Ana SayfaManşetMüslümanlaştırılmış Ermeniler ve ‘kanatan kavramlar’

Müslümanlaştırılmış Ermeniler ve ‘kanatan kavramlar’


NURHAK YILMAZ


Diyarbakır’da yaşayanlar yıllarca, Bayzar Alata ve eşi Sarkis Eken’i şehrin “son Ermenileri” olarak bildi. Biz gazeteciler de isimlerinin önüne o “son” kelimesini kolayca yerleştiriverdik. Bu yaşlı çift dünyadan göçüp gittiğinde şehirde artık Ermeni kalmayacağına çok inanmıştık çünkü. Onları “son Ermeniler” olarak kabul etmemizin muhtemelen en temel sebebi, Bayzar ve Sarkis gibi Ermeni isimlerini kullanmaları, kilisenin bahçesinde yaşamaları ve kendilerini Hıristiyan olarak tanımlamalarıydı.

Hâlbuki kökleri bu toprakların en derinlerinde olan bir halkın bir anda buhar olup uçtuğunu, onları temsilen sadece bu iki insanın kaldığını düşünmek akla ziyan bir fikir olmakla birlikte, bilmeden işlediğimiz “büyük bir günahtı.” Biz o lafı her ettikçe meğer çok uzakta değil, hemen yanı başımızda, Diyarbakır’ın Bağlarında, Diclekentinde, Gazilerinde meğer ne çok yüreği kanatırmışız. Bilmedik… “Bilmemek ayıp değil” sözüne de sığacak bir mesele değil bu. Çünkü buralarda taşa, toprağa, havaya karışmıştı ve orada asılı duruyordu aslında tam 102 yıl önce yaşananlar. 1915’te yani…

Sözün kısası, “gizli” olsa da Ermeniler düşündüğümüzden çok daha fazlaymış Diyarbakır’da. En azından “son iki” değillermiş. Bunu biz tarihi Surp Giragos Ermeni Kilisesi 2011 yılında restore edilip açıldığında anladık. Kilise Diyarbakırlı Ermenilerin zamanla uğrak yeri oldu. Bir kimlikle buluşma mekanına dönüştü zamanla. Sur’da çatışmalar başlayıp, kilise de yasaklı bölgeye hapsolana kadar bu böyleydi. 11 Aralık 2015 tarihinden bu yana kiliseye ne giden, ne gören var…

Bayzar ve Sarkis’e dönecek olursak; gençlik yıllarında kilisede kıyılan dini nikahla evlenmişlerdi. Yıllardır Sur’daki tek sağlam kilise olan Meryem Ana Süryani Kilisesi’nin bahçesinde yaşıyorlardı. Ve Bayzar’ın isteğiyle tam 60 yıl sonra 2014 yılında resmi nikah yaptılar. Bayzar 87, Sarkis ise 84 yaşındaydı nikahları kıyıldığında. Nikahtan bir ay sonra Bayzar hayata veda etti. Sarkis ise 2016 yılında Bayzar’ın ardından gitti. Gazeteler Sarkis’in ölüm haberini, “son Ermeni” diye verdi yine. Hâlbuki onu diğer halklardan dostları kadar, Diyarbakırlı Ermeniler de uğurlamıştı.

“Düşman kavramlar”

Peki niye görmedi kimse o Ermenileri? Çünkü onlara “Gizli Ermeniler” ya da “Müslümanlaştırılmış Ermeniler” deniliyordu. Yani hayatta kalabilmek için din değiştirmek zorunda kalanların torunları. “Kılıç artığı” diyen de var, din değiştirince Ermeniliklerinin ortadan kalktığını düşünen de.

