Ana SayfaKitapEDEBİYAT SÖYLEŞİLERİ | Mehtap Ceyran: Yası ancak derinizin içinde hissedebilirsiniz

EDEBİYAT SÖYLEŞİLERİ | Mehtap Ceyran: Yası ancak derinizin içinde hissedebilirsiniz

HABER MERKEZİ – “Yas, kelimelerin anlatabileceği bir duygu değildir. Ancak, derinizin içinde hissedebilirsiniz onu” diyor yazar Mehtap Ceyran. Mevsim Yas’ı yazarken ‘anlatmanın boşunalığının’ sıkıntısını çokça yaşadığını belirtiyor ve kitabının bir ‘yüzleşme metni’ olduğunu söylüyor.


Söyleşi: MUSTAFA ORMAN

“Edebiyat Söyleşileri” dizisi


Mehtap Ceyran “Mevsim Yas” romanında, Kürt coğrafyasında devletin sadece bir baskı ve şiddet mekanizmasıyla değil, devreye soktuğu örtük aygıtlarla hakikat karşısında yalanı günümüze dek nasıl sürdürdüğünü, güçlü bir hafıza eşliğinde sunuyor.

“Mevsim Yas”, bir yakın dönem tarihi romanı olmasının yanında, Sartre’ın “Hepimiz Katiliz” kitabında, “Sömürgecilik bizim utancımızdır” diyebildiği Fransa’da, bu ülkede utançları dile getirmeyenlere, kuyunun içinden sömürgeciye sömürgeci olduğunu tekrar hatırlatıyor.

Mehtap Ceyran, siyasi olayları aktarırken bunu kişisel açmazlarla, sıkışmışlıklarla, dışlanmayla, yabancılaşmayla, endişelerle, korkularla, insanın kendine yaslanışıyla veriyor.

Yazar, tüm anlattıklarına belli bir mesafe koyuyor, bu mesafe okuru tam da şu dönemde yaşanan gerçeklere de götürüyor.

Romandaki, “Geçen hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Geçmişin tozu bugünün hatta yarının da üzerine siniyordu, geçmiş kokuyordu bugün ve yarın. Geçmiyordu” cümlesi çerçevesinde, kötülüğün giderek sıradanlaştığı, inkarın kendini daha da yaydığı, devlet denen aklın hiçbir şekilde aklını başına almadığı, medyanın aynı yalanların etrafında döndüğü, inanmanın yine devlet tarafında saf tuttuğu… konular üzerine Mehtap Ceyran ile konuştuk:

Her zaman aslolan metindir

İyiliğin ve kötülüğün cinsiyeti yoktur. İnsan iyilikte ve kötülükte cinsiyetsizdir. Kötülüğün ve iyiliğin nereden geleceğini bilmiyoruz. Dünyanın erkek egemen sistemine yayılmışlığını da biliyoruz. Özellikle bu coğrafyanın hem siyasal hem duygusal hem de düşünsel tahriplerini düşünecek olursak, güçlü bir metin ortaya çıkarmışsınız. Yazar kimliğinizden önce, kadın kimliğinizin ön plana çıkarılması sizi rahatsız ediyor mu?

Kadının toplumumuzdaki ve dünyadaki yeri bu cinse pozitif ayrımcılık yapmayı gerektiriyor ne yazık ki. Haklı sebepleri var bunun. Ekonomide, siyasette, kamusal alanda kadın yok. Kadının da içinde olduğu ve hayatın devamlılığı sağladığı dünyayı, eril bir refleks ve dil yönlendirip yönetiyor. Üstelik bu eril refleks ve dil kadını yalnızca yok saymakla da yetinmiyor, onu yok etmek için ağır bir şiddete yöneliyor.

“Kadın yazar” tanımlamasının sanat, edebiyat çevrelerince çokça tartışıldığına ben de şahit oluyorum. Bu ayrıştırıcı bir yaklaşım gibi görülebilir. Ne kadar öyledir, ne kadar değildir tartışılır. Fakat sanat, edebiyat dünyasına da eril bir dil ve kimliğin hakim olduğunu kabul etmek durumundayız. Burada da eril kimliğin hakim olduğu bir iktidar alanı var. Buna karşı da ahlaki bir tutum takınmak zorundayız. “Kadın yazar” tanımı, kötü yazılmış metinlerin yazarı sırf kadın olduğu için kabul görüyor gibi bir sonuca asla ulaştırmamalı bizleri. En azından ben şimdiye değin böyle bir şeye şahit olmadım. Çoğu zaman bunun tam aksi bir yaklaşımın söz konusu olduğu bir hakikat. Bu anlamda kadının edebiyat dünyasında da görünür olmak gibi bir sıkıntısı var. Görmezden gelinmek istendiği, ötelendiği gerçeğini reddedemeyiz sanırım.

