Ana SayfaManşet‘Nuriye ve Semih’in söylediklerini duymayacaksak içimizdeki devlet ile nasıl hesaplaşacağız?’

‘Nuriye ve Semih’in söylediklerini duymayacaksak içimizdeki devlet ile nasıl hesaplaşacağız?’

HABER MERKEZİ – “Bizler ya beraber hareket edip ortak zenginliğimizi kuracağız ya da tıpkı 2. Dünya Savaşı’nın yarattığı kamplar gibi yerlerde yok olup gideceğiz.” Sosyolog Engin Sustam Ortadoğu’dan Türkiye’ye uzanan savaş, şiddet ve baskıya karşı direnişin mümkünlüğünün bir ‘ortaklıktan’ geçtiğini söylüyor. Rojava’daki mücadele dinamiklerine vurgu yapan Sustam, “Rojava sadece klişe bir ‘anti-emperyalist’ laf ebeliği üzerinden değil, yaşam siyaseti üzerinden kendi yerel küresel ağlarını görünür kılıyor” diyor. Baskılara karşı Türkiye’deki mücadele dinamiklerine de değinen Sustam, açlık grevindeyken tutuklanan ve grevi cezaevinde sürdüren Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın eylemlerine dikkat çekiyor: “Nuriye ve Semih’in açlığını görmeyip, söylediklerini duymayacaksak; içimizdeki devlet ile nasıl hesaplaşacağız?”


Röportaj: ALTAN SANCAR


Gazete Karınca sosyolog Engin Sustam ile kapitalizmin krizinden Ortadoğu’daki savaşa, ‘3. Dünya Savaşı’ndan Rojava’nın ulus devlet karşıtı mücadelesine, Gezi direnişinden özyönetim talebine ve Nuriye Gülmen ile Semih Özakça’nın toplumda karşılık bulan itirazlarını konuştu.

“Bizler 3. Dünya Savaşı’nın içine girdik” diyen Sustam, bu savaşın devletlerarasında değil devletlerin örgütledikleri paramiliter gruplar arasında yaşandığına dikkat çekiyor. Sustam’a göre IŞİD, El Kaide gibi cihatçı örgütler ve Türkiye’nin örgütlediği yapılar bunların en büyük örnekleri.

Bu savaşın merkezi olan Ortadoğu’daki totaliter rejimlerin karşısında ‘Başka türlü bir yaşam mümkün demeye’ çalışan Rojava’dan yükselen mücadeleye vurgu yapan Sustam, “Rojava, imkansız olarak görülen bir şeyi savaşın ortasında örgütlemeye çalıştı ve cihatçı hareketlere, otoriter rejimlere ‘Size rağmen bu coğrafyada farklı bir yaşam mümkün’ demeyi başardı. Tam da bundan dolayı Rojava Devrimi çok değerliydi” diyor.

‘Yeter artık’ denilen Gezi’den özyönetim talebine uzanan toplumsal hareketlere ve bugün, darbe girişimi sonrası yaşananlara dair de değerlendirmelerde bulunan Sustam, son olarak Nuriye Gülmen ve Semih Özakça ile yükselen itiraza işaret ediyor: “Bizler ya beraber hareket edip ortak zenginliğimizi kuracağız ya da tıpkı 2. Dünya Savaşı’nın yarattığı kamplar gibi yerlerde yok olup gideceğiz. Tüm bunlar için de öncelikle Gülmen ve Semih’in yaşaması için elimizden geleni yapmalı, onların açlık grevini tartışmak yerine içimizdeki devlet ile hesaplaşabilmeliyiz.”

Engin Sustam’ın sorularımıza yanıtları şöyle:

Kapitalizmin krizi ve Ortadoğu’daki savaş

Kapitalizmin son dönemde bir kriz içinde olduğu ve kendini yenileme ihtiyacı duyduğunu belirten birçok çıkışa şahit olduk. Kapitalizmin krizde bulunduğu sözlerini siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dönemsel olarak post-endüstriyel bir çağın içinde kapitalizm krizde olsa dahi, bir bakıma kriz kavramının kendisi bile onun kendi oto-transformasyonu için bu maddesiz üretim çağında gereklilik.

