Ana SayfaYazı / AnalizBüşra ŞahinKurguları değiştiren söz: ‘O Öyle Olmadı’

Kurguları değiştiren söz: ‘O Öyle Olmadı’


BÜŞRA ŞAHİN


Bilinir ki sağlam bir edebî metin kurmanın en temel gerekliliği sağlam bir kurgu oluşturmaktır. Kurmacayı nitelikli yapan şey kurma eyleminin kendisidir. Metnin kendi iç-dünyasında oluşturulan bütünlük, yine metnin varoluşsal özelliği olan estetik ile birleşince okunması da incelenmesi de keyifli bir ürün ortaya çıkaracaktır. İster güzel ister çirkin şeyler anlatsın, isterse bizim haz duygumuzu okşamasın her eserin bir estetiği vardır ve -söz konusu bir romansa- ona sanat eseri özelliği katan şey kurmanın ne derece başarılı olduğudur. Ercan Y. Yılmaz’ın Sel Yayıncılık’tan çıkan romanı O Öyle Olmadı, sağlam kurgusuyla ve tutarlı alt yapısıyla keyifli bir okuma sunan, başlıca işlevi olan estetiği okura hissettirmeyi bilen bir metin.

Büyülü ortamların sıradan karakterleri

O Öyle Olmadı, ilk sayfalarında büyülü bir diyardan selamlıyor sanki okuru. Bünyamin’in çocukluğu ile başlayan ve Bünyamin’in çocuk algısıyla aktarılan sahneler, alıştığımız gerçekliğin bir kırılması gibi sanki. Sıristan’da ıslık lisanıyla konuşan insanlar köpeklerden yardım alırken Rivayetler Diyarı’nda bulutları diken bir süper kahramanla karşılaşabiliyorsunuz. Bir çocuğun bakış açısıyla aktarılan bu fantastik ortamda kelimeler, düşünceler, olaylar insan dilinin tüm kemiksizliğiyle yayılıyor. Karakterler büyüdükçe de anlatım alışılan gerçekliğe dönüyor, çocukluğun büyülü-masalsı atmosferi bir anı gibi gerimizde kalıyor. Bakış açısının yaşı ile metnin anlatımı arasında paralellik kurulması, çocuk algısı ile yetişkin algısı arasındaki farkı derinleştiriyor. Bünyamin’in çocukluğunun sahnelerinde kullanılan dil özellikle farklı ve muzip. Plastikleri eriterek yeni bir varlık yaratmayı tezahür eden Bünyamin’in dünyasına uyum sağlıyor bu dil:

Son damlasında olan erimiş plastik ve köpüren mürekkep, yedi katman, on sekiz bin âlem, yedi düvel, yüz milyon galaksi, sonsuz sayıda varlık, sonsuz oğlu sonsuz yıldızda görülmemiş, yaratılmamış, herhangi bir tanrı tarafından düşünülmemiş, düşünülmüşse bile son raddede biçimsizliğinden, çirkinliğinden, ne idüğü belirsizliğinden vazgeçilmiş, hatta ve hatta milyonlarca ressam tarafından resmedilememiş, çizilmemiş kıyamet alameti bu mahlûkatın varsa yüreğine şıp diye düştü. Dört milyar yıl Bünyamin adında, daha donunda kurumuş ve kurumak üzere olan bok lekeleri taşıyan, dili dönmediği için “tontrol talemi” diyen, bu akıllara zarar velet, nasıl olmuştu da mutlak kudretin düşünemediğini düşünmüş, yaratmadığını yaratmıştı?

Kendini bir patates ve bazen de bir hiç gibi hisseden Bünyamin’in çocukluğunu anlatan kısım genel olarak böyle bir üslupla ilerlerken iç içe geçmiş farklı metinler dikkat çekiyor: Hikâyenin aktığı asıl bölüm, açıklama niteliğinde eklenmiş birkaç cümlelik notlar ve Meçhul Dayı’nın büyük aşkı Sophia’ya mektuplarından kısımlar. Burada yavaş yavaş, en önemli karakterlerden biri olan Meçhul ile tanışmamız başlıyor. Romana yön veren mektupların yazarı Meçhul Dayı tek başına yaşayan, en iyi arkadaşları Bünyamin ve Ercan olan, yine onlarla Ciklet dergisini çıkaran, sırf beyaza boyamamak için evini yıkan ve Sophia’ya aşkı hiç bitmeyen bir karakter. Burada belki de biraz “beyaza boyanan evler” konusuna değinmek gerekiyor.