Sorunuzun kişisel kısmına gelecek olursak; edebiyatçı kimliğimden önce kadın kimliğimin ön plana çıkarılması beni fazlasıyla rahatsız edecek bir şeydir. (Fakat şu anda edebiyatçı kimliğimden çok kadın kimliğim ön plana çıkmış veya çıkarılmış değildir. Aksine metnim tartışılıyor ve bu beni memnun eden bir şey)  Kadın kimliğim edebiyatçı kimliğimin yanında durabilir, ancak edebiyatçı kimliğimin önüne geçmemeli asla. Söz konusu metinse eğer; yaratı edimi, tıpkı iyilik ve kötülükte olduğu gibi cinsiyetsizdir. Burada görmemiz gereken şey, yazan el değil, çıkan metindir. Her zaman aslolan metindir. Fakat sözünü ettiğimiz bu iki durumun birbirinden farklı şeyler olduğunun görülmesi gerekir.

90’lı yıllar bu ülkenin pandora kutusudur

Romanın ana gövdesini mektup ve günlüklere dayandırarak “bellek” ve “tahrip” kavramlarını bütün metin boyunca hissettirmişsiniz. Buradan yola çıkarak iki soru soracağım: Mektup ve günlük türleri başlı başına bir hafızadır, karakterlerin de yazar yerine geçip, sırıtmadan söz söyleme hakkını kullanması için mi böyle bir yola başvurdunuz? İkinci soruya gelecek olursak, yani burada bir hatıra değil, bir hafızayı derinleştirmişsiniz ama bana eksik geldi sanki; çünkü 90’ların kişilik çetrefilliğinde dinin yanında politik bir duruş varken, -ve bu politik aygıt kişinin bazı özgürlüklerini kısıtlıyordu- karakterlerin içsel kargaşasında sadece politikanın yer edinmesi, cinsel dürtülerin bulunmaması, -ki her iki taraf için de söylüyorum- gözden kaçırdığınız bir eksiklik midir, yoksa bilinçli bir şekilde vermek mi istemediniz? Bunu politik duruşu olan karakterler için söylüyorum. Çünkü baba karakterinde biraz değinmişsiniz.

Yazdığımız tüm metinler geleceğe bırakılmış mektuplardır. Bu hikayeyi yazmaya karar verdiğimde, mektup fikri bu düşünceden doğup ilerledi. Toprağımdan yeryüzüne bir mektup yazmak istedim. Bir yüzleşme metni olacaktı aynı zamanda bu. Bellek ve tahrip kavramlarını bu zemin üzerinden hikaye boyunca sürükledim.

Kendi başına bir Batman Hikayesi değildir bu, böyle anlaşılmamalıdır. Batman şehrini mekan olarak kullandım. Üstelik yalnızca Kürt illerinin bütün çıkmaz sokaklarına da değil, dünyanın tüm çıkmaz sokaklarına işaret eden, insanlığın ortak dertlerine karşılık gelen bir anlatı yapmak istedim. Metnimin evrenselliğini oluşturan şey, yerel’in güçlü anlatısı olacaktı. Burada dil, biçim ve biçem arayışlarım devreye girdi. Hikayemin dört bir yanına kadrajlar yerleştirip, değişik görme biçimleri edindim. Bu görme biçimlerini anlatıya dönüştürmemde mektup ve günlükler büyük olanaklar sağladı bana.

İkinci sorunuza gelecek olursak. 90’lı yıllar bu ülkenin tarihinde çok önemli zamanlardır. Devletin ve politik aygıtın büyük kitlelere yön verdiği, halk ayaklanmalarının, toplumsal linçlerin, büyük kavgaların yaşandığı ve insanın o en içerideki hikayesinin tüm bunların arasında kaybolup gittiği zamanlardır. Üstelik yalnızca Devlet tarafından değil, politik aygıt tarafından da bu dönemde insana daha doğrusu daha çok politik kişiliklere yönelik hak ihlalleri söz konusudur. 90’lı yıllar bu ülkenin pandora kutusudur. O kutunun kapağı henüz tamamen açılmamış, içindekiler tamamen görülmemiştir. Umarım bir gün bu zamanlar tarihe not düşülür. Ve artık bu karanlık dönem daha çok sanatın, edebiyatın konusu haline gelir.