1970’lerden beri küresel bir kapitalizmle karşı karşıyayız. Çoklu, ulus aşırı şirketlerin, bu maddesiz üretimi ve çalışmayı öne çıkaran yapıları; artık sınır tanımayıp, sermaye ve mülkiyet  ilişkilerini mega bir makinasal ağ üzerinden ele alıyor. Ulus devletlere Hardt ve Negri’nin belirttiği gibi sadece jandarmalık ya da global finansın rahatlığı için kontrol görevi düşüyor. M. Lazzarato buna neoliberal güvensizlik içinde “eşitsizliklerin yönetimi” demektedir. Ulus-devlete bu krizin nedeni değil, tersine dünyalaşmış bu pazarın yerel “mağduru” bile diyebiliriz. Kriz tam da bu post’lar çağında belki de yeni beden arıyor. Yani finans kapitalin önemli birçok yazarı, kapitalizmin kendisini yenilemeye ihtiyaç duyduğunu sık sık dile getirmeye başladı. Mesela iş dünyası gurusu Peter Drucker, 1994’de yazdığı Post-kapitalist Toplum eserinde tam da kapitalizm çağından bilgi toplumuna kadar gerçekleşen büyük teknik ve bilgisel dönüşümlerin küresel bir analizini sunar ve bunun kriz zamanlarında değişime gebe kapitalizm açısından gelecek yıllardaki toplum, siyaset ve iş dünyasındaki radikal etkilerini incelemektedir.

21. yüzyıl kapitalizmi uluslararası boyut kazanma halini çoktan tamamlamış durumda ve kriz de tam yerel ve küresel şirketler arasındaki pazara dair çatışmanın gündeminden doğuyor. Aşırı üretim ve pazarın tıkanması ile kapitalizm kendisini yenileme ihtiyacı hissediyor -ki burada adaletsiz dağılım, savaşın çözüm olarak sunulması (silah şirketleri ve karteller) ve prekaryanın artışı kapitalizm açısından pazarın yeni ihtiyaçlarını işaret ediyor. Çok enteresan bir durum keza 1968’lerde prekerya kapitalizme karşı bir alternatif yaşam figürü iken, şu an kapitalizm bunu da kendi yaklaşımının siyaseti, çalışanlar arası hırsın ve yarışın aygıtı haline getirdi. Güçlü CV’si olanlar bir adım daha önde, ama onlar da güvence altında değil.

3. Dünya Savaşı

Kapitalizmin krizinden bahsetmişken, bu durumun dünya çapında bir savaşa yol açabileceğini ve hatta 3. Dünya Savaşı’nın başladığını dilendiren isimler var. Sizin değerlendirmeniz nedir?

Arap Baharı ve Suriye Savaşı ile birlikte bizler bir dünya savaşının içine girmiş durumdayız aslında. Amerika’nın, Rusya’nın, İran’ın, Arap ülkelerinin, Türkiye’nin, Avrupa’nın Suriye savaşının içinde bu kadar etkili aktör olmalarının sebebi de tam olarak hem kapitalizmin kriz ve harita yönetimi hem de yeni pazarların önünde belirli engellerin kaldırılması. Örneğin, 1960-70’lere ait Baasçı veya Mübarek gibi totaliter yönetimler yerine başka ılımı yönetimler tercih edildi. Lakin Arap Baharı ile bu istemi başka bir yöne çekti. Keza direnişe katılanlar bulundukları rejimlerden bıkmış durumdalardı ama yeni gelenler de eskisinden pek farklı değildi. Mısır bu savaş arifesinde Müslüman Kardeşler’den darbeci bir rejime yöneldi, Türkiye’nin hali ortada. Enteresan olan açık meydan-alan direnişlerinin, sivil itaatsizlik eylemlerinin arttığı bir dönem sonunda yeni şiddet rejimleri doğdu ve savaşın içine girmiş olduk.

Türkiye’de Erdoğan hükümeti krizi yönetemeyeceğini anladığı için Kürt sorununda devletin fabrika ayarlarına dönüş kararı aldı. Tabi burada garip bir paradoks var; Mısır, Suriye savaşına dahil olmadığı halde askeri darbe oldu ve bu savaşın önüne sanırım böylelikle geçildi. Türkiye’de ise Suriye savaşına dahil olundu, kronik Kürt fobisi hortlatıldı ve sivil darbe oldu ve hükümet totaliter rejim arzusunu ilan etti.