“Müslümanlaştırılmış Ermeniler” ifadesi, Ermeni toplumu içerisinde de 2000’li yıllarda dillendirilmeye başlanmış. Fakat Bayzar ile Sarkis için kullanılan “son” sıfatı da, “Müslümanlaştırılmış Ermeniler” kavramı da Diyarbakır’ın Ofis semtinde buluştuğum iki Ermeni genci için ateş kadar yakıcı. Tabi bir Ermeniyle konuşurken, dilinizi dönüp baştan “terbiye” etmeniz gerekiyor. Çünkü günlük yaşamımızda öyle çok “düşman kavram” var ki, Ermenileri incitmek, yok saymak ve aşağılamak için yer etmiş. Bu iki gencin Ermeni olan anne veya babaları, zorla Müslümanlaştırılmış dede ve ninelerin çocukları. Ancak konuştuğum N. ve E. inanç değişimine “inanç” kapsamında değil, kimliğin yok edilmesi açısından bakıyorlar. Bu sebeple N. boynunda bir haç taşıyor. 29 yaşında ve Ermenice bir isim kullanıyor. Nüfus cüzdanında ise Müslüman ismi taşıyor. Başlangıçta sorduğum hiçbir soruya yanıt vermek istemiyor. “Müslümanlaştırılma” lafının kendisine bile öyle bir tepki gösteriyor ki, öfkesi yüzünden okunuyor. “Ben dinle ilgili konuşmak istemiyorum. Konuşacak bir şey yok” diyor. Israrlarım üzerine şunları söylüyor;

Birinin iffetini bozuyorsun, zorla yapıyorsun bunu. Sonra bir isim koyuyorsun ona. Müslümanlaşmış diyorsun. Bu aynen böyle bir şey.

“Geçen yıl evimiz taşlandı”

N. bu kavramla ilgili bir daha tüm ısrarlarıma rağmen konuşmuyor. Ancak kişisel yaşamında Ermeni kimliği nedeniyle yaşadıkları ağzından yağmur gibi dökülüyor;

“Aa sen Ermeniymişsin, söylemedin” diyen arkadaşlarım oluyor. Ben de onlara, “Siz benimle tanışırken merhaba ben Türküm diyor musunuz” diye soruyorum.  “Senin boynunda niye muska var” diye soruyorum. Bir gün bir yerdeyiz şimşek çaktı ve ben refleks olarak İncil’den bir dua okudum. Çevremdekiler “bak yine gavurca konuştun, ne konuştun” dediler. Ben de sizin Fatiha gibi bir dua okudum dedim. Israr ettiler, ne söylediğimi sordular. Ben de “Siz Fatiha’nın ne söylediğini bilmiyor musunuz” dedim. Fatiha’nın İncil’deki karşılığı olan duayı okumuştum. Kuran’ı da çok iyi biliyorum, daha önce defalarca okudum. Geçen yılbaşında bile sarhoşun biri evimizi taşladı. “Bu gavurlar bu gece yine ne yapıyor” diyordu. Camımıza taş atan kişi komşumuzdu. Daha ne anlatayım sana, mesela ilkokulda arkadaşlarım sınav kağıdına besmele ile başlamamı istiyordu. Ermeni olduğum için sadece bana bunu yaptırırdı. Eskiden her şey daha zordu ama benim için şimdi hayat daha kolay değil.

N.’nin bir de sosyal medyada, inancı nedeniyle karşılaştığı bir linç var ki, kendisinin deyimiyle “dost bildikleri içerisinde bile ne kadar çok Ermeni düşmanı olduğunu” göstermiş. Bir gün sosyal medya hesabında, İncil’den bir ayet paylaşmış. Bu paylaşımdan hemen sonra şikayetler üzerine hesabı iki kez kapatılmış. İki defa da hesabını geri almayı başarmış N. fakat üçüncü ve sonuncu kez kapandıktan sonra bir daha geri getiremmiş. Söz konusu sosyal medya ağının yetkilileri ile yazışmalarında, hakkında yaklaşık 6 bin şikayet olduğunu öğrenmiş. “Sosyal medyada olup olmamak umurumda değil. Şikayeti yapanlar benim arkadaş olduğum kişilerdi. Yanımdakinin kim olduğunu anladım. Yüzüme gülüp, arkamdan ne yaptıklarını gördüm” diyor.

N. kendi çabalarıyla Ermenice öğrenmiş. Ve bir gün evde tesadüfen bulduğu bir incilin arasındaki notlardan, dedesinin kim olduğunu ve dedesinin dedesini de öğrenmiş. 1915’ten sonra dedeyle kopan bağ, bu eski İncil’le yeniden kurulmuş. Son sözü ve isteği ise şöyle N.’nin;

