Ana SayfaÇeviriDördüncü Dünya Savaşı’nın bin kolu – RAÚL ZIBECHI

Dördüncü Dünya Savaşı’nın bin kolu – RAÚL ZIBECHI

HABER MERKEZİ – Araştırmacı, gazeteci ve yazar Raúl Zibechi, ateşli silahların sistemli olarak kullanıldığı bir savaştan öte, başka silahlarla ve başka savaşçılarla yürütülen bir savaşa çekiyor dikkatimizi. Bu savaşın adına “kazıp çıkarmacılık” diyor Zibechi ve bunun bir ‘ölüm modeli’ olduğunu söylüyor. Zibechi, ‘kazıp çıkarmacılığın’ hegemonyasının hâkim olduğu bölgelerde, insanların “kalıcı olağanüstü hal”e tâbi kılındıklarını da belirterek, Agamben’e atıfla, güvenlik meselesinin bir yönetme paradigması haline getirildiğine ve barış ile savaş arasındaki farkın ortadan kaldırıldığına vurgu yapıyor. Aşağıda, Raúl Zibechi’nin Demokratik Modernite’nin 20. sayısında Remziye Arslan’ın tercümesiyle yer verilen “Dördüncü Dünya Savaşı’nın Bin Kolu” başlıklı makalesinden seçilmiş pasajları okuyacaksınız.


RAÚL ZIBECHI

İspanyolcadan Çeviren: REMZİYE ALPARSLAN


Halklara karşı yürütülen savaşı; ateşli silahların sistemli olarak kullanılmasına, ordu güçlerinin ve paramiliter güçlerin köylü mezralarına düzenledikleri saldırılara ve onların ekinlerini ve geçim yollarını tahrip etmelerine, yaşam alanlarının ve toprakların doğrudan işgaline, bombardımanlara ve en kapsamlı savaş taktiklerinin kullanılmasına indirgemek ölümcül bir hata olurdu.

Bu sayılanlar tamamen doğru olmasına karşın, dünyada, düşük gelirli kesimlere karşı yürütülen en zalim ve geleneksel savaş yöntemi değildir.

Latin Amerika’da, zalimlik konusunda son 20 yıldır yaşam alanlarının ve toprakların işgal edilmesinden, yerleşimlerin yok edilmesinden, çokuluslu büyük maden ve endüstriyel tarım şirketleri tarafından işgal edilebilmeleri için toprakları boşaltmaya ve yerleşimlerden temizlemeye dayanan bir toplumsal mühendislik programını hayata geçirmek ve devasa altyapı projelerini inşa etmek için zorunlu kitlesel yerinden etme operasyonları yürütülmesinden hiç de geri kalmayan başka yöntemlerden de mustaribiz.

Bu savaş ‘extractivismo’, ‘kazıp çıkarmacılık’ olarak adlandırılmakta ve topluluklarımızın suyunu, havasını ve toprağını bilabedel kullanıp geride yaşam için bir kıymeti veya faydası kalmayan bir su, hava ve toprak bırakarak birer ticari metaya dönüştürmek amacıyla ortak varlıklarımıza el koymak veya bu varlıkları çalmakla şekillenen bir karaktere sahiptir. Bu yüzden ‘kazıp çıkarmacılığın’ bir ölüm modeli olduğunu ifade ediyoruz. Bu, başka silahlarla ve başka savaşçılarla yürütülen, fakat sermayenin geleneksel olarak peşinde olduğu iki hedefi gözeten bir savaştır ki söz konusu hedeflerden biri yoksullara boyun eğdirme, diğeri ise nüfusun %1’inin sonsuz zenginleşmesidir.

[…]

Zapatista Hareketi’nin de Dördüncü Dünya Savaşı’na dair analizinde vurguladığı gibi tarımla geçinen köylü toplumlar, kanunsuz zapt etme/mülksüzleştirme yoluyla sermaye birikiminin önündeki engellerdir.

İspanyolların gelişinden beş yüzyıl sonra, şiddet ve yerli topraklarının militarizasyonu norm haline gelmiştir ve modelin ayrılmaz bir parçasını oluşturmaktadır; öldürmeler, yaralamalar ve insanların dövülmesi polis veya askerlerin yetkilerini yanlışlıkla veya kazara aşmaları sonucunda yaşanmaz. Bunlar ‘var olmama’ bölgesinde ‘kazıp çıkarmacılık’ rejiminin ‘normal’ işleyişinin bir parçasıdır.

