kimi kelimeler yüktür dünyaya, kimi sözcükler ise yarım buğday tanesidir, kendi güvensizliği ile tanrının belirlenmişliği arasında bir karıncanın belleğiyle taşınıp duran.


ARİF ALTAN


Kimi sözcükler öylesine söylenmiştir, anlamları unutulmuş bir zamanın kalıntıları altında kalmıştır. Kimi sözcükler öyle çok söylenmiştir ki, aşınmış, yankıları silinmiştir zaman içinde.

Bazı şeyler geri gelmiyordu, insan bir daha geri dönemiyordu. İnsanın içinde bir şeyler ölüyor, yanıp kül oluyordu sonuçta.

“Sözün yükünü taşıyanlar” bilir: kimi sözcükler, sık kullanılsa da her defasında yepyeni bir anlamla kuşanırdı ve onlardan türeyen söz bilinmeyenle kurulan bağın büyülü yankısıyla dönüp belleğin solgun derinliklerine en baştaki duygunun diri coşkusuyla yeniden kurulurdu.

Büyük gerilimlerden süzülmüştür, acıyla sınanmış, sonunda başlangıçtaki hayatın ilk bilgisiyle buluşmuştur. Geri dönülemeyen yerin adı, ölüp gidenin, yanıp kül olanın canlı gövdesi olup çıkmıştır.

Bir gerilimin uzamsal dışavurumu, bir engele çarpıp kırılmadan önce sınırı ortadan kaldıran coşkulu yönelimi; ruhun lirik kıvranışlarına, düşün müzikal ritme hapsolmayı reddeden hırçın dalgalanmalarına imkan veren bir yabanıl kurtulma isteği. Evcilleşmeyen, akıntının hükmüne boyun eğmeyen, sözcüğün kendi sesine sığmayan, doluluğu, gizemi ve sürükleyiciliği, hiç duyulmamış niteliklerle bağdaştıran anlamın, bütünü imleyen yankısı: Özgürlük… Yabanıl çağrışımın, zaman içinde ölüm sessizliğine yabancı kalması!

Uçmak, sihirli bir sıçrayıştı, maddesel bir siliniş, mekansal bir çözülüştü. Havalanmak, aşılmış sınırın çok üstündeki bir soluma, masalların dokusundaki unutulmuş titreşiminde güneşe dek uzanan çok eski bir duyumsama. Kimi sözcükler gizemin aşımına, belirsizliğin ürpertilerine aşina.

“Sözün yükünü taşıyanlar” bilir:  Kimi sözcüklerde ölüm yitirmiştir ve hayat yeniden solumuştur günbatımı alacakaranlığın ilk yumuşak renklerinden, ama hiç bir suçluluğa kapılmadan.

Kimi kelimeler yüktür dünyaya, kimi sözcükler ise yarım buğday tanesidir, kendi güvensizliği ile tanrının belirlenmişliği arasında bir karıncanın belleğiyle taşınıp duran. Doğanın kimseyi dışında tutmayıp bir üveylik duygusu kırgınlığına sürüklemeden, herkesi sonsuzluktaki yoklukta eşitlediği ölüm, kalıntılardan geriye kalan imge için sağırlığı seçen müziğe eşlik eden iyileştirici bir dokunuş. Ancak içinde bulunabilecek bir şeyi dışarıda aradığında herkesin içinde belirecek olan can sıkıntısı zedeleyebilir, doğanın dokusundaki bu hassas sevecenliği. Yalanın farkına varana kadar kendisi yalana dönüşen için, kendi tedirginliği ile zamanın ilgisizliği arasında gülümseyen hiçbir şey yoktur.

Yaşamak, muharebede bir kolu ve bacağı gitmesin diye ruhunu vermektir gözünü kırpmadan. Evrenin bütününü, zamanın sonsuzluğunu vadeden ölüm dururken, solumak gibi uçucu bir mülk uğruna sırtını dönebilmektir. Olumlamayı olumsuzlayan inkardı ve ikrardan solumuş intihardan önce gelirdi.

Kimi kelimelerin solgunluğu, anlamına erişememenin hüznünden. Giden dönmüyordu, gözden yiten gönülde belirmiyor, belleğe sinen ve bir daha dirilmeyen neydi hiç bilinmiyordu.

“Sözün yükünü taşıyanlar” bilirdi: Düşle yumuşamayan, lahar akıntılı hiçbir düşünceyle de uyuşmuyordu. Anlam, kendine dönmekti; orada, bir mağaranın derinliklerinde zamanın başlangıcından bu yana isteksizliğine hiçbir isteğin eşlik edemediği bir kaya parçasının içindekinden daha eski bir sessizliği bulmaktı. Beklentilerle coşmuş canlılığı ne denli güçlü, öfkeyle bilenmiş içgüdüleri ne denli buyurgan olursa olsun, kendi üstüne kapanmaktı yalıtılmış sancılarla kaygısızlığını duyuran inlemesiz yankılar. Anlam kelimeye hapsedilmeden, tene gömülen tin sıcaklığını soğuk hecelere bölüşmeden, doğurgan korkusuzluktaki ilk siyah kan, hayatın bütününü alacaklıydı, duygusuz usancın erdemi sayıklayan hileli utancından.

Masal öğrenilmiş korku, ters yüz edilmiş anlam. Mitos, doğasının aksini inatla ileri süren aşınmış ironi.

“Karınca, sözün yükünü taşır”, yarım buğday tanesinde hayatın bütün gizemini; Süleyman, korkunun hazinelerini, alaycı hükmün ölüm yazgılı hükümsüz bilgeliğini. Şüpheler içinde yaşamayı hiçbir şüphe duymadan yaşamaktan keyifli kılan, kaygı verici bir huzur içinde kıvranmayı mutluluğa saymaktan. Kapatıldığı şişenin dibinde bir buğday tanesiyle bir yıl dayanan karıncanın Süleyman’a ithafı, hakikatin bütün sırrını taşıyan bir güvenle sonraki yıla saklanan, küfle buğulanmış yarım bir buğday. Kelime, anlamda ne işlenebilir ne de elden çıkarılabilir yüklü bir mülk edinme çabası. Boğulmuş yankılarına belirlenmiş çağrışımların ağırlığını vermese, anlamın enginliğini bulan kelime, masaldaki zulmü bir çocuğun saf dileğine dönüştürürdü o vakit. Çocuk en büyük dileğini tutar ve karınca yerine Süleyman bir buğday tanesiyle birlikte bir şişeye kapatılır, ama daha önce karınca da mutlaka Süleyman ile alay etmiş olurdu. Anlamın esası bu yüzden olanaksızlıktır, bize verilmemiş olanın, yoksun olduğumuz her şeyin tamamıdır.