Bizler bu kuşakla bir 3. Dünya Savaşı’nın içine girdik, ama bu savaş devletler arasında değil, daha çok devletlerin örgütledikleri paramiliter gruplar arasında yaşanıyor gibi. Yani küresel ağlar üzerinden hareket eden yerel jandarmalıklar. IŞİD, El Kaide vs. silah kartellerinin antrenman sahasına dönmüş cihatçı örgütler veya Türkiye gibi otoriter Osmanlı arzusunu öne çıkaran ülkelerin örgütlediği paramiliter yapılar bunların en önemlileri.

Savaşlar ordular arasında değil yerel örgütlendirilmiş gruplar ve devletlerarasında. Bundan dolayıdır ki Suriye çok önemli bir harita çalışması olabilir, şehirlerin, mahallelerin ve bölgelerin güncel jeopolitik hattına baktığımızda, territoryal bir savaş ve direniş hattı görüyoruz. Cihatçıların içinde olduğunu mistik zor rejim ve şiddet dinamiği bir yanda, eski devlet ve tahakkümü temsil eden Baas rejim güçleri bir tarafta. Direnişin küreselleşmesini sağlayan tam da bu anlamıyla 1930’lar İspanya direnişine pek benzeyen Rojava ekseninde enternasyonel bileşenler diğer tarafta; ama aynı biçimde ulus-aşırı güçler bu üç yolun etrafına farklı stratejilerle yığılarak küresel savaş da veriyorlar.

Dünya artık sadece kendisini Wall Street üzerinden dönen finans kapitalizmi dahilinde tanımlayamıyor, dünya genelinde yeni bir ekonomi, petrol ve teknoloji krizi mevcut. Yine bu savaştan önce silah satışına yönelik ciddi bir kriz söz konusuydu, ancak bu savaş ile satışlarda ciddi bir artış olduğunu biliyoruz. Trump’ın seçilmesini de buna bağlamak oldukça mümkün, çünkü Obama uluslararası Amerikan kapitalizmini ve sakinliği tercih eden pazarı temsil ederken, Trump muhafazakar ve hırçın kapitalizmi temsil ediyor. ABD kendi içinde yaşadığı bu kriz nedeni ile de kendi içine yönelmeye ihtiyaç duydu Obama döneminde ve savaş alanlarında başka aktörler ile işbirliğine gitmek durumunda kaldı. Bu noktada da Ortadoğu hegemonyası dahilinde Türkiye ile anlaşamadı, çünkü bölgede siyasal güç yarışına girişmeye kalkıştı.

G-20 devletleri kendi içlerinde de kapitalist rekabeti körüklüyor. Örneğin, Erdoğan hükümetinin arzularıyla onun zamanında iktidara dahil olmuş Türk-İslam sermayesi ise bu savaş ortamında hırçın ve hırslı. Bu haritasal hegemonya savaşları içinde Türkiye gibi kendi fabrika ayarlarına dönmüş kronik Kürt düşmanı devletler hariç küresel güçler garip şekilde anti-kapitalist devrim ilan eden Kürtleri bölgede siyasal güç olarak görmeye mecbur kaldılar. Keza IŞİD orada “köksüz” bir hareket olarak görüldüğü için, oranın ne cihatci ne de rejim yanlısı olmayan yerel direniş güçlerine ihtiyaç duyuldu ve yakın ilişki kurulmaya başlandı. Yani ABD Kürtlerle kaşı gözü için değil, savaş sahasındaki cihatçı rejimlere ve diğer şiddet dinamiklerine karşı durabilecek seküler başka hiçbir güç olmadığı için işbirliğine gitti.

Kürt siyasal hareketi de son 40 yıllık direniş gelenekleri içinde çok şey öğrendiği, Ortadoğu’yu iyi tanıdığından savaşın devam ettiği ortamda aktör olarak ortaya çıktı ve farklı dinamikler üzerinden yeni bir iddaa  geliştirmeyi başardı. Yani Rojava Devrimi etrafında şekillenen kadın özgürlüğü, ekolojik temelli çalışmalar ve yeni siyasal teoriler, savaş ve şiddet süreclerine cevap olabilecek yeterliliğe sahip. Ve bu gerçeklik ile ilişki kuran küresel hegemonyalarla ile karşı karşıyayız. Bunun nedeni de ABD vs gibi ülkelerin kendi ögütlediği paramiliter güçler ile aslında 20. yüzyıldan farklı olarak bir savaş yürütülemeyeceği ve bu küresel şiddet aygıtlarıyla bir yere gidemeyeceğini anlamış olmalarıdır.