Askeri diktatörlüklerin uyguladığı devlet terörü özerk yönetimi benimseyen isyan bölgelerindeki insanları yok etti ve açık maden işletmeciliğinin ve transgenik tek mahsullü tarımın yerleşmesi için gereken koşulları yarattı. Daha sonra, demokrasiler de -muhafazakâr ve/veya ilerici- otoriter rejimlerin doğal kaynaklara el konulması suretiyle zenginleşmeyi arttırmak için yarattıkları bu koşulları onayladılar:

Kırsal yerleşimlerdeki nüfusun tamamı zulüm görmekte, tehdit edilmekte, krimizalize edilmekte, yargılanmakta, kanun namına ve yasal düzen adına gözaltına alınmakta ve tutuklanmaktadır. Bu yeni ortaya çıkan örgütlenmelerin ve hareketlerin önderleri ve yol gösterenleri –kadın, erkek, genç, yetişkin, yaşlı fark etmeksizin- yeni teröristler olmakla ve parçası olarak görülmedikleri bir toplumun halk düşmanları olmakla suçlanmaktadırlar. (Machado, 2014: 21).[1]

Yerliler, siyahîler ve melezler, topraksız köylüler, fakir kadınlar, işsizler, kayıtsız işçiler ve şehirlerin çeperlerinde yaşayan çocuklar EZLN’nin Dördüncü Dünya Savaşı olarak tanımladığı bu durumun mağduru durumundalar. Diğer tüm savaşlarda olduğu gibi bu savaş da yeni topraklar fethetmek, düşmanları yok etmek ve fethedilen yerlere hükmedip onları sermayeye tâbi kılmak üzerine kuruludur:

Dördüncü Dünya Savaşı; küreselleşme kavramı pazarın evrenselleştirilmesini ifade ettiği ve bu amaca hizmet ettiği ölçüde insanlığı yok etmektedir ve bu sisteme göre, bu mantığa itiraz eden ve karşı çıkan insani olan her ne varsa düşmandır ve yok edilmelidir. Bu anlamda, yerliler, yerli olmayanlar, insan hakları gözlemcileri, kanaat önderleri, aydınlar, sanatçılar kısacası hepimiz onlar için yenilgiye uğratılması gereken düşmanlarız.(Subcomandante Marcos, 1999). [2]

Köyleri ve engel olarak görülen bu nüfusu yok etmenin yolu her zaman fiziksel ölüm değildir. Buna rağmen, bu da, kronik yetersiz beslenmenin yaygınlaşmasının yanı sıra, tek mahsullü tarımda kullanılan ve madenlerden yayılan kimyasallara maruz kalan milyonlarca insanın etkilendiği kanser gibi eski/yeni hastalıklar yoluyla yavaş yavaş gerçekleşmektedir.

Bu yok etme yöntemlerinden en alışılmışı ve sık karşılaşılanı yoksulların dışlanarak uzaklaştırılması ve ortadan kaldırılmasıdır ve bu da, onların şehirlerin çeperlerinde polis ve güvenlik güçlerinin merkezlerine yakın özel alanlara mahkûm edilmeleri ve oralara sıkıştırılmaları yoluyla yapılmaktadır.

Bunun en uç vakası Gazze Şeridi iken, diğer en yaygın örnekleri Latin Amerika’nın tüm büyük şehirlerinin gecekondu bölgelerinde görülebilir.

Örneğin; Patagonya’daki Mapuche yerlileri, Kolombiya’da Cauca yerlileri ve Afrika kökenli yerliler, Maranhão eyaletinin Vale madenine ait “demir treni”nin geçtiği kırsal yerleşimler ve And bölgelerindeki yüzlerce yerli toplumu gibi madencilik işletmelerinin çalışma sahalarının yakınlarında yaşayan kırsal toplumların çoğu, maddi ve sembolik bir kuşatma görevi gören askeri/ekonomik güçlerce izole edilmiş ve çevrelenmiştir.

