Ana SayfaKültür-SanatBirisinin ‘karısı’ olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu mu?

Birisinin ‘karısı’ olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu mu?


ŞİLAN AVCI

“Sinemanın Kadınları” dizisi


Birisinin bir şeyi olmanın kimliksizliği

ve birisinin ‘karısı’ olmak ya da olmamak,

yoksa bütün yaralı mesele bu mu?!

Bir röportajla başlar film. Yıllardır evli olan Marianne ve Johan çiftinin iki kızları olduğunu, yaşlarını, genel tavırlarını öğreniriz ama asıl ve öğrenmemiz gereken biricik bilgiler, muhabirin bir sorusuyla önümüzde açımlanır: “Kendinizi birkaç sözcükle nasıl tanımlarsınız?”

Başarılı ve donanımlı bir doçent olan Johan ve yine işinde yetkin hukukçu karısı Marianne’nin verdiği cevaplar birbirine hiç benzemez. Johan “zeki, genç, başarılı, seksi, bilinçli, kültürlü, dost canlısı, sportmen, hükümete saygılı, kraliyet ailesini seven, iyi bir baba ve muhteşem bir aşık” olarak tanımlar kendini. Üst üste ve hiç nefes almadan, kendine dair övgü dolu sözcükleri bir bir sıralar. Uyumlu ve kusursuza talip olandır Johan. Kuşkusuz ki kendine dair unuttuğu en temel özellik, hayatın genel seyri içinde sık sık “özgüven patlaması” yaşadığıdır ve bütün patlamaların altında yatan bazen odur ki tam tersine tekabül eder sırrı mevzunun.

Sıra Marianne’ye geldiğinde ise durum değişir. Ne diyeceğini bilemeyen bu utangaç ve çekimser kadının söyleyeceği pek az şey vardır: “Johan’la evliyim. İki kızımız var. Johan’ı çok hoş buluyorum, on yıldır evliyiz.” Dile getirirken, yüzünde beliren düşünceli durağanlığı ve huzursuzluğu muhtemelen içinde de hisseder ama ayaküstü yaşadığı duygusal travmasını yumuşatmak için devam eder: “Kendi niteliklerim hakkında Johan kadar net fikirlerim yok.”

Marianne, artık evliliğinin tek kimliği olduğunun farkında mıdır ve hayatının bütün meselesi, birinin karısı olmak mıdır?

Utanılacak kadar mutlu olmanın dayanılmaz ağırlığı

Marienne 19 yaşında başkasıyla evliyken hamile kalmış ama çocuğu ölünce boşanmıştır.  Johan da şarkıcı sevgilisi tarafından terk edilince bu iki “üzgün” birbirlerinde teselli bulup, iyi vakit geçirmeye başlar. Altı ay sonra da evlenirler.

Başlarda değil ama zamanla aşık olup ideal çifte dönüştüklerini söylerler. Johan’ın tabirine göre, utanılacak kadar mutludurlar. Johan öfkeli taraftır, Marienne sakinleştiren; Johan kendini şaşmaz şekilde ifade edendir, Marianne susup gülümseyerek dinleyen; Johan talepkardır, Marianne ise bekleyen. İlişkilerinin kusursuz bir birleşim gibi durduğu bu kusurlu çember içinde, hep bir özbenlik sorunu vardır; daha çok kadına dokunan, daha çok kadının zedelendiği. Bazı ilişkiler, daha başından ve tam da başından mı yaralıdır?

Bir ilişkinin tükenmişlik sendromu ve bedenden ayrılmış teorik yatak sohbetleri

Kendileriyle yapılan röportajı gazeteden okuduklarında, yanlarında evli bir çift olan arkadaşları da vardır. Röportajı okudukça eğlenirler ama gecenin ilerleyen saatlerinde başka bir evlilik manzarası görürüz. Fırtınası yıkıp geçen, kirli bir manzaradır bu. Diğer evli çift büyük bir kavgaya tutuşur. Ağız dalaşıdır, hükmetme savaşıdır aralarındaki. Birbirinden sıkılmış, sevgiyi tüketmiş ve sonunda saygıyı da aralarında eritmiş çiftin, nefretle dolu cümleleri üstüste düşer.

