Ana SayfaGüncelİki günde değişen günlük hayat ve yüzlere çöken karanlık: ‘Persepolis’

İki günde değişen günlük hayat ve yüzlere çöken karanlık: ‘Persepolis’

“Şehitlerimizin kanı kutsal topraklarımızı suluyor. Şehit olarak ölmek, toplumun damarlarına kan vermektir” sloganlarıyla sokaklar inler. Sokaklara şehit isimleri verilir. Hükümetin baskısı ve komşuların ispiyonlarıyla hayat devam eder… Yeni hükümet, çok daha baskıcı kanunları yürürlüğe koyar. İki günde günlük hayat değişir ve daha da kötüsü, insanlar da değişir. Herkesin yüzüne karanlık bir gölge gelip çöker. Kimi durumdan mutsuz, kimi rejime olan inancıyla nefretle dolu halde, bir yığın karanlık, gölgeli yüz… En çok da kadınların yüzü karanlıkta kalır.


ŞİLAN AVCI

“Sinemanın Kadınları” dizisi


Memelerinde yasemin çiçekleri taşıyan kadınlar kurtaracak dünyayı…

Marjane, havaalanının kadınlar tuvaletine girip, siyah başörtüsünü çıkarır ve sıkı sıkıya bağlar. Tahran’a gidecektir. Artık kadınların kara yazmalarla gezmek zorunda olduğu memleketine. Hemen yanında makyaj yapan sarışın kadın şaşkın, hatta küçümser bakışlarla onu süzer. Bilmediği bir hikayeye üstten bakan, sıradan biri olsa da bize Marji’yi merak ettirmeyi başarır.

Havaalanında sigarasını yakıp sırtını kamburlaştırarak, yüzündeki acıyla eskiye döner Marji. Çocukluğu gözlerinin önünde havaalanında koşturur. “Büyüyünce bacaklarımı tıraş etmek ve son peygamber olmak istiyorum.” Onun peygamberliğinde, beş şart vardır. Herkes iyi huylu olmak, güzel kelimeler kullanmak, bir iyilik yapmak zorundadır ve fakirler günde en az bir kez kızarmış tavuk yiyebilmelidir. Yaşlı kadınlar ise bir daha acı çekmeyecektir. Bu fikirlerini paylaştığı, özgür ruhlu büyükannesi, gülümseyerek ilk müridi olmayı kabul eder. Ne de olsa memelerinde yasemin çiçekleri taşıyacak kadar, dünyaya kafa tutan bir kadındır.

Kadını sindiren yasaklar, kuşkusuz bir yok oluşu bağırırken…

Marji, büyükannesinden dinlediği hikayeyle büyülenir. Dedesinin kraliyet ailesinin bir mensubu; Kajar prensi olduğunu öğrenir. Ama her şeyi elinden alınıp, komünist olduğu için hapse atılmıştır. Şah’ın babası, Cumhuriyet kurmaya karar vermiş ama sonunda imparator olmanın cazibesine kapılarak, rejime girişmemiştir. Artık kral odur ve halka ait olan her şey de ona aittir. Bunları duyan Marji, Şah’a öfkelenip bağırır: “Tam bir serseriymiş!” Oysa okulda Şah’ın Tanrı tarafından seçildiği öğretilmiştir Marji’ye. Neyse ki tam bir serseri olduğunu öğrenmesi uzun sürmez.

Bu bilgiler, Marji’nin sokaktaki oyun hayatını da derinden etkiler. Mahalle arkadaşlarını toplayıp, Ramine’yi dövmeye karar verirler. Çünkü Ramine’nin babasının Şah’ın gizli servisinde çalışan ve insanları öldüren biri olduğunu büyüklerden duymuştur. Ramine’yi çivilerle dövüp cezalandırmak için peşinden koşarken, neyse ki annesi onları yakalar ve engel olur. Gece, her zaman olduğu gibi, hayalinde canlandırdığı Tanrı’yla konuşur Marji. Babalarının yaptığı hataları, çocuklarının çekmemesi gerektiğini de o gün kavrar. Kötüler, hatalarının cezalarını er ya da geç çekeceklerdir. Adalete inanmaya ve herkesi affetmeye karar verir Marji. Ertesi gün bu biricik bilgiyle donanmış olarak Ramine’nin karşısına çıkar. “Senin baban bir katil ama bu senin suçun değil. Seni affediyorum” der. Beklediği gibi bir tepki almaz elbette. “O komünistleri öldürdü ve komünistler şeytandır” cevabıyla silkelenir. Hiçbir çocuk, büyüklerin kötülükleriyle zehirlenmekten alıkonulamıyor muydu yoksa?

