Ana SayfaYazarlarAkın OlgunBaşlıksız – AKIN OLGUN

Başlıksız – AKIN OLGUN


AKIN OLGUN


Yazan biz değiliz, yürektir ve yürek her çıtırtıda birden uyanır, el yordamıyla yoklar içini. Nedendir bilinmez, yürek hep vurulduğunda düşünür.

Kim bilir belki bütün yüreklerin hikâyesinin en ortak yanı budur.

Vurulmuş olmak yani.

Bir aşka mesela, bir resme, bir bakışa, bir söze, bir dile, bir göze. Derken, hepsinden yaralı olduğunu fısıldar kendine. Her yara, kendini hatırlattığı anın bir parçasıdır ve her yara hep kanasın diye en derin yerlere bırakılmıştır.

Yürekte hiç karanlık olmaz. İnsan kendi içinde çırılçıplaktır çünkü. İnsan, belki de bu yüzden kendinden saklanamaz sadece.

“Kendimi artık tanıyamıyorum” diyen sesin, aslında kendi iç çıplaklığımızın üstünü örtme çabamızdan ibaret olduğunu bilmeyen var mı?

Her çıplaklık güzel değildir elbet. Dile vuran yanının, içimizin en çirkin hali olduğunu bilerek bastırdığımız ne varsa, mutlaka bir bahanede var ediyor kendini.

Bahaneler korkaktır.

Kaçışların eseridir. Ve yalansız yaşayamamanın.

Başkalarına o “kıyamam”lı sözler, “kıyamam”lı sarılmalar, “kıyamam”lı gözyaşları… Her “kıyamam” dediğimizde, kıydıklarımızın içimizi cırmalayan huzursuzluğu, yüzümüzde dramatize ettiğimiz kocaman bir oyuna dönüşüveriyor defalarca.

İnanmayan baksın içinin huzursuzluklarına. Nerede kıydıksa canına masumiyetin, nerede kıydıksa vicdana, nerede kıydıksa “yardım” diyenin sesine, nerede çevirdiysek yüzümüzü yüzlerden, gözümüzü gözlerden, orada buluruz mutlaka süslü hayat hilelerimizi.

Yalanların oyuncusuyuz hep biraz ve her oyunu kurduğumuzda gerçekliğimizden biraz daha koparıyoruz hakiki olanı. Hakiki olanı kopardıkça, benzeşiyoruz en çok “benzeşmem” dediklerimizle.

Tehlikeli olan, göze görünür olanı değil, mış-miş gibi yapılanıdır.

Ağzınızı verirseniz, sokup ellerini ciğerinizi sökerler, dilinizi kaptırırsanız, size ait olmayan sözleri sizinmiş gibi dolaştırırlar. Elinizi verirseniz koparırlar kolunuzdan; içinizin güvertesine alırsanız, “batan geminin malları” diyerek haraç mezat satarlar. Arkanızı dönerseniz en savunmasız anınızda bir hançer bulursunuz sırtınızda.

Kötülük, -mış- gibi yapanların pusuya yatmış keskin nişancısıdır unutmayın.

Ve,

Onlar, kendilerini gizlemezler hiçbir zaman. Masumiyet ki bir başkasının kötülüğünü görmeyecek kadar kördür ve bu yüzden en önce masumiyeti öldürüp alırlar aramızdan.

Masumiyet azaldıkça, çoğalır kötülük,. Çoğaldıkça güçlenir, güçlendikçe daha doğmadan alırlar canını bir kadının karnından. Büyümeden koparırlar başını bir çocuğun, iyi ve güzel olan ne varsa başına “sözde” koyup, ferman yazarlar katline ve meydanların ortasına dizip, “leş” diye atarlar önünüze. Seyrettiğiniz kendinizdir.

“Vur” der biri. “Korkma, vur!” der bir diğeri.

Her katil bilir, ilki zordur ve ikincisinden sonra o da “Vur” der bir başkasına, “Korkma, vur!”

Böyle sıradanlaşır cinayetler.

Her şeyin gözümüzün önünde olmasına şaşırmak neden? Gözümüzün önünde yapmasalar, nasıl suç ortağı yapacaklar cinayetlerine?

Görecek ve susacak, görecek ve yok-muş gibi yapacaksın ki titremesin katillerin eli.

Ne demiştik?

İnanmayan baksın içinin huzursuzluklarına.

Nerede kıydıksa canına masumiyetin,

Nerede kıydıksa vicdana,

Nerede kıydıksa “yardım” diyenin sesine,

Nerede çevirdiysek yüzümüzü yüzlerden,

Gözümüzü gözlerden,

Orada buluruz mutlaka süslü hayat hilelerimizi.