Bir ilişkinin tükenmişliğinin ve düzelmezliğinin acınılası özetini  bağırarak verir bütün sarfedilen cümleler. Çıkarları uğruna birbirinden ayrılamamanın verdiği öldüresiye bir nefretle yanyana oturan, iki koca keder topuna benzer bu çift. Johan ve Marienne, biraz şaşkınlık ve belki de kendi ilişkileri aynı seviyesizlikte değil diye şükrederek bu iki keder topunu izler.

Şahit oldukları iletişimsizlik, Marianne ve Johan’ı düşünmeye sevkeder. Uzun bir yatak sohbetinde, birbirilerine açılırlar. Aynı dili konuşmanın gerekliliğine inandığını söyler Marienne ama Johan “sen ve dilin” deyip alay eder.

İki çift arasındaki iletişimsizliği, bozuk bir telefonla şehirlerarası konuşmaya benzetir Marienne ya da gezegenler arası bir sessizliğe. Hangisi daha kötüdür, bilinmez. Johan ise aynı fabrikada çalışan iki işçi olsalar, iletişimin hiçbir işe yaramayacağını düşünür. Yani ona göre, sosyoekonomik koşullardır belirleyici olan.

Marianne birden kendinden beklenmeyecek ölçüde can alıcı bir soru sorar: “Benden başkasıyla yatamadığın için hayıflanıyor musun?” Johan’ın cevabı hayır olur. O da aynı soruyu Marienne’e sorar ama aldığı cevap beklenmediktir. “Bazen… Bu sadece teoride bir özlem ama.”

Marianne’nin şaşırtacak daha çok cümlesi vardır. “Dokunduğum bu masanın masa olduğunu söyleyebilir miyim? Görüyor ve dokunuyorum ama onunla ilişkim yüzeysel ve kuru.”

İlişkilerine yaptığı göndermelerin hepsinde, acıyı hissederek kendi içinde yolculuğa çıkmaya hazırdır aslında Marianne, ama bir itme gücüne ihtiyacı var gibidir.

Nihayet olması beklenen olur. Bir gece eve döndüğünde, başka birine aşık olduğunu söyler Johan. Marianne büyük bir hayal kırıklığı yaşasa da yine önce kendini yargılar. “Etrafında aptalca bir güvenle dolaşırken, hiçbir şey anlamadım”

Ayrılığın romantik, kirli hukuku

Dört yıldır kurtulmak istediğini itiraf eder Johan. “Kurtulmak”… Paula bir nevi bahanesi olmuştur. Giderken yanına kitaplarından başka bir şey almak istemediğini söyler. “Beni en çok deli eden ne biliyor musun? Ne yapacağız, neye dikkat edeceğiz diye sürüp giden konuşmalar… Yaralıyız. Nereye dönsek, ne söylesek acı veriyor.”

Bütün bu ilişki ağının içinde, tek başına her şeyi ören Marianne midir? Johan da her defasında ağın bir ucundan tutmamış mıdır? Marienne, her zamanki öğretilen “ideal eş” tutumuyla Johan’a gitmemesi için yalvarır ama Johan kararlıdır. Etraf ne der diye düşündüğünü söyleyip Marianne’le alay eder. Psikoteknik kürsüsünde doçent olan Johan, durmadan okuyan bir entelektüel olsa da kendini varoluş hakkında hiçbir şey bilmemeyle eleştirir. Aile hukuku uzmanı olan Marianne ise kocasının onu aldattığını göremeyecek kadar kötü bir gözlemcidir. Bütün o büyük tartışma ve zorlu itirafın ardından, o gece elele uyur çift. Yıllarca elele ördükleri ağın içinde, birbirine karışan onca duygudan sonra, alışkanlık ve sarsıcı güvenleriyle yine de elele uyurlar.

Johan, Marianne’den daha şanslı ve daha baskın gibi dursa da sonunda görünen odur ki onun da büyük yaraları ve ciddi bir özbenlik sorunu vardır. Yaşadıkları evliliğin dışarıdan maruz kaldığı onca talepkar tehditten bunalmış, ilişkisinin içinde kendini kaybetmiştir.

Babalar, anneler, doğum günleri, verilen davetler, çocukların bitmeyen sorumlulukları ve hepsinin hayata dokunan gergin elektriği içinde, Johan ve Marienne birbirine artık dokunamayan iki gizli “üzgün”dür yine. Sabah kahvaltıda ayrılık zamanıdır ama yıllardır birlikte yaptıkları o kadar çok iş vardır ki. Evlilik bir nevi ortaklık mıdır?