Neoliberalizm ve mülksüzleştirme yoluyla sermaye birikimi hegemonyasıyla birlikte, “siyasetin müsadere edilmesi” siyasetin yeniden kolonizasyonu olarak değerlendirilebilir. Neoliberalizm ve mülksüzleştirme yoluyla sermaye birikimi hegemonyasıyla birlikte, “siyasetin müsadere edilmesi” süreci Meksika, Kolombiya ve Guatemala gibi uç vakalarda paramilitarizm, madencilik şirketleri ve devlet yönetimindeki yolsuzluk arasında bir ilişki ve etkileşimin meydana gelmesi şeklinde karşımıza çıkmaktadır ve bu örneklerde söz konusu durum pekâlâ siyasetin yeniden kolonizasyonu olarak değerlendirilebilir (Machado, 2014). [3]

[…]

Kazıp çıkarmacılık Latin Amerika’daki toplumların ve devletlerin tamamen yeniden yapılandırılmalarını teşvik etmektedir. Burada karşı karşıya olduğumuz şey “reformlar” değil, aksine toprağın bölüşümü konusundaki gerileme (geriye gidiş) gibi bazı toplumsal gerçekliklere şüpheyle yaklaşmamıza neden olan değişikliklerdir (Bebbington, 2007: 286). [4]

Kazıp çıkarmacılığın uygulandığı bölgelerde demokrasi zayıflamakta ve yok olmaktadır; devletler ise büyük çokuluslu şirketlere o ölçüde boyun eğmektedir ki bu bölgelerde yaşayan insanlar kendilerini bu çok uluslu şirketlere karşı koruması için devlet kurumlarına güvenemez ve onlardan yardım alamaz hale gelmektedir.

[…]

Bireylerin (siyahîler, yerliler, melezler) insanlığının tanınmadığı, kazıp çıkarmacılığın hegemonyasının hâkim olduğu bölgelerde, insanlar Benjamin’in “kalıcı olağanüstü hal” değerlendirmesinde bulunduğu duruma tâbi kılınmaktadırlar. Beyaz kesimin/toplumun orta sınıfının sahip olduğu hakları onlar kullanamamaktadır. Rio de Janeiro ve São Paulo’da gecekondu semtlerinde yaşayanlar gösteri ve protesto haklarını serbestçe kullanamamaktadır, çünkü Askeri Polis onlara kurşundan mermilerle sistematik saldırılar düzenlemektedir.

Peru’da kamu malının eski haline intikali de dâhil olmak üzere Amazon ormanlarının sömürüye açık hale getirilmesi için yapılan kanuni düzenlemelerin büyük bir kısmı yürütme organına kanun hükmünde kararnameler çıkarma imkânı tanıyan yüzden fazla Kanuni Kararnameyle uygulamaya konmuştur (Pinto, 2009). [5] Ollanta Humala hükümeti Conga adlı altın madeni projesini uygulamaya koymak için iç düzeni sağlamak gerekçesiyle çeşitli zamanlarda “olağanüstü hal” ilan etmiş ve silahlı kuvvetleri etkilenen bölgelere kaydırmıştır.

Her iki durumda da, Yürütme Organı’nın yetkilerinin genişletilmesini öngören geçici ve istisnai tedbirlere başvurulmakta ve böylece askeri olağanüstü hal ile ekonomik olağanüstü hal arasındaki sınırlar ortadan kalkmakta, güvenlik meselesi bir yönetme paradigması haline getirilmekte ve barış ile savaş arasındaki fark ortadan kaldırılmaktadır (Agamben, 2004). [6]

Kurumsal sosyal sorumluluk politikalarından -ki bu politikalar vergilerden sıyrılma garantisi de sağlar- tutun da silahlı kuvvetlerin her şeyi ve herkesi münhasıran ve özel bir rejime tâbi tutarak idare etmek ve yönetmekten sorumlu olduğu, ilgili bölgelerin silah zoruyla kontrol altında tutulmasını amaçlayan, polisin/askerin takdiri müdahaleleri de dahil çok çeşitli müdahalelerle yürütülen, resmiyette yasal olan, fakat yönetme kriteri olarak istisnai durumlar (olağanüstü hal) yaratmayı ve “tehlikeli sınıfları” hizaya sokmayı ilke edinen bir Polis Devleti (Ferrero y Job, 2011). [7]

Kalıcı bir olağanüstü halle yönetilen bölgelerde nasıl politika yapılır, ne tür örgütlenmeler oluşturulur, hangi eylem biçimleri uygulanır?

Bir ön koşul ve tespit olarak belirtmek gerekirse, kazıp çıkarmacılık olarak adlandırılan bu büyük çaplı doğal kaynak sömürüsü kademe kademe, aşamalar halinde veya müzakerelerle sonlandırılamaz. Çünkü tüm bunlar bir yana, siyasi güçler zaten başka bir model uygulama sözüyle yönetime gelmektedir ve yerli topluluklarının, siyahîlerin, köylülerin ve şehirlerin çeperlerinde yaşayanların direndikleri topraklar dışında böyle bir alternatif model de bulunmamaktadır.