Marji’nin amcası Anuş, onları ziyarete gelir. Eskiden Şah’ın zulmünden hapse tıkılan Anuş’un Şah’ın devrilmesiyle birlikte artık büyük umutları vardır. Vadedilen özgürlüklerle birlikte işçi sınıfı ve haksızlığa uğrayan herkes huzurlu günlere kavuşacaktır. Ama kısa süre sonra Anuş yeniden hapistedir. Gece odasına gelen Tanrı’sına öfkelenir ve onu odasından kovar Marji. Söz verdiği hiçbir şey gerçekleşmemiştir. Bahsettiği adalet nerededir?

İki günde değişen günlük hayat

“Şehitlerimizin kanı kutsal topraklarımızı suluyor. Şehit olarak ölmek, toplumun damarlarına kan vermektir” sloganlarıyla sokaklar inler. Sokaklara şehit isimleri verilir. Hükümetin baskısı ve komşuların ispiyonlarıyla hayat devam eder. Eski cam temizleyicisi, artık hastane yöneticisidir. Eğitimi yetersiz olan, hatta hiç eğitimi olmayan insanlar, yetersiz oldukları pek çok mesleğe “terfi” edilir.

Devrimden bir yıl sonra, Irak İran’a saldırır. Saddam Hüseyin, ülkenin zayıflığından faydalanıp saldırıya geçmiştir. Yeni hükümet, çok daha baskıcı kanunları yürürlüğe koyar. İki günde günlük hayat değişir ve daha da kötüsü, insanlar da değişir. Herkesin yüzüne karanlık bir gölge gelip çöker. Kimi durumdan mutsuz, kimi rejime olan inancıyla nefretle dolu halde, bir yığın karanlık, gölgeli yüz… En çok da kadınların yüzü karanlıkta kalır. Metazori giydirilen kara çarşaflarının içinde, bedenleri gibi, özgürlük ve umutlarını da saklamaktadırlar. Belki korkulan her renkte tel tel saçlarının, belki de yasemin kokulu memelerinin arasında…

Dudakların yasak olmayan tek ruju, mor bir kederken…

İçkinin, yabancı müzik albümlerinin, ojelerin, rujların ve daha şaşkınlıkla karşılanacak pek çok materyalin kara borsaya düşüp, kara pardesülü adamların ceplerinde satıldığı Tahran sokaklarında, Marji Iron Maiden albümü için koşturacak kadar ergen bir genç kız olmuştur artık. Modernleşme programını otoriter ve baskıcı bir yönetimle yürüten ve rejime karşı her türlü muhalefeti acımasızca bastıran Muhammed Rıza’dan sonra, kimsenin hayal bile edemediği bir baskıcı rejimle daha muhatap olur halk. Artık, bir toplumun en önemli kalkındırıcı iki unsuru, çok ciddi baskı altındadır. Eğitim ve kadın…

“Başörtünü düzelt! Senin gibi karıları duvara dayayıp…” Marji’nin annesi, sokakta ona nefretle bağıran adama, saygılı olmasını söyleyince karşılaştığı cümle budur. Çok öfkelenir. Öfkelenmekten başka da elinden bir şey gelmez. Dünün düşmanlarının, ulusal kahramanlara dönüştüğü, sadece milliyetçilik ve dinin insanları harekete geçirdiği, herkesin birbirine kuşku ve nefretle baktığı zamanlardır. Aile, sonunda Marji’yi Avrupa’ya göndermeye karar verir. Böylece Tahran’dan uzak, apayrı bir dünyanın kapıları Marji’ye açılır. Ailesini ve küs olduğu kurgusal Tanrı’sını Tahran’da bırakıp gider. Gitmeden önce, büyükannesinden nasihat alır. Her nasihatın kaderinde olduğu gibi, yaşarken çoğunu unutacaktır.

Hayatında bir sürü serseri ile tanışacaksın. Unutma, onları kötü olmaya iten şey aptallıklarıdır. Bunu bilmek, yaptıkları kötülüklere cevap vermeni engeller. Çünkü hayatta intikamdan ve sertlikten daha kötü bir şey yoktur. Saygınlığını hep koru ve kendine karşı dürüst ol.

