Ana SayfaYazarlarBüşra Şahin‘Gerçek Hayat’ta erkek kahramanı öldürmek meselesi

‘Gerçek Hayat’ta erkek kahramanı öldürmek meselesi


BÜŞRA ŞAHİN


Gel gör ki her şey nasıl başladıysa öyle gidiyordu. Tek sorun benim her şeyin nasıl başladığını bilemememdi. Her şeyin nasıl başladıysa öyle gittiğini, hiçbir şeyin benim istediğim gibi gitmemesinden anlıyorum. Bir Ali, bir davamız arasında gidip geliyorum… Bir aşk bir nefret. Bir uyduruş, bir gerçek…

Sadece Türkçe edebiyatta değil, dünya edebiyatında kadın yazarların konumu hep sallantıda olmuş, hep bu konudan sorunlar yaratılmış ve bu kadın yazarlarca hep bir dava meselesi olmuştur. Oylum Yılmaz, İletişim Yayınları’ndan çıkan yeni romanı Gerçek Hayat’ta kadın yazarları irdeliyor, konumlarını tartışıyor ve Fatma Aliye, Suat Derviş, Cahit Uçuk üçgeninde çiziyor kurgusunu.

Kadın yazar – kadın yazmaz

Oylu Yılmaz

Kadın yazarların, edebiyat camiasının eril hükümdarlığında yerlerini almaları aslında çok da eskiye dayanmaz – öyle ki bu yer hâlâ kimilerince küçük görülür. Çünkü edebî otorite ataerkildir, kabul edilsin veya edilmesin. Her alanda tahakküm arzusunu yazınsal ortamda da sürdürmek isteyen erkek yazarların ve kabul gören düşüncelerin düzenine karşı çıkan kadın yazarlar pek çok zorlukla karşılaşmış. Üsluplarını değiştirmek zorunda kalmalar, erkek ismi kullanmalar, köşelere saklanıp gizli gizli yazmalar bu zorluklardan ilk akla gelenler. Dünya edebiyatında da durum aynı dedik: Jane Austen, yazdıklarını kimse görmesin diye bir kitabın içinde taşıyordu, George Eliot ismini kullanan Mary Ann Evans ahlâksızlıkla suçlanıyordu, Charlotte Bronte bir dönem Currer Bell ismini kullandı. Bunun gibi örnekler her dönem ve her saha için arttırılabilir. Önemli olan, kadınların neden yazın dünyasına kabul edilmesinin bu kadar zor olmasıdır. Bu konuda Virginia Woolf yerinde tespitlerle dinleyeni düşünmeye sevk ediyor:

…En büyük farklılık; erkeklerin savaştan, kadınların doğan çocuklardan bahsetmesi değil, kendilerini nasıl anlattıkları konusunda ortaya çıkıyor. (…) Kız bütün bunlara rağmen kendi nedenlerini, düşüncelerini ortaya koyduğu an, etrafındaki erkeklerin hepsi çok şaşıracaklardı elbet… Erkeklerin kendi tutkularına dair gerçeklikleri, açıkça ortaya koyabilen bir kadından bahsederken, var olan anlayış/şuur, kızın şuursuzluktan beslenen sanatçı hâlinin kaybolmasına sebep olur. (…) Kadınlar karşı cinsin, aşırı kalıplaşmış davranışları yüzünden sürekli işlerinden, yazacaklarından alıkonuluyorlar.*

Kadınların erkeklerden daha farklı üslup kullanmaları normal karşılanabilir, her alanda ezilmenin verdiği bunalım hâli edebiyata yansımak istiyor, o da bastırılınca isyan ortaya çıkıyor. Üslup da isyanın bir çeşidi olabilir, neden olmasın? Yazmaya karar verdiği zaman, “…erkek eşdeğerinin aksine kadın sanatçı ilk önce saçma, boşuna, hatta -Pamuk Prenses’teki Kraliçenin durumunda olduğu gibi- özkıyım içeren ve (erkek) öncüllerinin vasiyeti ile çelişen sosyalleşmenin etkileri ile mücadele etmek zorundadır.”** Dolayısıyla kadın yazarın tek endişesi edebî değil, aynı zamanda toplumsal ve bireyseldir. Çevreden alacağı tepkiye bir de kendi benliğinden yapacağı feragat eklenince, erkek yazara göre çok daha fazla zorluğun üstesinden gelmek zorunda kalır. Bir kadın yazar olarak, toplumun onu hapsettiği sınırları aşmak zorundadır artık. Woolf, çok haklı bir imge ile, buna “evdeki meleği öldürmek” adını verir. Kadınların edebi alanda bastırılmaları (çeviriler, basit ve ucuz hikâyelerden sonra) Avrupa edebiyatında 18. Yüzyılda son bulmaya başlıyor ve burjuva kadınlar yazı yazmaya başlıyor. Ancak biz Gerçek Hayat’a dönelim.