Tarihsel sınıf mücadelesi deneyimleri bizi iki geçici yola yöneltmektedir. Bu yollardan ilki fabrika işçilerinin 1960’lı yıllarda fordizmi-taylorizmi söküp atma yöntemleridir. Bu, hem gelişmiş ülkelerde hem de çeperlerde (daha az gelişmiş yerlerde) (Brennan, 1996), [8] işçilerin başına dikilen ustabaşıların kontrolü konusunda fabrika yönetimleriyle ilgili her an mücadele etmek ve bu hiyerarşik iş örgütlenmesini dağıtmak suretiyle atölyelerde yüz yüze (açık açık karşı karşıya gelerek), adım adım yürütülen bir mücadeleydi (Arrighi ve Silver, 2001; Gorz, 1998). [9] Bu, aracıların mücadelesi değildi; fordizmin sökülüp atılmasında sendikal mekanizmalar ve sol en küçük bir rol dahi oynamadı. Bu mücadele, herhangi bir aracı veya temsilci olmaksızın doğrudan gerçekleştirilen bir sınıf mücadelesiydi. Bunu itiraf etmek kolay olmasa da, programsız, projesiz ve kesin amaçların önceden belirlenmediği bir mücadeleydi, çünkü direnmek, kavga etmek ve o çalışma dönemlerinde patronların çıkardıkları kontrol mekanizmalarının boğazına bıçağı dayayarak mücadele etmek gerekiyordu.

Mücadelenin ikinci tarihsel örneği; kesinlikle, kazıp çıkarmacılık rejimine direnmekte olanlardır ve direnişlerinin kökenleri esas olarak Bagua isyanına (Haziran 2009) ve hem Peru’daki Conga altın madenine karşı verilen mücadeleye hem de Córdoba’da, Ituzaingó bölgesinde ve Malvinas Argentinas şehrinde Monsanto’ya karşı verilen mücadeleye dayanmaktadır. Bunlar, toplulukların toprakları için adım adım, karış karış savaştığı, çokuluslu şirketleri topraklarına sokmamak veya topraklarından atmak için kendi kendilerine örgütlendikleri ve organize oldukları, onları koruyacak kanunların, devletlerin ve otoritelerin yokluğunda topraklarını barikatlara ve vücutlarını cephelere dönüştürdükleri mücadelelerdir. Bu, en alttakilerin her zamanki mücadele biçimidir: vücutlarını cepheye sürmek; hayatlarını, ailelerini ve çocuklarını riske atmak. Bunun başka yolu yoktur, çünkü onlar insanlıklarının reddedildiği, insan yerine konulmadıkları var olmama bölgesinde yaşıyorlar.


Raúl Zibechi’nin “Dördüncü Dünya Savaşı’nın bin kolu” başlıklı makalesinden seçilmiş pasajlar.

Dipnotlar

[1] Machado Aráoz, Horacio (2014) Potosí, el origen. Genealogía de la minería contemporánea, Buenos Aires, Mardulce.
[2] Subcomandante Insurgente Marcos (1999) “¿Cuáles son las características fundamentales de la IV Guerra Mundial?”, 20 de enero en http://palabra.ezln.org. mx/comunicados/2003/2003_02_b.htm (Consulta 25 julio de 2014).
[3] Machado Aráoz, Horacio (2014) Potosí, el origen. Genealogía de la minería contemporánea, Buenos Aires, Mardulce.
[4] Bebbington, Anthony (2007) Minería, movimientos sociales y respuestas campesinas, Lima, IEP.
[5] Pinto, Vladimir (2009) “Los decretos del hortelano y el origen del conflicto con los pueblos amazónicos”, en Alimonda, Héctor, Hoetmer, Raphael y Saavedra, Diego La Amazonía rebelde, Buenos Aires, Clacso, pp. 147-153.
[6] Agamben, Giorgio (2004) Estado de excepción, Buenos Aires, Adriana Hidalgo.
[7] Ferrero, María y Job, Sergio (2011) “Ciudades made in Manhattan”, en Núñez, Ana y Ciuffolini, María (comp.) Política y territorialidad en tres ciudades argentinas, Bueno Aires, El Colectivo.
[8] Brennan, James (1996) El Cordobazo. Las guerras obreras en Córdoba, Buenos Aires, Sudamericana.
[9] Arrighi, Giovanni y Silver, Beverly (2001) Caos y orden en el sistema-mundo moderno, Madrid, Akal