Ana SayfaYazı / AnalizEmre Tansu KetenParti, cemaat, tarikat üçgeninde yükselen dinbazlık

Parti, cemaat, tarikat üçgeninde yükselen dinbazlık

Tayfun Atay’ın “Parti, Cemaat, Tarikat” isimli kitabı, sarayın emrindeki medya ordusu tarafından günü gününe yazılan ve hakikati saklamak için kurgulanan anlatının hegemon konuma geldiği günümüzde, dinbaz perdenin arkasındaki hakikati görmek için iyi bir kaynak.


EMRE TANSU KETEN


İslamcılık ve İslamcı kültür üzerine çalışan Türkiye’deki en yetkin isimlerden birisi olan ve son iki senedir Cumhuriyet’teki köşesinde AKP’nin “kültürel iktidar”a karşı açtığı savaşta kullandığı “kültürel ürün”lerin eleştirisini yapan Tayfun Atay, Can Yayınları’ndan çıkan son kitabı Parti, Cemaat, Tarikat’te, bugüne kadar çeşitli mecralarda yazdıklarından bir seçkiyle AKP Türkiye’sinin dinbaz-politik seyrini analiz ediyor.

Atay, dinbaz kelimesini AKP tarafından şekillendirilen yeni nesil İslamcılığı tanımlamak için kullanıyor; daha önce Peyami Safa’da karşımıza çıkan bu kelimeyle Atay, kendi siyasi ve ekonomik çıkarları için dini araçsallaştıranları niteliyor. 80’lerde vücut bulan, 90’larda büyüyen radikal İslamcılığın, iddialarından bir bir vazgeçerek, tutunduğu iktidar koltuğundan düşmemek için yaptıkları her şeyi meşrulaştıran bir noktaya gelmesinin hikayesini anlatıyor. Atay’a göre, Refah Partisi her zaman bir tepki partisi olmuş, mülksüzlerin ve kaybetmişlerin hislerine tercüman bir politik jargon tutturmuşken, AKP, “ben de isterem”ci iktidar arzusunun, her zaman kazananın yanında yer alma dürtüsüyle hareket eden yeni nesil muhafazakârlığın cisimleştiği bir statüko partisi haline gelmiştir.

Burada değişen sadece AKP’li yöneticiler ve onların çevresi değil, kendisini mütedeyyin, muhafazakâr ya da İslamcı olarak tanımlayan tabandır da. Post-İslamizm olarak da adlandırılan bu süreçte, dindarlık daha önce olmadığı kadar görünürlük ve meşruluk kazanırken, kapitalist işleyişe ve onun gereklerine olan tahammül de olağanüstü derecede artmıştır. Hatta denilebilir ki, kâr arayışının her şeyi meşrulaştırdığı, her şeyden öncelikli hale geldiği abdest aldırılmış bir kapitalist düzendir söz konusu olan. Örneğin, faizle çalışan bankaların reklamlarını almanın, en az faizle para kazanmak kadar günah görüldüğü 90’lardan, bırakın banka reklamlarını, “İddaa” (yani kumar) reklamlarının Yeni Şafak’ta tam sayfa yayımlandığı günlere gelinirken, İslamcı camiada kayda değer bir itiraz yükselmemiştir. Aksine Hayrettin Karaman kendi gazetelerinin ayakta kalması için böyle bedellerin ödenmesi gerektiğini savunmuştur:

Bu gibi gazetelerin çıkması zaruret midir? Yani İslamcı mücadelede, meydan okumalara karşı alınacak tedbirlerde medyaya ihtiyaç var mıdır? Bundan vazgeçilebilir mi? Yerine başka bir araç konabilir mi?[1]

“Bakara makara”nın sineye çekildiği, ama Charlie Hebdo katliamının alkışlandığı dinbaz siyaset, İslami makyavelizmin çıktısıdır.

