Ana SayfaYazarlarBüşra ŞahinMizojini, edebiyat ve kadının ikili yansıması

Mizojini, edebiyat ve kadının ikili yansıması


BÜŞRA ŞAHİN


Feminist kelimesinin “erkek düşmanlığı” olarak algılandığı ve bu tabirin sık sık kullanıldığı bir toplumda mizojininin -yani kadın düşmanlğının- kullanılması bir yana bilinmemesi bir tezat oluşturuyor. Feminist düşmanca bir kavramken, asıl düşmanca olan mizojini duyulmuyor bile. Ancak bu bazı düşünebilen zihinlerce pek de garipsenmeyen bir tezat: Kadına düşman olmak durumu henüz kabul bile edilmemiş, bırakın mizojininin ne demek olduğu bilinsin.

Mizojni, kelime anlamı olarak kadına duyulan antipati, soğukluk ve düşmanlıktır (Yunanca kökenli; gyne=kadın ve misein=nefret etmek). Kadına duyulan bu antipati, kendini çeşitli şekillerde gösterebilir. Sinsidir. Düşmanca ve vahşidir. Kimi zaman sırtını başka olgulara dayar gibi görünebilir, kimi zaman da direkt kadını hedef alıp laf oyunlarıyla kendini haklı çıkarabilir. Mizojini, dünyanın en eski -ve maalesef değişmeyen- önyargısıdır.

Jack Holland, İrlandalı bir gazeteci ve asıl uzmanlık alanı Kuzey İrlanda sorunları. Ancak kendi notlarında üzerinde yoğunlukla durduğu konu mizojini olmuş, sağlığında yayımlayamadığı çok önemli yazılarını ölümünden sonra ailesi yayımlamayı uygun görmüş ve Mizojini, Dünyanın En Eski Önyargısı, Kadından Nefretin Evrensel Tarihi kitabı bu şekilde basılmıştır. İlk olarak 2006’da yayımlanan kitap, 2016’da Erdoğan Alkan’ın çevirisiyle İmge Kitabevi’nden çıkmıştır. Kitabın feminist gözlerce eleştirilecek noktaları olabilir, akademik açıdan yeterli olmayabilir, yazıldığı dil yeterince propaganda barındırmayabilir ancak şunu belirtmekte yarar var: Bu kitap, yüzyıllar boyunca kadınların çektiği zulmü, bu zulme neden olan sebepleri/önyargıları/suçlamaları tüm gerçekliğiyle bize okutuyor ve kronolojik bir düzende kadınların uğradığı sebepsiz haksızlıkları gözler önüne seriyor. Bu kadar net konuşma dilinde ve gerçekçi kitaplar, kadının konumunun neden bu noktaya evrildiğini bize anlatabilir ve hatta daha çok okura ulaşması sağlanabilir.