Marji, önce rahibeler yönetiminde bir pansiyonda kalır. Oradan kovulunca birkaç kez ev değiştirir. En son, emekli bir felsefe öğretmeninin evinde kiracı olur. Kendi bedenini fark ettiği zamanlardır. Bir gece giyinip arkadaşlarıyla sokağa çıkarken, emekli felsefe öğretmeni arkasından söylenir. “Bunun orospu olduğunu tahmin ediyordum zaten.” Dünyanın bambaşka bir ülkesinde, bambaşka kültürde bir insandan, farklı zorbalıkta bir hakarete maruz kalan Marji, bir nevi bütün kadınların temsilidir aslında. Kendini, yerini bulduğuna ikna etmeye çalışsa da, aslında aidiyetsiz bir kuştur O. Yaşadığı kültür farkı, onu zaman zaman çok mutsuz eder ve “akranlarım savaşırken, ben burada güvendeydim” diye düşünüp acı çeker.

Marji’nin aşkları

Marji’nin aşk maceraları da bir çeşit savaşımla sürüp gider. Fernando’yu ilk gördüğünde, onun hayatının erkeği olduğuna emindir, ama Fernando tam da o dönem, homoseksüel olduğunu keşfeder. Ardından aşık olduğu Marcus’la havalara uçarken, bu kez de aldatılır. Kendine çok kızgın olan Marji, günlerce sokaklarda uyur ve hastalanır. Aldatılan pek çok kadın gibi önce kendine kızar. “Ben nasıl aptal bir orospuyum ki savaşta hayatta kalmıştım ve beni neredeyse bir aşk hikayesi öldürüyordu” diye söylenir.

Marji ailesini arar ve eve dönmek istediğini söyler. Tahran’da  yine büyükannesinin büyülü enerjisiyle karşılanır. “Ne kadar da büyümüşsün, yakında Tanrı’nın hayalarını tutabileceksin”…

“Mutluluğu o kadar çok arıyorduk ki özgür olmadığımızı unutuyorduk”

Görsel iletişim okuduğu üniversitede, anatomi dersinde çarşaflı bir kadının resmini yapmaktadır Marji. Resmi yapılan kadının sadece burnu görünür. Diğer bütün uzuvları saklanan kadının, anatomisi artık burundan ibarettir. Kara çarşafa bürünmüş bir burun çizen öğrencilerin hepsi gibi kızgındır. Sisteme, kara çarşafa ve okuluna olduğu kadar, estetik bulmadığı vücutsuz buruna da kızgındır Marji.

“Koştuğunuz zaman arkanız uygunsuz hareket ediyor” diyerek onu yolda koşmaması için uyaran polislere bağırarak “Öyleyse kıçıma bakmayın” diyecek kadar cesur olan Marji, zamanla yeni bir aşka yelken açar. Rıza ile sık sık buluşan Marji, el ele tutuşmanın ya para ya da kırbaç cezası olduğunu bilir ve ani bir kararla evlenir ama bu aşk hikayesi de mutsuzlukla biter. Bir yıl süren evliliği, yaşadıkları iletişimsizlikle birlikte, onu mutsuzluğa sürükler. Dul kadın yaftasına karşı onu uyaran arkadaşlarını dinleyip bir süre boşanmaz ama  neyse ki büyükannesi devreye girer. Boşanır, ailesine veda eder ve valizini alıp Fransa’ya gider Marji. Hayatındaki en önemli figür olan büyükannesini son görüşü olduğunu bilmez yazık ki.

Büyükannem, her sabah sütyenine yasemin çiçekleri doldurur, sütyenini açtığında ise yaseminler memelerinden dökülürdü. Sihir gibiydi…

Sihir gibi olan kadınların hayatı güzelleştireceğini ve geleceği inşa edeceğini bilen her faşist hükümetin ilk hedefi, önce kadını sindirmekti. Marji ve büyükanne gibi davranabilecek daha çok kadın olsaydı oysa, koca bir ülkenin üzerine çöken kara gölge, yırtılıp kaybolacaktı belki… (Belkiler çoğu zaman nezaketten, bazense kafiyeler içindi…)


Persepolis, İran asıllı Fransız çizgi film romancısı Marjane Satrapi’nin aynı ismi taşıyan ve çizgi film olarak yazılmış otobiyografisinden, sinamaya animasyon film olarak uyarlanmıştır. Filmin senaristliği ve yönetmenliğini, Vincent Paronnaud ile paylaşır.

  İranlı turist Büyükada'da HDP'li Paylan'a seslendi: '38 yıl önce yaptığımız hataya düşmeyin'
  Tahran, 8 Mart 1979: İran'da kadınların özgürce gezebildiği son günü fotoğraflayan Hengameh Golestan
  Yaşadıklarımızı İran üzerinden okumak - Ragıp Zarakolu