Ana SayfaYazarlarArif AltanGidenlerin ardından – ARİF ALTAN

Gidenlerin ardından – ARİF ALTAN


ARİF ALTAN


Bir dokunabilsem diye başlıyordu şiir ve orada donup kalıyordu parmaklarım. Mumyalanmış bir menekşe, kurumuş dere yatakları, kar altında kaskatı kesilmiş hüzünlü bir gerilla cesedi. Rüzgarı üfüren buzlu gün ışığının altında parlayan, sinsi bembeyaz karlar üstünde donup kalmış simsiyah iki kan lekesi. İpince ve yemyeşil derelerin rengine bürünerek kıvrıla kıvrıla akıp gitmek isteyen saydam gözlerin kıyısında titreşen kristal gözyaşları…

Bir dokunabilsem diye başlıyordu şiir ve göz kapaklarımın üzerinde ayakta duruyordun. Edgar Allen Poe’nun sesi titriyordu, derin kanyonlarda yankılanan lir, çığlığını yitirmiş bir Mardinli kadının bakışları. Gün ağarırken öylesine kayıtsızdı Paul Eluard’ın elleri, taze uykuları bölünmesin diye ıssız bir koyakta henüz vurulmuş iki Kürt partizan kadının ılık ensesinde. Sahranın derinliğinde kaybolup giden su sesi peşinde koşan bir ceylanın ayağı tökezliyordu Eluard’ın dizelerine:

Ve saçları saçlarımın içinde, biçimi ellerimin biçiminde, gözlerinin rengi gözlerimin renginde, gölgemde yitip gidiyor, tıpkı bir (kuş) gibi gökyüzünde.

Bir dokunabilsem diye başlıyordu şiir ve orada son buluyordu parmaklarımla gökyüzü arasında damlayan buz tutmuş ateş damlaları. Bütün ölülerim oradaydı, bir hayalin içinde birer hayal ötesi simayı kuşanan, bir kez göz göze geldikten sonra Simurg’a dönüşen ve bir daha dönemeyen bütün sevdiklerimin soğuk külleri. Bir uçurumun dudağında granit kesilen alev dudakların taş sessizliği. Öylece havada bekleyen çatlamış bir arzu, ıssız dağların karlı ağzında donmuş bir yolcunun yanmış parmakları. Dünyanın çığlarını çağıran Baudelair’in küçümseyen bakışları altında, her solukta gövdemi yutan zamanın muazzam ürperişi. Geçmişin karanlık sazlarından örülmüş düşlerin rüzgarda çatırdayan kulübesi içinde, mermer tabutlarından ayaklanacak zamanı bekleyen çocukluk masalları…

Bir dokunabilsem diye başlıyordu şiir ve pembe, lahuti mavi bir akşam saatinde donup kalıyordu yelkovan. Kahrolası bir şehrin simsiyah havası dişlerken sessizliği, kızıl şarap kadehi kıyısına patlayan bir yürekten boşalmakta olan pıhtılaşmış kan. Her şeyin içinde kaynaşan sonsuz devinimsizlik. İkinci bir ‘ol’ emrine dek dağılmadan, öylece bekleyebilirdi tüm kâinat. Büyülü, mavi, derin, ışıl ışıl yanan bir bekleyişi bütün hecelerinden ayıran başlangıçsızlığının sabahında.

Ve ölçüsüzdü bayraklarda donanmış, yaslı yıldızlar gibi çiçek açan Pablo Neruda, bir öpüş kadar ölçüsüzdü, sinirlerini öldürdüğü ellerimi kendi bileklerinden kesip Dicle’nin kıyısına usulca bırakırken.

Geçebilirdik her şeyden ve hiçbir yerden. Yani bir tabiat kanunu değildi, belki de düşme sevincinin belleğiydi savaş. Öyle yazılmamıştı, ama belki tam da öyle kazınmıştı, içimize kovulmuş çocukların kefeniyle zamanı ölçen çığırtkan bir sessizliğin kırışmış dudaklarıyla. Elhamra kokulu Lorca’nın yeşili Granada kızılına dönüşmeseydi, kızgın namlulara sümbüller sürebilirdi Fırat’ın kıyısında vuruşan iki dünyanın çocukları.

Bir dokunabilsem diye başlıyordu şiir ve karaya vurmuş ölü balıkların sönmüş gözleri gibi açık kalıyordu parmaklarım. Boranda yolunu şaşırıp kendini ansızın vahşi bir dünyanın kalbinde bulan şaşkın bir gerilla taburu. Saçlarını, uyuyan bir çocuğun soluğu gibi hafifçe okşadığımız Lorca’nın kulağına, Machado’un kederiyle o türküyü söyleyebilirdik:

Uyu güzel çocuğum uyu, ‘daha dün mısralarımda, daha dün kırağını verdin şarkıma ve ağlatı’ma gümüş tırpan keskinliğini, seni söyleyeceğim, sende artık kalmayan eti, olmayan gözlerini, rüzgârın dağıttığı saçlarını söyleyeceğim, öpülen kırmızı dudaklarını… Ölüm, güzel çingenem, ölümümsün dün de bugün de.

Bir dokunabilsem diye başlıyordu şiir ama küller ve kanlı taşlar arasında başı ezilmiş Hakkarili bir çoban gibi donuyordu parmaklarım. Uyuşmuş kollarımı kaldırıyorum, ama  Atilla Jozsef uyarıyor; “Dikkat et, dikkat, çünkü çıldırdı şeytan”. Uzan diyorum, “uzan kaynakların duru dibine, yapış pencere camına, gizlen elmasların ışıltısı ardına, taşlar böcekler arasına, gizle kendini sıcak ekmek içinde”.

Bir düştü bu, duyuyordum sesini,  orada öylece duruyordu, rüzgarsız Lethe Irmağı’ndan daha mazisiz, daha dalgasız. Rüyamda nasıl da gerçekti bütün kâinatın sessizliği; gidenlerin gitmeden önce bıraktığı o sımsıcak buğular içinde…