Bu denli karanlık ve çok özellikli bir dönemden söz ediyoruz. Bunların tamamını bir hikayenin sınırları dahilinde anlatıya dönüştürmenin imkanı yok. Evet cinsel sıkışmışlık ve arayışlar dönemin özelliklerinden biri. Bunu gözden kaçırmış veya görmezden gelmiş değilim. “Mevsim Yas”ın bir matematiği var. En ince ayrıntısına kadar hesaplanmış bir matematik bu. Sözünü ettiğimiz cinsel arayışlar bu matematiğin dahilinde değildi. Bu nedenle hikayede yer edinmedi, anlatıya dönüşmedi.

Gerçeğin dili konuşulmuyor

Jean Paul Sartre, “Hepimiz Katiliz” kitabında, “Bizi yozlaştıran küstahlık değil, nefret değil; hayır bizi içinde tutulduğumuz yapay bilgisizlik yozlaştırıyor” der. Bunu Türkiye tekelinde düşünecek olursak, romanında anlattığın o karanlık, acı dolu, işkence ve ölümün eksik olmadığı Kürdistan coğrafyasına dönecek olursak, Sartre’nin söylediği, ‘yapay bilgisizlik’ ne kadar doğru? Yıllardır sadece Kürtlere değil, birçok halka nefretle bakan bir halktan bahsediyoruz. Bu sadece bilgisizlikle ya da devlet aygıtıyla açıklanabilir mi?

Bu ülkede hiçbir zaman gerçeğin dili konuşulmadı. Yalanlar üzerine kurulmuş bir tarihe büyük kitlelerin sarılıp, bu bilinçle yaşaması sağlandı. İnsanlık tarihinde bir leke olarak iz bırakmış büyük suçlar, büyük kahramanlık anlatılarına dönüştürüldü. Bilinçaltına düşman kavramının kazındığı, büyük korkuların yerleştirildiği, yüzyıldır, belki de yüzyıllardır algı operasyonlarıyla hizada tutulmaya çalışılan bir kitleden, halklardan söz ediyoruz. Sartre’ın “yapay bilgisizlik” tanımlaması burada karşılığını buluyor. Türk toplumu, oluşturulan bu yapay bilinçaltı ve gerçek dışı anlatı nedeniyle, her zaman devlet aygıtını bir güvence olarak görmüş, ona inanmış ve sarılmıştır. Bu hakikati görmezden gelemeyiz. Toplumları kendi tarihsel gerçekleri ve nedensellikleri içerisinde değerlendirmek durumundayız. Başka türlüsü hakkaniyetli olmaz.

Fakat tam da burada şuna da işaret etmek isterim. Artık bilgi ve enformasyon çağı dediğimiz bir zamanda yaşıyoruz. Devletin bilgi kaynakları dışında da, bilgi fazlasıyla ulaşılabilir bir şey. Böyle bir zamanda, aynı topraklar üzerinde yaşadığın halka, halklara Devletin oluşturduğu steril gözlüklerden bakmak adil değildir. Hiçbir toplum bir diğeri için tehlike oluşturmaz. Kürt toplumu, Türk toplumu için bir tehlike değildir, ha keza Türk toplumu da Kürt toplumu için bir tehlike olamaz. Toplumlar arasındaki bağ sevgi olabilir ancak. Aynı coğrafya üzerinde çağlar, kuşaklar boyu birlikte yürümüş toplumlar arasında yapay düşmanlıklar yaratmak iktidarların kendi çıkarlarını korumak ve saltanatlarının sürdürülebilirliğini sağlamak için başvurdukları yollardır. Türk toplumu devletin steril gözlüklerinden kurtulup, Kürt toplumuna ve bu topraklar üzerinde yaşayan diğer toplumlara çıplak gözlerle bakmaya çalışırsa, hakikatin farkına varacak, tarihin çeşitli kavşaklarında kesişmiş ortak bir hikayeye ve hafızaya sahip olduğunu görecektir. Uygarlık hakkı da budur.

Reddediş, güçlü bir itirazdır

Selîm Berakat “Tüy” romanında, “İntihar ölümden öç almaktır” der. Mevsim Yas’taki kadın intiharları, bir tür işkence biçimi, çünkü bu bütün şehrin mahallelerine yayılan bir olay ve başkasının ölümü, geride bıraktığı arkadaşına işkencenin başka bir tür yansımasıdır. Bu işkence aynı zamanda bir direnişi de uyandırıyor geride kalanlarda. Başkalarının acıları, başkalarını ne kadar uyandırabilir? Çünkü onca acı varken, gerçek olaylar varken ağlamayı bıraktım, üzülmeyen, haberdar olmayan, ama filmlerdeki ayrılıklara ağlayan milyonlardan bahsediyorum. Bir yazar olarak, metinle insanları uyandırmayı düşünüyor musunuz, ya da böyle bir amacınız var mı?