Kadınların yazınsal isyanının Türkçe edebiyattaki temsilcileri de Fatma Aliye ve Suat Derviş olur kuşkusuz. Oylum Yılmaz, bunlara Cahit Uçuk’u da ekliyor, kadın yazarının konumunu sorgulayan/tartışan/düşündüren bir metne dönüştürüyor romanını. Asırların kadın karakteri Leylâ bu romanda da yerini alıyor ancak bu sefer erkek karakteri öldürmesi gerekiyor. Öldürmelidir de. Güçlü ve gür sesli kadın yazar-hayaletleri ona bu yolu göstermiştir çünkü: Paşa babasının konağından çıkıp gelen Fatma Aliye, elleri mühürlü Suat Derviş ve Güzin Abla’nın bile ilham aldığı Cahit Uçuk. “Yeraltına Çekilmiş Unutulmuş/Unutturulmuş Devrimci Yazar Kadınlar Cemiyeti”nin asil üyeleri.

Yeraltına çekilmiş unutulmuş/unutturulmuş devrimci yazar kadınlar cemiyeti

Her zaman babasının kızı olarak anılmaya mahkûm edilmiş Fatma Aliye Hanım, Türkçe edebiyatta önemli bir karakterdir. Dönemine göre oldukça farklı görünse de aslında kadınların özgürlüğüne ve toplumdaki konumuna ılımlı/yumuşak bir yaklaşımı vardır. Kadının eğitimine önem vermiş Fatma Aliye, Ahmet Mithat’ın manevi kızı olarak da biliniyor. Eserlerine kimi zaman “bir hanım” imzasını atmış. Gerçek Hayat’ta ise Leylâ’nın hayaletlerinden en heybetlisi, yazgısı karalısı. Leylâ’ya söylediği şu sözler, kadın yazarların geçmişi hakkında dikkate değer:

Ne kadar hazindir tarihimiz evvela, bir bakınız. Bizim mırıltılarla birbirimize anlattıklarımızı birileri gelip de kaleme almaya başlayınca önce, kalakaldık. Gelgelelim bir gün aniden mırıldanmaktan vazgeçtiğimizde, çok geç kalmıştık. Ondandır ki evvela yazdıklarımızı için müstear erkek isimleri kullandık, sonra bir hanım diye imzalar atmaklar falan derken kendi isimlerimizle erkeklerinkine benzeyen hikâyeler kaleme aldık. Delirme çağı geldi sonra. Deli kadın yazarlar, kahraman olamamış ya da olamayacak kadar çılgın kadınların hikâyelerini yazmaya başladılar. (…) Ölmeden önce öldürüldüğüm için konuşuyorum kızım ben, anlattıklarım bitmemişti, ben anlatmaktayken hâlâ, üzerime dualarla toprak serpilmişti. Erkek muharrir öyle mi, söyleyeceklerini söyledi, öldü gitti. Alkışlar ve kapanış yani. Bize bahşedilmemiş olan o kutlu sona hep o sahipti.

Fatma Aliye – Suat Derviş – Cahit Uçuk

Erkek egemen yazınsal otoriteden şikâyetçi Fatma Aliye’nin yanı sıra Suat Derviş daha asabi ve daha yüksek perdeden konuşarak kendini anlatmaya girişir Leylâ’ya. “Kendi ahlakını kendi kuran kadınlar var mıydı, hiç olmuş muydu, olduysa şimdi nerede?” sorusu üzerine köpürür Derviş:

Sen, sen arsız, böyle hiçbir şeyi bilmeden şişinesin diye mi yazdık sanıyorsun biz, öldük, öldürüldük, ölmeden mezara konduk, unutulduk, taşa tutulduk! Sen böyle beyhude yere yüzümüze istihzayla gülesin diye mi, kendinden başka kimseleri beğenmeyip, nasıl ölsem nasıl ölsem diye etrafta canlı cenaze gibi gezesin diye mi anlattık onca hikâyeyi? (…) Ama hayat aşkla da bilgiyle de değişmez. Hayat ancak erkekler kadın, kadınlar erkek gibi olduğunda değişir. Başka türlü değil, başka türlü hiç değil!

Cahit Uçuk ise diğerlerine göre daha sakin yaklaşır Leylâ’ya. Gözyaşlarını siler, teselli eder, içini yumuşatır. Ama Leylâ’ya yükledikleri görev kesindir: 

Biz size bir vazife verdik; bu yaşamaktan, yazmaktan ve okumaktan vazgeçmeme ödevidir. Erkek kahramanı öldürünüz, tarihin ve edebiyatın sahnesinden siliniz dedik.

Hayalet-kadın-yazarların amacı bu cümlede gayet açık aslında. Tüm kadın okurlar, tüm kadın yazarlar, tüm kadın yaşayanlara bir sesleniş bu, edebiyatı erkekliğin elinden kurtarmak, erkek kahramanı öldürmekle olacaktır. Masalların, destanların, öykülerin, şiirlerin, romanların kahramanları/yazarları/şairleri olan erkeklerin egemenliğine son vermek için kahramandan başlamak gerekir.

Davamız ilmi, siyasi ve edebidir.


* Virginia Woolf, Londra Manzaraları ve Başka Yazılar, Hece Yayınları, 2016
** Sandra M. Gilbert, Susan Gubar, Tavan Arasındaki Deli Kadın, Kadın Yazar ve 19. Yy’da Edebi İmgelem, Aylak Adam Yayınları, 2016