Ana SayfaYazarlarAkın OlgunBaltayı taşa vurmak

Baltayı taşa vurmak

Baltayı taşa vuran iktidarın sarsıntısının, kendisine tutunan tüm kesimleri de sarsacağı çok açık.


AKIN OLGUN


“HAYIR” o kadar güçlü bir talep ve o kadar net bir duruştu ki, karşısında durabilmek mümkün değildi. Meşruluğu sağlam ve bir o kadar da tarihsel haklılık taşıyordu.

Bu meşruluk, elinde hiçbir olanağı bulunmayanların, imkânlarını kendi öz iradeleriyle yaratanların, yokluk ve yoksulluk içinde kolektif bir çalışma ve emeğin sonucu olarak kendini ortaya koydu.

Çenesi yere düşen ve bir oldu-bitti yöntemiyle, apar topar “zafer” ilan edenlerin acelesinin, yenilginin büyüklüğünden kaynaklandığı gerçeği tartışmasız bir şekilde ortaya çıktı.

Devletin tüm olanaklarını seferber etmeleri bir yana, bütün muhalifleri cezaevlerine dolduran, olağanüstü hal ve kanun hükmünde kararnamelerle her türlü hukuksuzluğu rakiplerine karşı bir silah ve tehdit olarak kullanan, “yandaş” demenin dahi hafif kaldığı bir medya desteğiyle algıları kuşatan, muhalifinin canını almak için boğazını sıkan iktidara bunlar yeterli gelmedi. Seçimin tüm hilesini planlayıp, organize etti. Kürt illerinde kuşatma altına aldığı şehirlerde, kasabalarda, köylerde hilenin gönüllü kullanışlıları olan polis, asker, korucu işbirliğinde “Hayır”ın üstüne çöktü.

Ne el koyduğu belediyeler, ne yakıp yıktığı kasabalar, mahalleler, ne de rehin tuttuğu Kürt siyasetçiler onlara yeterli geldi. Dışarıda hakikati dile getirecek gazeteci bırakmadı. Üç-beş muhalif siteye dikti gözlerini. Yasaklar, engellemeler, kapatmalar, operasyonlarla siyaseti zapturapt altına alarak, dayandı Avrupa kapısına. İçeride bulamadığını, dışarıda yakalamak için devletin bakanını, siyasetçisini aylak düzeyine indirip, rezilliğin sınırlarını zorlayarak girdi gündeme.

Avrupa’da yaşayan “evet” seçmeni, bulunduğu ülkede yasalarla korunan özgürlüğünü tepe tepe kullanmayı kendisine hak görürken, Türkiye’de özgürlük talep edenlerin “hain” olduğunu haykıran sloganlarıyla, “evet” demek için döküldü sokaklara. Çünkü kullandığı haklar için ne bedel ödemiş, ne de mücadele etmişti. Gelip oturmuştu üstüne “gâvur” dediği emekçilerin yüzlerce yıllık mücadeleyle kazandığı hakların üstüne. Demokrasi mücadelesinden yolu geçmeyenlerin en sığ, en gerici, en şoven hali “Sultan isterük” histerisine yakalanmış olarak çıktı karşımıza.

Yolu demokrasi mücadelesinden geçmemiş, Türk tipi İslamcılığın bir başka göstergesiydi bu durum.

Yüzde doksan dokuz Müslüman olmasıyla övündükleri ülkede, yakıp yıktıkları, idam sehpalarına çektikleri, hayatlarını zindanlarda çürüttükleri sol, kendini her defasında var etti ve tüm örgütsüzlüğüne rağmen yine faşizmin karşısına dikildi. Yıllardır bu ülkede demokrasi mücadelesinin en ağır bedellerini ödeyenlerin “Hayır!” sesleri karşısında, “evet”çiler içine düştükleri çaresizliklerini, büyük hile organizasyonuyla, fıtratlarına uygun olarak “aştılar”.

Sonuç olarak, ana muhalefet liderinin deyimiyle “Böyle bir şey olabilir mi?” sorusunun cevabını, iktidarın kendisi de bilmiyor. Her “bitti, bitirdik” dediklerinde, o “üç beş baldırı çıplak” karşılarına dikiliyor ve “Biz kazanacağız!” diyerek var ediyor kendisini her defasında.

Kökleri, direnişin ve mücadelenin içinde tohumlanan bir düşüncenin, asla yok edilemeyeceğini anlamalarını beklemiyoruz elbette.

“Hayır” kazandı

“Hayır” kazandı, hiç lamı cimi yok ve bu kazanım, aydınlık bir gelecek düşü kuranların kolektif bir zaferi olarak kayda geçti. Siyaseti belirleyecek kavganın en önemli dinamiği olarak, yarın kendini hissettirecektir mutlaka. Açığa çıkan öfkeyi, aydınlık bir ülke talebini sistem içinde eriterek, devletin mabadını kollayan kesimlerini de aşıp, kendi yolunu çizecektir. Açığa çıkan hileye karşılık olarak, karanlık odalarda güç pazarlığı masasına oturanların, bir kez daha kolkola girip, “bölünmez bütünlük, devletin bekası” diyerek, koltuklarının altına aldıkları faşizmi kollayacaklarını söylemek için kahin olmaya gerek yok. Lakin sokaktakiler de boyunlarını altın bir tepside sunmayacaklar. Kopuşlar ve siyaset dengeleri hepimizin hızını zorlayacak.

Kopuşun, her kesimi aşan bir şekilde yaşanacağına tanıklık edeceğiz belki. Herkes ve her kesim zaman içinde çehresinde biriktirdiği sistem çakıllarını ayıklamak zorunda kalacak ve yeni yaşam mücadelesi hayatın her alanında, daha güçlü ve etkili olarak sokağı işaretleyecek.