Evdeki melek – Dışardaki şeytan

Mizojini, genel olarak tarihsel süreç boyunca kadınların toplumdaki yerini sorgulayan ve kadının neden hep (dinden önce de) ikinci planda kaldığını anlatmayı amaçlayan bir kitap. Bu şekliyle bakıldığında çok detaya inmediği ve yüzeysel bir anlatımı tercih ettiği tahmin edilebilir bir gerçek. Bu kitaptan yola çıkarak gereken araştırmalar yapılabilir, Mizojini bir başlangıç noktası kitabı olarak da görülebilir bu açıdan. Değindiği ilk konu Eski Yunan ve Roma toplumunda (yani bugünün Batı dünyasının temelinin dayandığı sütunlarda) kadının toplumdaki yeri oluyor. Buradan Hıristiyan Batıyı anlatmaya devam ediyor ve Ortaçağ’ın utanç vesikalarının en büyüğü cadı avları ile devam ediyor. Daha sonra sanat dünyasında kadının konumunun anlatıldığı bölümlerle ünümüz dünyasında kadının konumuna yaklaşıyor Holland. Bu kitapta dikkatimizi en çok çeken nokta (genel olarak insan düşünce sistemindeki düalizmin yanı sıra) kadına yaklaşımda bir düalizmin hâkim olduğu yönündeydi: Tarih boyunca kadın bir yandan yüceltilirken bir yandan aşağılanıyordu. Erkeğin olmasını istediği gibi olan kadın yüceltilip neredeyse azize konumuna getirilirken (bakire Meryem örneği gibi), erkeğin isteklerinin dışına çıkan kadın aşağılanmanın da ötesinde yeraltına mahkûm ediliyordu. Yani erkek görüşüne göre bedenini yalnızca kocasına adayan hatta seksten tamamen uzak kalan kadın yücelirken arzularının peşinden giden ve özgürce isteklerini yerine getirmek isteyen kadın yerin altına sokuluyordu. Bunların tarihten en bilinen örnekleri Bakire Meryem kültü ile Jeanne d’Arc örnekleridir belki de. Birisi bedensel arzularını tamamen geride bırakıp bakire kaldığı için en üst düzeyde kutsaldır (kadın olmasına rağmen!), diğeri ise isyan edip savaşa katıldığı için cadı ilan edilmiş ve yakılmıştır (Kilise kurumunun şimdiye kadar özür dilediği tek “cadı”dır üstelik). Bu melek-şeytan kadın çelişkisi yüzyıllar boyu sürmüş, sanatı ve doğal olarak edebiyatı da etkilemiş, Batıdan etkilenen Türk edebiyatına da sıçramıştır.

Jack Holland sürekli bize kadının bu ikili durumunu hatırlatıyor ve kitabının bir bölümüne şu başlığı koymayı uygun görüyor: “’Cennetin Kraliçesi’nden ‘İblis Kadın’a”. Hıristiyanlık fanatizminin tavan yaptığı Ortaçağ ve yankılarının anlatıldığı bu bölümde, bir yandan bakire ve masum Meryem tüm varlıklardan daha yüce bir kadın kabul edilirken (çünkü bakiredir, Tanrının verdiği bedeni kirletmemiştir, “masumiyetini” korumuştur, tüm bedensel arzulardan vazgeçmiştir) diğer yandan kadınlar olmadık suçlamalara maruz kalıyor ve akıl almaz işkencelerle hayatlarına son veriliyordu. Ailesine/eşine/dine/devlete, yani “erkek” olan her şeye sadık olan kadın makbul kadın oluyordu. Bunun dışında kalan kadınların en ufak bir hareketi (hatta harekete gerek de olmadan; uğradıkları en ufak bir iftira) şeytanla eşit sayılmalarına sebep oluyor ve yakılmaları öngörülüyordu. Tabii Kilise onları yakamazdı, Hıristiyanlığa göre bir can almak doğru değildi ama Kilise, devlet güçlerine karar aldırtabilirdi. Ne kadar da kolay! Kadının konumunun bu düalist yapısı tabi ki edebi eserlere de yansıdı ve toplumdaki ikili kadın rolü her şekilde kendini gösterdi.

Kadının bu iki uçtaki sınır aslında erkeğin iki uç noktasını yansıtıyor: kadına duyulan şehvetli arzu ve bu arzudan doğan nefret. Erkek kadına hem arzu duyuyor hem de arzu duyduğu için ondan nefret ediyor. Bu durum doğal olarak erkek yazarın hakimiyetindeki edebiyatta da kendini gösterdi. Holland, edebiyat eserlerini incelediği bölümde özellikle Shakespeare üzerinde çok duruyor:

Shakespeare’in 1599 ile 1609 arasındaki on yılda yazdığı trajedilerinde, hiçbir kadın başkaraktere rastlanmaz. Gerçi onun bütün trajedilerinde kadınlar konunun parçalarıdır ama konunun merkezinde hep bir kahraman erkek ve onun kendi sonunu hazırlayan zayıflıkları bulunur. (…) eski Yunanistan’ın ölümsüz trajedilerinde görülen erkek otoritesini sorgulayacak kadınlara burada rastlanmaz. (…) Hamlet ve Kral Lear’da ise tek tek her bir kadına değil bütün kadın cinsine, olay kahramanlarının çektiği acıların ve gördüğü zararların suçu yüklenmiştir.