Dedemin kimliğine Müslüman yazmışlar ama buna rağmen 1942’de yine de Varlık Vergisi almışlar. Hani Müslümanlardan Varlık Vergisi alınmıyordu? ‘Deq’ denilen dövme, 1915’ten sonraki yıllarda sadece Ermeni kadınlarının yüzlerine yaptırılıyormuş. Amaç Ermeni kadınlar diğer kadınlarla karışmasın. Onları damgalamak, aşağılamak için yapılmış. Sonradan moda olmuş, bütün kadınlar yapmış o dövmeyi. Annem ve babam bazen, ‘sen hiçbir şey yaşamadın’ der gibi bakıyorlar bana. Babam bazen, dedemin kemiklerinin de bulunduğu toplu mezarı uzaktan gösterir bana. Dönüp bakmıyor oraya. Yılbaşında ailem hâlâ nar patlatır. Tüm ritüelleri yerine getirirler. Ben sadece bunları böyle yaşamak istiyorum. Sizden başka bir şey istemiyorum arkadaş.

“Kilise bizim için yeni bir umuttu”

E. ise 1980 doğumlu. Anne ve babası Ermeni ve Müslüman. Diyarbakır’ın Sur İlçesi’nde doğmuş. 9 yaşına kadar Sur sokaklarında koşturmuş. “Ben N’nin veya büyüklerimin yaşadığı travmaları yaşamadım. Benim kimliğimle tanışmam öyle travmatik olmadı. Hep biliyordum Ermeni olduğumu, ilk ne zaman öğrendiğimi bilmiyorum” diyor.

E’nin çocukluğunun geçtiği ev, Surp Giragos’a çok yakın bir sokaktaymış. O yılları şöyle anlatıyor;

Çocukluğumda Surp Giragos harabesinin yanında şapel vardı, papaz da vardı orada. Gidiyorduk oraya biz. Harabe olan kilisenin bahçesinde top oynayarak büyüdüm. Bizde yaşlı kadınlar da komşular da ayinlere geliyordu. Mum da yakıyorlardı. Çocukluğumda İstanbul’a gittiğimizde orada da mum yakıyordu annem. Ama Müslümanlar ve bize hiçbir şey anlatmıyorlar.

“Hrant’tan sonra bir şeyler oldu”

Çocukluğundan beri bildiği kimliğini sahiplenme hikayesi ise, Hrant Dink’le başlamış. “Hrant’tan sonra bir şeyler oldu. Okuyup kurcalamaya başladım. Daha fazla anlamaya başladım” diye belirtiyor.

Surp Giragos Kilisesi E. için oldukça büyük bir anlam taşıyor. Tekrar ibadete açıldıktan sonra kiliseye sürekli gidip gelenlerdenmiş. “Kilise bizim için yeni bir var olma umuduydu. Benim için bir kimlikti. Kilisenin o taşına dokunmak benim için çok değerliydi. Benim için aslolan kimliğimdir” diyor.

Kilise, Sur’da çatışmalar başlamadan önce bir ibadethane olmanın yanı sıra, çeşitli kültürel etkinliklere de ev sahipliği yapıyordu. Yaşamlarını Sivas, Merzifon ve Samsun’da fotoğrafçılık yaparak geçiren Dildillian ailesinin öyküsünü konu eden “Bir Ermeni Ailesinin Yitik Geçmişine Tanıklıklar Dildilian Kardeşlerin Objektifinden” adlı resim sergisi de bu etkinliklerden biriydi. Sergi için açılan anı defterine yazılanlara dikkat çekiyor E., şunları söylüyor;

Kilisede çok güzel zamanlarım da geçti, çok öfkeli zamalarım da geçti. Dildilian Kardeşler’in fotoğraf sergisinde anı defteri konulmuştu. Deftere bir sürü hakaret yazılmıştı. Dine davet ediyorlardı, hak yoluna davet ediyorlardı bizi. Zaten o defter de çalındı. Bağlamış olmamıza rağmen çalındı. Tabi çok çok güzel şeyler de yazılmıştı. Kendi atalarınının yaptığı yanlışlar yüzünden bireysel olarak özür dileyen birçok insan vardı. Sadece körü körüne kötülemek yanlış olur.

Vaftiz olmayı düşünüyor E. “Neden” sorusuna ise, “Vaftiz olunca, vaftiz kağıdımı alınca bu topraklarda yaşayan Ermeni sayısı bir tane daha artacak” diye yanıt veriyor.

Bu yanıt bir kez daha aklıma, Bayzar ve Sarkis için kullandığımız “son Ermeniler” ifadesini hatırlatıyor. Ve kullandığımız kavramların bir yerlerde birilerini ne kadar çok kanattığını.