Köyü beyaza boyamak

1980 darbesi sonrası Kenan Evren’in Batman ziyareti için düzenlenen “Vatan sana minnettardır” tatbikatı 22 Ekim 1981 tarihine rastlar. Cumhuriyet Gazetesi’ne yansıyan şekliyle haber* şöyledir:

Evren ‘Vatan Sana Minnettardır 81’ tatbikatını izledi. Devlet konuğu olarak gelen Suudi Arabistanlı 8 general tatbikatı izleyenler arasındaydı. Batman’da incelemeler yapan Devlet Başkanı, Atatürk Barajı’nın temelini bugün atıyor (Ufuk Güldemir – Diyarbakır). Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren, dün Batman petrol bölgesini temsili olarak düşman kuvvetlerinden kurtarmaya yönelik ‘Vatan Sana Minnettardır 81’ tatbikatını izledi.

Romanda yer alan Batman yerel gazetesinin ana sayfasına haber şu şekilde verilir:

Romanın bu bölümünün geçtiği Aydınkonak Köyü’ne verilen talimatla, Kenan Evren için tüm köyün beyaza boyanması istenmiş ancak Meçhul bunu kabul etmemiştir. Karanlığın beyazının olamayacağında diretir:

Sen tutup takvimlerden ilk sevmelerini yaktın, ben yakacak bir şey bulamayınca gittim; kendimi yıktım. Evimi! Hâki adamlar beyaza boyamamı isteyeceklerdi, karaların beyazına… Boyayamazdım. Yıktım ve seni hatırladım Sophia.

Barış diye bir şeyin söz konusu olmadığı ortamda evini beyaza boyamaktansa yıkmayı tercih eder Meçhul ve yıkar. Köyün askerler veya Evren için değil aşk için beyaza boyanması gerekir ona göre, Sophia’nın aşkı için… Darbeden sonra acı şeyler yaşanan köyde de Meçhul için “köyün şerefini kurtardı” denmesi yerindedir.

Askerler postallarıyla içeri daldılar. Hanımın gözleri yeni yıkadığı halılarındaydı. Hepimizi dışarıya çıkardılar. Orhan’ı misafir odasından yaka paça… Sırtımız duvarda, çöktük. Başımızda askerler. Ellerinde sözde güvenliğimiz için namluya sürülen mermiler. Bize doğrultulmuş.

Kesişen yazgılar, birleşen hikâyeler

Romanın birinci bölümünü oluşturuyor diyebileceğimiz “Meçhul” başlığından sonra, kısacık bir bölüm olan “Meşhur” ve bizi çok farklı bir zamana ve hikâyeye taşıyan “Asal” başlığı geliyor. İleride çok ünlü bir gazeteci olacak olan Kızıltepeli Asaf Duman’ın çocukluğu, gençliği, yazıları ve yetişkinliği anlatılıyor okura. Tabii bir de annesizliği… Asaf romana şu şekilde giriyor:

…yeni tanıştığınız bu insan evladına kapılarınızı sonuna kadar açın. Ve Asaf’ın zamanla vakii değişmesini izleyin. İzlerken göreceğiniz tesadüfler yumağı, fırsatlar zinciri ve elemli anıları kurmacaya dâhil değildir. Ben uydurmadım, olanı aktardım ve bilinsin ki kurmaca olsaydı eğer ve kurucusu ben olsaydım akla uygun olması kaçınılmaz olacaktı. Neylersin ki hayat denilen kalem, yazgıyı yazarken mantıklı davranması gerektiğini asla öğrenemedi. Asaf dedik, şurada duruyor!