Bunun yanı sıra, dinin eğlencelik hale geldiği, Cübbeli Ahmet Hoca ve Nihat Hatipoğlu gibi ekran yüzlerinin dini otorite olarak öne çıktığı, AKP sermayesi tarafından ele geçirilen televizyon kanalı ve gazetelerde dini içeriğin çok öne çıkartılmayıp, eğlenceli içeriğin korunduğu bir süreçtir bu. Atay’ın dediği gibi, İslamcı kültür giderek sekülerleşmiştir. Cübbeli Ahmet Hoca gibi bir fenomen ancak seküler alanda mümkündür, tıpkı İslami moda dergileri, tatil köyleri, helal sex shoplar gibi. Yani Batı’ya ve onun Türkiye’deki uzantılarına karşı İslam’ı ayağa kaldırma mücadelesini verdiğini sanan ortalama bir AKP’li, tam da karşısında yer aldığını iddia ettiği alanın içerisinden konuşmakta, elinde, kendisini konumlandırdığı siyasi ideolojinin sadece bir suretinin kaldığının farkına varamamaktadır.

Dinbaz siyaset, yeri geldiğinde Selefiliğe yakın radikallikte çıkışlar da yapmaktadır. Atay’a göre, siyasi çıkarlara ve dengelere göre ortaya sürülen Selefi çıkışlara en iyi örneklerden birisi Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Noel hutbesidir. Artık dinden bağımsız bir gelenek haline gelen yılbaşı kutlamalarını Noel ile eşitleyip, Müslümanları Noel kutlamamaya çağıran hutbelerin yarattığı ruh hali ile Reina Katliamı sonrası mütedeyyin kesimdeki tepkisizlik arasında muhakkak bir ilişki vardır. Ancak Atay’ın uyarısı, bir gün bu Selefi çıkışların tam da AKP’yi hedef alma tehlikesidir. Dini öğeleri keyfi şekilde siyasete alet eden, seküler bir yaşamı dine dayalı bir söylemle süsleyen dinbazlık, şehit olmak için can atan cihatçıları memnun etmeyecektir. AKP entelektüeli İsmail Kılıçarslan bile, Mavi Marmara eylemcilerini manyak olarak niteleyen Cem Küçük’e karşı yazdığı yazıda İslamcı radikalliği bir “seçenek” olarak ortaya koymaktadır:

İstiyorsunuz ki ben ve bana benzer herkes bildiğimiz her şeyi anlatarak kendimizi infilak ettirelim, feda eylemleri, iştişhadlar gerçekleştirelim. Ve zannediyorsunuz ki bunu yapacak cesaretimiz yok. Doğrusu bu ya, işte bu da tam olarak İslamcılıkla ilgili hiçbir fikrinizin olmamasından…[2]

Kitabın cemaat bölümünde ise Atay, AKP’nin bugünlere gelmek için ihtiyaç duyduğu ekonomik, kültürel ve bürokratik yakıtı büyük oranda cemaatten aldığını, iki grup arasındaki çıkar ortaklığının basit bir çıkar ortaklığının sınırlarını aşıp, tabanlar arasında bir kaynaşmaya dönüştüğünü vurgulamakta: “Daha da önemli soru şu: Darbe girişimi sonrasında ‘demokrasi nöbeti’ adı altında meydanları doldurup Fethullah Gülen için ‘idam isteriz’ diyerek ortalığı inletenlerle, çok değil birkaç yıl öncesine kadar Pensilvanya’da Gülen’in eteğine yüz sürmek için çırpınanlar veya Türkçe Olimpiyatları’nda tribünleri hıncahınç dolduranlar ne oranda kesişmekte, örtüşmekte, eşleşmektedir?!”

Parti, Cemaat, Tarikat, sarayın emrindeki medya ordusu tarafından günü gününe yazılan ve hakikati saklamak için kurgulanan anlatının hegemon konuma geldiği günümüzde, dinbaz perdenin arkasındaki hakikati görmek için iyi bir kaynak.


[1] http://www.yenisafak.com/yazarlar/hayrettinkaraman/banka-reklam%C4%B1-28878
[2] http://www.yenisafak.com/yazarlar/ismailkilicarslan/anlamiyorsunuz-2037470