Johan’ın deyimiyle, en kötüsü de ailelerdir. Her şeyin yine “kusursuz” şekilde işlemesi için, aralarında iş bölümü yapıp öyle dağılırlar. Belki de haftaya dönerim diyerek, karasızlığını ve kapana kısılmış bir yanını göstererek ayrılır Johan, ama bir dahaki görüşmeleri bir yıl sonra olacaktır.

Gözyaşı vadisi

Hep uyumlu bir çocuk oldum. Beklendiği gibi olursam ödüllendirileceğimi farkettim. Oyunculuk ve ketumlukla, hep karşımdaki erkek ne istememi ister diye düşündüm. Bu bencil olmamak değil, bu korkaklıktı. Hiçbir zaman kim olduğumu bilmedim, hep başkalarının isteğine göre yaşadım.

Bunlar Marianne’nin defterinden okuduğu sözlerdir. Onca zaman sonra nihayet buluştuğu ve hala resmi olarak boşanmadığı kocasına, içini bu defterden açmaya karar verir. Yaşadığı heyecan verici değişimi, onun oyuncu ve ketum tavrına yıllarca çanak tutan kocasına okur yine de. Oysa Johan dinlerken uyumuştur.

Sonraki buluşmaları ise artık boşanma evraklarını imzalamak içindir. Geçen defa onu özlediğini söyleyip sevişmek isteyen kocasını, üzülmek istemediğini söyleyerek geri çeviren Marianne, bu defa sevişmek isteyen taraftır. Büyük aşkı sona ermiş, zayıflığı sonlanmış ve evliliğin onu gittikçe daha profesyonel bir oyuncu ve becerikli bir ketum yapan çemberinden çıkıp, özgür bir kadın olmuştur.

Bütün özgürlüğüyle yere uzanır Marianne. Kısa ama etkili bir sevişle becermiş gibidirler bu vedayı ama olmaz. Paula’dan sıkıldığını söyleyen Johan, karısını geri istiyordur. Evini, günlük alışkanlıklarını, rutin duygusal cahilliğini… Oysa karşısında duran kadın, vadetmiyordur artık bunların hiçbirini.

“Boşanmak isteyen kadınları, kocalarıyla yalnız kalmamaları için uyarmışımdır hep. Bu duruma düşeceğim aklıma gelmezdi ama senden korkmuyorum” deyince, Marianne’yi dövmeye başlar Johan. Eski güvenli rutinine dönemeyeceğini ve karşısında bir daha “eski” karısını bulamayacağını anlayınca saldırganlaşmıştır.  Marianne’nin kan içinde kalan yüzü,  filmde evliliğin  en çirkin bir manzarası olarak önümüzde uzanır.

Geceyarısı, dünyanın bir köşesindeki karanlık evde…

Yedi yıl sonra Marianne ve Johan, eşlerini birbirleriyle aldatır. Aslında ilk de değildir bu. İçinden daralarak çıktıkları çemberin, dışında genişleyerek kavuşmuşlardır yine birbirlerine.

Öğretilen ve dayatılan ilişki anlayışıyla yapılan evliliğin, dağıtılan roller üzerinden oynandığı bol yanılsamalı hayat retoriğinin sonunda kekeleyerek, en sonunda da dilsizleşerek sonlandığı “idealin” yıkılışıdır filmin sonu.

Kadının bağımsız kimliğinin oluşması ve sürmesinin zorluğunu, evlilikten seçtiği manzaralarla anlatan bir erkek yönetmenin gözüyle perdelenir film.

“Karmaşa içinde mi yaşıyoruz hepimiz? Korku, belirsizlik, budalalık, yani karmaşa içinde. Sanki tepetaklak yuvarlanma korkusuyla yaşıyor ve ne yapacağımızı bilmiyoruz.” Bu da kadın kahramanın, hesapsızca seviştiği eski kocasının omzuna başını koyup söylediği son sözleridir. Çıkar üstüne kurulu “güvenli” ilişkilerin, budalalığı mıdır yoksa, kendimize en çok dayattığımız?

Bir Evlilikten Manzaralar, senaryo ve yönetmenliği Ingmar Bergman’a ait 1973 yapımı bir filmdir. Filmin baş rollerinde ise Bergman’ın vazgeçilmez oyunusu Liv Ullmann ve pek çok kült filmin önemli oyuncusu Erland Josephson vardır.