Asaf, kendi iradesi dışında akan hayata ayak uydurmaya çalışırken kendini gazeteci olarak buluyor, niyeti olmamasına rağmen yazmaya başlıyor ve isminin çok göze batmasına neden olacak sivri yazıları ile tanınıyor. Faili Meşhur, Mayın Döşediğimiz Akşamlar, Mümkün Toplum (33 yazılık seri, 33 Kurşun misali), Uğur’suz Gün gibi yazıların yazarı Asaf, hayatının bir noktasında iradeyi eline alıp annesini aramak istiyor ve yazgılar böylece kesişiyor. Aslında birbirinin çok derinine dokunabilmiş, birbirini arayan/özleyen/gözleyen insanların kesişmelerinin minik tesadüflere bağlı olduğu çarpıcı bir şekilde veriliyor bu bölümde.

Ercan y Yılmaz

Anlatıcı ve post-modern şeyler

Teknik olarak bakarsak O Öyle Olmadı’nın en dikkat çeken yanının anlatıcı olduğunu düşünmemek elde değil. Birinci tekil kişi ağzından anlatılan hikâyelerin anlatıcısı Ercan karakteri; ancak bakış açısı Ercan’a ait değil, yani çoğunlukla değil. Romanın anlatıcısı birinci tekil kişiyse okur olarak bizler bütün hikâyeyi onun gözünden görürüz, onun bakışıyla sınırlıyızdır, onun göremediği şeylere biz de kör oluruz. Yılmaz ise bu romanda farklı bir şey uygulayarak anlatıcı ile sınırlandırmıyor bizi. Anlatıcının orada olmadığı (ve hatta belki haberi bile olmadığı) zamanları da aktarıyor. Sanki tüm tanıklardan derlenip toparlanmış bir dizi belgeyi sıraya koymuş da yazıyor gibi görünüyor. Böyle söylenince anlatım aksak gibi gelebilir ancak romanın anlatımında herhangi bir sıkıntı görünmüyor ve hatta ilginç özelliklere de denk gelebiliyoruz. Küçük bir ironi ile anlatıcıya “Tanrı-Ercan Anlatıcı” diyebiliriz belki de.

Romanın kendine has özelliklerine baktığımızda postmodern olarak nitelememiz mümkün. Gerçekliği temsil eden değil baştan kuran bir metin O Öyle Olmadı. Dış gerçeklikten bağımsız, kendi kurgusunda var olabilen bir eser. Bu açıdan bakınca romanın kimi kısımlarına aldanıp yazarın kendisini eserde aramanın peşine düşmemek gerekir. Eserdeki yazar eserdeki yazardır, bu böyledir. Yukarıda Asaf için “kurmaca değil” dense de bu cümle de kurmaca yazarın kurmacaya dahil cümlesidir. Bunun dışındaki önemli özelliklerden bazıları; anlatıcının belirsizliği, yazarın (gerçek yazarın değil elbette, kurmacadaki yazarın) kendini akışa dahil etmeye çalışması ile sağlanan üstkurmaca, bölümlerin sloganı gibi yerleştirilmiş epigraflarla kurulan metinlerarasılıktır. Tüm bunların dışında, romanın son bölümlerinde okuduğumuz hikâye anlatma kısmı, kurmaca bir metin yaratmak bağlamında ilgi çekici: Ercan ile Bünyamin’in anılarını birbirlerine anlatmaları ve anlattıkça yeni anılar uydurmaları, uydurdukları anılara kendilerinin de inanıp anlatmaya devam etmeleri aslında okuduğumuz kurmacanın da nasıl ortaya çıktığını anlatır gibi. Anlatılan anıya “o öyle olmadı” müdahaleleri ile anılar kurguya dönüşmüş sanki.

Umut, yaşam ve ölümün farkıydı. İyilik ve kötülüğün birbirine en çok yaklaştığı nokta… Siyahla beyazın ortasıydı. Acı ile neşe! Var ve yok arasında bir yerdi. Zıddıyla tanımlanabilen yüz. O meşum kutuda kalan son kötülük. Başka bir hikâyeye göre ise son iyilik. Ama kutuda kalmış, salınmamış dünyaya. Burada değilmiş yani. Kutudaymış hâlâ. Umut yokmuş. Zaten dallarda savrulan çaputları alıp götürüyormuş rüzgâr.


* Kaynak: Cumhuriyet arşivi