Genel olarak erkek egemen edebiyatı bu şekilde yorumlamak mümkün: kadınlar her zaman yan rolleri üstleniyor, olayları etkileyen ama eylemleri yapamayan karakterler oluyor, her zaman bir erkeğin gerisinde kalıyor, kahramanların çektiği sıkıntıları omuzlamak görevini üstleniyor. Batı edebiyatında uzun yıllar bu durum devam etti, buna değinen önemli yazarlardan biri, ancak yirminci yüzyılda adını duyacağımız Virginia Woolf idi. Woolf, erkeğin gözünde yücelen “edepli” kadına Evdeki Melek adını vermiş ve bundan kurtulmanın yollarını aramıştı:

Eğer bir eleştiri yazacaksam, yoluma çıkan hayaletle savaşmak zorunda olduğumu fark ettim. O hayalet bir kadındı. Ve onu daha iyi tanıdıkça, bir şiirdeki kadın karakterden esinlenerek, ona, Evdeki Melek adını verdim. (…) Aile hayatının kadınlara dayattığı farklı işlerin hepsinde uzmanlaşmıştı. Her gün kendisini, ailesi için feda ederdi. Eğer sofrada tavuk varsa, O, tavuğun kemiklerini kemirirdi; eğer şiddetli bir rüzgâr varsa, rüzgârın önüne O otururdu. Kısacası, O, Evdeki Melek, kendisi için bir şeyleri düşünmeyecek, istemeyecek kadar ailesine adanmış biriydi.*

Woolf’un bahsettiği elbette hepimizin bildiği üzere evde erkeğin isteklerini yerine getiren, kendini feda eden, saçını süpürge eden emektar/vefakâr/cefakâr kadındır. Yani başka bir deyişle erkeğin gözünde makbul olan azizedir. Kadın bu görevlerin ufacık dışına çıkarsa cadı olacaktır. Gerek yazarlar arasında gerekse karakter yaratmada kadınlara böyle yaklaşılmıştır.

Türkçe edebiyatta da durum bundan çok farksız değil. Roman türünün Türkçe edebiyata girmesiyle pek çok tartışmanın yanında karakter tartışması da kendini gösterdi. O dönemde (19. Yy sonu – 20. Yy başı) kadın yazarların parmak sayısını geçmemesi toplumsa nedenlerle anlaşılabilir durumda, ancak eserlerdeki kadın karakterlerin Evdeki Melek-Dışardaki Şeytan düalizmini aşamaması gerçekten acı bir gerçek.

Bu konuya daha önce değinen pek çok araştırmacı oldu, bunlardan ilk akla gelen Berna Moran oluyor. Edebiyat Kuramları ve Eleştiri kitabında şöyle diyor Moran:

Melek ve canavar tiplerini Türk edebiyatında da saptamak olanaklıdır elbet. (…) Tanzimat’ın ilk romanlarında karşıt iki kadın tipi vardı. Benim ‘Kurban’ ve ‘Ölümcül kadın’ dediğim bu tipler Gilbert ve Gubar’ın melek ve canavar tiplerinin özelliklerini taşırlar.** kurban tipi masum, namuslu, yumuşak başlı, uysal ve kendini erkeğini mutlu etmeye adayan genç kız ya da kadın olarak çizilmiştir romanlarda. (…) Ölümcül kadın ise, erkeğin egemen olduğu toplumda, otoriteye başkaldıran bağımsız kadını temsil ettiği için melek değil, bir şeytan sunulur okura.***