Anlatmanın boşunalığı… Mevsim Yas’ı yazarken bunun sıkıntısını çok yaşadım. Hasarlı geçmişin tamir edilemeyeceği düşüncesi, yine yazdıklarınızı bir boşluğa bırakma ihtimali fazlasıyla tahrip eden bir duygu. Bir yüzleşme metni bu. Bir tür ayna! Kendi hikayesinden, “başkası” dediğimizin hikayesine yürümek için bir yol yaptım. Kalın duvarların arkasına hapsedilmiş olması, bu hakikatleri yaşanmamış kılmıyor çünkü. Görme sınırının dışında tutulması ve üzerinin örtülmesi gerçeğin kendisini değiştirmiyor. Mevsim Yas bir edebiyat metni. Kapsamı bununla sınırlı. Fakat şunu hatırlatmak isterim ki, giydirilmiş olan hakikate çıplak gözlerle bakmayı yine dikiş aralıklarından, çatlaklardan içeri sızıp o hakikatin tüm çıplaklığını görmeyi bize en çok sanat, edebiyat öğretir. Bu nedenle toplumumuzun ve insanlığın dertleriyle ilgili, tabi özelde de Kürt sorunuyla ilgili sanat, edebiyat artık sahaya inmeli ve sözünü söylemelidir. Sanat bir direnme biçimidir, reddediştir, güçlü bir itirazdır. Ben sanatın olanaklarına ve diline inanan biriyim. Ve zaten benim yapmaya çalıştığım şey de bu

Hepimiz en çok bir başkasının hikayesinde buluruz kendimizi

Garcia Marquez, “Gazetecilikte bir tek yanlış bütün işi hükümsüz kılar. Romanda ise tam tersi, bir tek gerçek bütün işi meşru kılar” der. Şu an ülkede yaşananlara getirmek istiyorum soruyu. Yani ülkede yapılan gazetecilikte birçok yanlış bütün işleri hükümsüz kılmıyor, çünkü bu işlerin arka perdesinde kendine inanan bir kitle yaratıyor. Yani haberlerin doğruluğunu sorgulamayan, ama bir öyküde gördüğü olaya, “Bu ne kadar doğru?” diyen bir kitleden bahsediyoruz. Bunu bilerek soruyorum, çünkü eminim size de sorulmuştur, kitaptan anlatılanların gerçekliği üzerine. Peki biz kaç gerçekle yaptığımız işi meşru kılabiliriz bu ülkede?

Edebiyatın gücünü görüyoruz burada… Tabi sözünü ettiğiniz gazetecilik olayı, iktidara odaklanmış bir anlatı. Bu ülkedeki sol söyleminin bir kısmının da böyle bir dile sahip olduğunu ifade etmeliyim. Bunların bu dönem için meşru bir zemine oturtulması, tarih sahnesinde meşruiyetleri olacağı anlamına gelmez. Tarih onları yalanlayacak ve hesap soracaktır elbette. Uygarlık tarihi boyunca hiçbir gücün, kudretin, iktidar biçiminin toplumların hafızasını yenilgiye uğratabildiği görülmemiştir. Bu nedenle hafıza yok edilemezdir, hakikat bakidir deriz.

Sanatın, edebiyatın filizlenip yeşerdiği yer de tam olarak burasıdır. Toplumların hafızasının envanterini tutan ve onu geleceğe taşıyan en önemli şey sanattır, edebiyattır. Sanat, edebiyat meşruiyetini toplumun ve insanlığın ortak hafızasından, yani tam olarak hakikatin kendisinden alır, beslendiği yer burasıdır. Hakikat ise meşruiyet aramaz. Gerçek dediğimiz şey onun meşruiyetidir. Dolayısıyla bunun kabul görüp, görmemesinin hiçbir önemi yoktur.

Sanatın, edebiyatın içinden çıktığı toplumun ve insanlığın ortak hafızasından ve dolayısıyla da hakikatinden beslendiği gerçeği, bizi ‘Sanat salt nesnel bir gerçekliktir’ sonucuna ulaştırmamalıdır. Hayır, sanat ne salt nesnel bir gerçeklik, ne de salt imge değildir. Dolayısıyla yaptığımız iş, örneğin bir edebiyat metni meşruiyetini anlattığı hikayenin, dil biçim ve kurgusunun gücünden alır, dayandığı gerçek sayısından değil. Çünkü sözünü ettiğimiz şey, kurmacadır.

