Ana SayfaYazı / AnalizElend AydınKim bu sussunlar diye bırakıldıkları her taşın altından susmayıp çıkanlar?

Kim bu sussunlar diye bırakıldıkları her taşın altından susmayıp çıkanlar?


ELEND AYDIN


Sandıkların ‘hayır’larla doldurulması yetmezmiş gibi şimdi de geceleri, sokak ve evleri, eskimiş defterleri dolduruyorlar! Her yürekte kaç referanduma yetecek ‘hayır’ mücevherleri ışık saçmakta. Üstelik adamların karşısına, köşe bucak, saray meydan demeden; “Hayır! Biz kazandık” diye haykıran dev pankartlarla çıkıyorlar. Parmaklar, Gılgameş’in görünmez trampetini çalıyormuşçasına kıpır kıpır, baharlık kışlık kıyafetler asi çiçeklerle pırıl pırıl.

Sandıkları dolduran hayır’ları gökkuşakları gibi yükseltip hileli zaferi ifşa etmek, dahası; adamları hezimeti saklama cenderesine alıp saçmalattıkça saçmalatmak yetmezmiş gibi, bahar rüzgarlarının savurduğu rengarenk eteklerle öbek öbek direniş ve özgüven ‘şehirleri’ vücut buluyor.

Mekanlar, Ankara Katliamı’nın vahşice parçaladığı ortak direniş ruhunun yeniden çiçeğe durmasıyla anlam kazanıyor, güzelleşen beden ve ruhlarla birlikte zaman ve mekanlar da güzelleşiyor. Bu güzelleşme hırsızlığın çirkinliğine utanılası kabak çiçekleri açtırıyor.

Ruhu duymamazlık etmemek, hesapları bozarak her yerde teftiş için hazır bulunuluyormuşçasına “suçüstü” yapmak yetmezmiş gibi, her saniyeye “mağdur eden” kıvılcımlar yüklenilip, tutuşmaya hazır bozkırların her yerde olduğu “Seni istemiyoruz!” makamında gösteriliyor.

Bu bilenmiş, bakır imbiklerden geçerek estetize olmuş öfke, ‘Hayır’ adlı bu yaşayan efsanenin gözlerinde turnaları yolculuyor günbatımlarında avcılara yem olmamaları için. Karadeniz’in yeşiline Ah Tamara’nın incilerini hediye ediyor gece vakti meçhullerde vurulmasın diye.

Herkesin kirpiklerinde dirilten bir bahar yağmuru bulutu asılı. Meğer ne çokmuşuz duygusu kolkola bablekan ve horonla dolaşmakta. Herkesin gecesinde bu işin sabahı var daha, göreceksiniz diyen “ışıldamamış şafaklar” soluklanmakta.

Daha büyük ‘skor’ farkına alışıp ebediyetinden emin olanları hileyle ancak kıl payı fark yaratmak zorunda bırakan ve rencide ola ola ‘skor önemli değil’ dedirten bu ‘hayaletler’ kim?

Yedi düvele rüsva etmek yetmezmiş gibi tüm ülkenin duvarları, hezimetin acınası suratına tutulan aynalara dönüştürülmüş, kargalar antidikta kahkahalarla gülsün diye müsait her yere yerleştirilmiştir. Mobeseler, muktedirin üzerine üzerine yürüyen, insanı, kadını, erkeği, çocuk ve genci gösterirken, eyvah çanları çalmakta ama TOMA’lar kaçma istemine çare olmamaktadır.

Yüzler nasıl da tanıdık. İşte Kadıköy’den bir resim… İçinde hepimiziz. Beşiktaş “uyuma” diyor yürüye yürüye, arkasında geceyle. Uyuyabilinir mi ki artık, eskisi gibi? Atalet ve güvensizlik uykusunu öyle bir kaçırdı ki sandıkların; sandıkları zaferi artık asla taşımayacağını gösteren kırmızı karafiller Karanfilli Adam* Karanfilli Kadın’dır şimdi her itaat etmeyen; ama vurulmayacaktır yakasında sevdiğinin karanfiliyle.

Saray beyazı olsun da ‘hayır’ı kirli ve “zenci” hissettirsin diye bembeyaz hazırlanan ‘evet’lerdeki kan damlalarını gösterdikleri yetmezmiş gibi mağrur rüzgarlarla yürüyor, günebakan cesurluğunda gülüyorlar bulundukları her yerde.

Ah! Kim bu ‘günahkarlar’? Kim bu ‘teröristler’, ‘suçlular’, ‘çapulsuz’, ‘gezici’ ve ‘eşkıyalar’? Onları durdurabilecek bir dolap, bir katliam olsun, yok mudur? Dudaklarında hırçın bahar şarkılarıyla yürüyen bu ‘haddini bilmezler’ kim?

Ya da Nietzsche’nin sözleriyle; kim bu sussunlar diye bırakıldıkları her taşın altından susmayıp çıkanlar?


* “Karanfilli Adam”, Nâzım Hikmet’in bir şiiri.