İktidar için bu “zafer”, kendi ayağına vurduğu bir prangadan ibaret sadece. Yürüyemeyecek, yönetemeyecek, tökezleyip yuvarlanacak. Bildikleri tek şey olan devlet şiddetini derinleştirecekler, derinleşen şiddet sahibini kemirecek aynı zamanda ve her defasında kesilecek nefesleri, her defasında boğazlarına oturacak ürettikleri zulüm, her defasında biraz daha çökecek omuzları. Devletin maskarası olacaklar ve devlet denen olgu, kendini yeniden inşa etmek için en zayıf anında kıracak belini kocayan kurdun.

Yerine ne konulacağınıa, eğer ilerici muhalefet toplumsal örgütlü gücünü oluşturamamışsa, uluslararası döngü karar verecek. Lakin “değişimin” kitlesel bir desteğe ihtiyacı olacak. Sistemin kapılarını açacak ve sömürü çarkının başına geçmelerinin meşruluğunu sağlayacak şeyin, kitleleri bir maymuncuk gibi kullanmaktan geçtiğini bilenler, geçmişe duyulan öfkeyi ve biriken nefreti boşaltmadan bunu yapamayacaklarının da farkındalar. İktidar hemen hemen her şeyin içini öyle boşalttı ve öyle harcadı ki ne milliyetçilik, ne şovenizm, ne de din yeterli olacak kitleleri ikna etmeye.

Bu önemli bir avantaj olacaktır gerçek ilerici muhalefet için. Kitlelerin beklentilerini, demokrasi, barış, hak ve özgürlükler odaklı, demokratik cumhuriyet eksenli bir yere oturttuğu ölçüde, eli güçlenecek ve gerçek bir dönüşüm için sistemi baskılayacaktır. Gerici, yoz ve şoven tüm politikaların karşısına, barış, özgürlük ve demokrasi talebi ile çıkmak ve bu talebi toplumsallaştırmak, siyaseten de önemli dengeye oturması demek olacak.

CHP’nin oturacağı zeminin de, HDP’nin kendini yenileyeceği alanın da bu zeminde şekilleneceğini söylemek yanlış olmayacaktır.

“Cizre’den Gezi’ye” söyleminin kendisine alan açacağı o siyaseti örmek, “safları sıklaştırın” diyen o seslerin bir araya gelmesinin önündeki tüm engelleri kaldırmak, bunu siyasetini merkezileştirerek bir fırsata dönüştürmek çok mümkün.

Sokak

“Sokak” ısrarı işte bu yüzden çok önemli.

Bunun önemini iktidarın kendisi de, ilerici muhalefet de biliyor. İktidarın tüm zayıflığı “Hayır” sonucuyla ortaya çıktı. Yıkılmaz ve yenilmez algısı 7 Haziran’dan sonra ikinci darbesini alarak yüze yerleşen o korkuyu oturttu. Devlet içi güçler açısından da konumlanma ve pozisyon almanın, çıkan bu sonuç doğrultusunda derinleşeceği çok açık. Artık iktidar sürekli arkasını kolaçan etmek zorunda. İlerici sokak muhalefeti açısından, merkezi birleşik bir örgütlülüğe sahip olmaması hala en zayıf halkası olarak gözüküyor. Kürtler ise batıdaki toplumsal muhalefetin en önemli parçası olma halini sürdürmeye devam edecekler. Kürt siyasi hareketi de, kaçınılmaz olarak yeni dönemi cesaretle karşılayabilecek bir kadro değişimine yönelecek. Siyasi yelpazesinde yer alan, eskiyen ve ayak bağı olan, sırtında taşımak zorunda kaldığı ilişkilerden ve kendisini sürekli ters köşeye yatıran anlayışlardan arınacak ve daha çok emek ve bölgesel barış cephesinde yer alanlarla ortaklaşmayı politika olarak belirleyecektir.

Tüm bu olasılıklar ve belirlemeler, Türkiye gibi belirsizlikleri ve krizleri bağrında taşıyan bir ülke için elbette ki bir kesinlik taşımıyor. Emperyalizmin bölgesel savaş politikaları ve hedefleri, kapitalizmin çıkmazı, savaş politikalarıyla krizlerini aşma eğilimi, Neoliberal politikaların vahşi sömürü sistemi, tüm dünyayı etkileyen siyasi yansımaları, ülkelere ve bölgelere biçilen modeller ve kefenler gibi hemen her şey, aynı zamanda muhaliflerin bulunduğu zemini, mücadele araç ve yöntemlerini de belirleyecektir.

Ulusalcı, şoven etki ve yönlendirmelere kapalı, kendi bulunduğu özgürlük zeminini kollayan, ittifaklarını doğru belirleyen bir sokak muhalefeti, bir anda değişim rüzgârına yön veren bir pozisyona sahip olabilir.

Baltayı taşa vuran iktidarın sarsıntısının, kendisine tutunan tüm kesimleri de sarsacağı çok açık. Gün yüzüne çıkan güçsüzlüğünü ve gövdesinde açılan deliği, ana muhalefetten ve kendisinden düşmüş olanları yiyerek kapatabileceğini hesap ediyor. 7 Haziran’da açılan deliği HDP’ye saldırarak ve siyasi bir soykırıma girişerek kapatmaya çalışmıştı, şimdi bunu ana muhalefete yönelerek yapacaktır ve ana muhalefet ne kadar sistem içi anlaşmaya yönelirse yönelsin bundan kaçamayacaktır.

Söz dönüp dolaşıp yine Kürtlere ve sokak muhalefetine kalacaktır.