Sorunuzun diğer tarafına gelecek olursam, kitlenin ülkede yaşananları veya buna dair haberleri yüksek sesle sorgulamadığı gerçeği, yaşanan gerçekliğe dair bir hafıza oluşturmadığı anlamına gelmez. Ben, büyük kitlelerin gerçekliği sezinlediği, ürkek gözlerle de olsa ona baktığı ve buna dair bir hafıza oluşturduğu kanısındayım. Haberlerin doğruluğunu açıktan sorgulamadığı halde, bir öyküde karşılaştığı olaya “bu ne kadar” gerçek demesi ise, hissettiği, düşündüğü fakat ifade edemediği bir şeyi, başkasının onun adına söylemiş olmasından kaynaklanır. Çünkü hepimiz en çok bir başkasının hikayesinde buluruz kendimizi.

Siyaset, gündelik hayatın her alanına müdahale ediyor

Ayrıca piyasaya da değinmek istiyorum. Kendi ‘okuma tarihi’ni yaratmayan bir okuyucu kitlesi var, aynı zamanda da yazmaya yönelen bir kitle bu. Bu birbiriyle didişen iki durum arasında bir şeyler üretiliyor, fakat bu üretim aynı zamanda zamana yayılmayan, kuruyemiş gibi hemen tüketilen bir şeye de dönüşebiliyor. Böyle bir durumun ortaya çıkmasının nedeni, bir eleştiri mekanizmasının olmaması mıdır, yoksa siyasetin gündelik hayata müdahale etmesinden midir?

Bunun çok önemli tarihsel ve sosyolojik nedenleri var. Üstelik yalnızca sözünü ettiğiniz kitleyi değil, toplumun tamamını kapsayan bir durum bu. Cumhuriyet sonrasını dahi ele alacak olursak, sarsıntıları, iç devinimleri, ekonomik krizleri, savaşı, iç çatışmaları hiç tükenmemiş, asgari bir demokrasi seviyesine dahi ulaşamamış bir yapıdan söz ediyoruz. Aynı zamanda, siyasetin gündelik hayatın her alanına müdahale ettiği, çekip çevirdiği gerçeği de ortada. Dolayısıyla yaşamını güvenceye kavuşturamamış, ekonomik olarak asgari bir refah seviyesine ulaşamamış bir toplumdan, bu toplumun bireylerinden söz ediyoruz. Bırakalım kişisel bir okuma tarihi oluşturmayı, hiçbir şeyi konuşmaya vakit bırakmayan bir gerçeklik bu.

‘Piyasa’ dediğiniz şeyi, çok fazla bilmediğimi, bunun çok fazla içinde olmadığımı söylemek isterim. Fakat Türk edebiyatını, Türkçe edebiyatı yakından takip ediyorum. Bu alanda son yıllarda iyi metinlerin ortaya çıktığı ve bir üretkenliğin oluştuğu düşüncesindeyim.

Eleştiri mekanizması ise edebiyat metinlerinin niteliğini bir ölçüde yükseltebilir belki. Fakat bundan da tam olarak emin değilim. Yaratının kişisel bir şey olduğu, eleştirinin bu sürece yön veremeyeceği düşüncesindeyim. Tabi burada, dünya da bunun bazı örneklerinin olduğunu söylemeliyim. Modern İngiliz edebiyatı bir eleştiri akımından doğmuştur mesela. Fakat Türkiye’de böyle bir eleştiri akımı veya mekanizması yok. Türkiye’deki eleştiri mekanizmasının fazlasıyla kişisel olduğunu belirtmek isterim. Eleştiriden anladığımız şey, kitap tanıtım yazısı değilse eğer, zaten ülke de bu işten anlayan ve bunu hakkıyla yapan insan sayısı bir elin parmak sayısını geçmez. Son yıllarda akademilerde buna yönelik çalışmalar yapılmaya başlandı. Boğaziçi ve Bilkent üniversitelerinin bu tür çalışmaları var. Fakat bu da yeterli değil elbette.

Yas, derinizin içinde hissedebileceğiniz bir şey

“Giderek karşılıklı konuşmaktan kaçıyorum. Küçümsediğim için sustuğumu sanmaları da bana acı veriyor” der “Yas Günlüğü”nde Roland Barthes. Son olarak ‘yas’ konusunda ne demek istersiniz?

Yas, kelimelerin anlatabileceği bir duygu değildir. Ancak, derinizin içinde hissedebilirsiniz onu. Bu kavramın bendeki karşılığı uzun, çok uzun bir sessizlik!