(Benzer tespitleri ve daha detaylı toplumsal cinsiyet-edebiyat ilişkisini Sibel Irzık ve Jale Parla da ortaya koymuşlardı.****) Moran’ın açıkça belirttiği gibi, kadının edebiyat eserinde (tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi) takdir görmesi, erkeğin istediği formda olmasına bağlıdır. Erkeğine, evine, namusuna bağlı kadın onurlu ve temiz sayılırken özgürlüğü peşinde olan kadın her zaman kötülenmiş ve hakarete uğramıştır. Bunun yanı sıra edebî eserlerde kadını aşağılamanın çeşitli yollarına da başvurulur: Bir erkek karakterin gülünç yanlarını göstererek onu aşağılamak/gözden düşürmek amacıyla ne kadar feminen davrandığının anlatıldığı olur. güzel kokular ve pudralar sürmesi, kadın gibi mimik ve jestlerde bulunması gibi ayrıntılar Ahmet Mithat romanlarından hatırlayacağımız unsurlar. Bunlar aslında kadının seviyesine düşmüş bir erkeğin nasıl da gülünç olduğunu anlatır ve dolaylı olarak kadını aşağılar.

Açıkça yapılan bu haksızlık erkek egemenlik tarafından tarih boyunca kabul edilmemiş ve üstelik kadının bu aşağılanmış konumuna sağlam kılıflar uydurulmaya çalışılmıştır. Mizojini kitabında dendiği gibi; papalık mertebesinin cadı avları için hâlâ özür dilemediğini unutmamak gerekir. Kilise buhuruna karışan yanık insan eti kokusu kadınların üzerine sinmiştir.

Gerek tanrısal konuma yükseltilen gerekse şeytanla bir tutulan konumda olursa olsun kadın her zaman insan varlığından uzaklaştırılmak istenmiş, erkeğin hayvana üstünlük taslaması kadına da aynı derecede uygulanmaya çalışılmış. Sadece üremek için gerekli görülen, modern dünyada ise çeşitli normlarla bir arzu nesnesine dönüştürülmek istenen kadın her çağda sesini duyurmaya devam edecektir. Kadına yönelen şiddetin en yüksek noktada olduğu Ortaçağda bile kadını iyi veya kötü olarak değil, sadece bir insan olarak ele almaya yeltenen Canterbury Öyküleri (Geoffrey Chaucer, 1387) kitabı bunun en somut örneğidir:

Olanaksız! Bana güvenin, benden söylemesi,

Bilgin kimsenin kadın hakkında iyi şeyler demesi!

 

Ne birinin yaşamı bir Azize’nin yaşamına benzer,

Ne de onlar, biz Azizeyiz diyerek etrafta gezer.

 

Aslan resmini kayalara çizenler kimlerdi sanıyorsun?

Söyle bana onların cinsiyetini! Herhalde biliyorsun.

 

Tanrı korusun, iyi ki kadın değildi tarihsel öyküleri yazanlar,

Bir zamanlar oratoryoları yazanlar gibi yazsalardı tarihi kadınlar,

 

Herhalde daha çok, belki de hep, erkeklerin kötü oluşundan söz ederlerdi,

Adem’in soyunu iyileştirmeyi ise belki hiç ve hiçbir zaman düşünmezlerdi.


*Virginia Woolf, Londra Manzaraları ve Başka Yazılar, Hece Yayınları, 2016

**Gilbert ve Gubar’ın bahsedilen kitabı için bakınız: Sandra M. Gilbert, Susan Gubar, Tavan Arasındaki Deli Kadın, Kadın Yazar ve 19. Yy’da Edebi İmgelem, Aylak Adam Yayınları, 2016

***Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İletişim Yayınları, 2009.

****Sibel Irzık, Jale Parla, Kadınlar Dile Düşünce, Edebiyat ve Toplumsal Cinsiyet, İletişim Yayınları, 2014.