Ulus devlete karşı Rojava Devrimi

Konu Rojava’ya gelmişken, ‘Rojavasız bir dünya devrim tarihi okuması artık mümkün olmayacaktır’ demiştiniz.

21. yüzyılın Kürtlerin yüzyılı olacağını sık sık dile getiriyoruz, ama bunu söylerken ulus devlet anlamında bir yüzyıldan bahsetmiyoruz. Elbette ki Kürtlerin devletleşme talebinde bulunma hakları vardır, örneğin Güney Kürdistan federatif yapısının talebi haklı bir talep, ancak geldiğimiz dönemde asıl mesele artık bu olmayabilir.

Ortadoğu’da haritalar yer değiştiriyor, nüfuslar zorla yerinden ediliyor, nekropolitik bir şiddet egemenliği bütün Ortadoğu devletçiliklerinin dili haline geliyor. Böyle bir dönemde Kürt Siyasal Hareketi küresel ve yerel ağları daha dikkatli okuyor, devlet arzusu ve bunun örgütlenmesi üzerinden de konuşmuyor, yani klasik Kürt milliyetçiliğinin devlete sahip olma, mülkiyeti kurma arzından çok, sahanın önemli aktörü olarak örgütlemeye çalıştığı başka bir toplumsallık iddiası var. Ulus devlet modeli dışında başka bir söz söylüyor.

Kürt Hareketi Ortadoğu’daki totaliter rejimlerin karşısında ‘Başka türlü bir yaşam mümkün demeye’ çalışıyor aslında ve bundan dolayı dünya devrim tarihinde önemli bir yer alacak. Çünkü herkesin umudunu yitirdiği, krizin savaşı davet ettiği bu aynı zamanın şiddet ruhunda Rojava kendini görünür kılmaya başladı. Ancak Rojava sadece kendi bölgesini değil, uzak kıtaları da etkilemeye başladı. Avrupa’da, Latin Amerika’da bulunan birçok siyasal hareket Rojava üzerine çalışırken, Afrika’daki birçok antikolonyal hareket yüzünü Rojava’ya dönmeye başladı bile. Dünyanın birçok noktasından farklı siyasal hareketler ‘Rojava’da ne oluyor?’ diyerek gözlerini oraya çevirmiş durumda.

Rojava, imkansız olarak görülen bir şeyi savaşın ortasında ufacık bir alanda örgütlemeye çalıştı ve cihatçı hareketlere, otoriter rejimlere ‘Size rağmen bu coğrafyada farklı bir yaşam mümkün’ demeyi başardı. Tam da bundan dolayı Rojava Devrimi çok değerli, keza prekeryaya karşı, paranın ihyasına karşı maddi emeği öne çıkarıyor, ekolojiyi, doğa ve toprakla olan ortaklığı, eşitlenmiş emeğin cinsiyetsizleştirilmesini ve farklı siyasetlerin ortaklaştığı kurucu öznelliği sunuyor.

Rojava sadece klişe bir “anti-emperyalist” laf ebeliği üzerinden değil, yaşam siyaseti üzerinden kendi yerel küresel ağlarını görünür kılıyor. Yani kadın emeğinin öne çıkarıldığı, erkek şiddetinin tam ortasında bir vaha, klasik anlamda büyük devrim teorilerine yaslanmayan “sakin” moleküler bir dinamik. Tam bu anlamıyla 2000’ler sonrası birikimin meyvesini ortaya çıkaran, 1990’lar Kürt Siyasal Hareketi’nin klasik Ortodoks sol okumalar, ulus devrimi tarzından da farklılaşıyor diyebiliriz.

Güney Kürdistan ise buradan farklı olarak petrol, sermaye ve küresel pazara bağlanma arzusundan makro bir  kuruma ihtiyaç duyuyor. Rojava Kürt alanının dinamiklerini, okumalarını da değiştirdi diyebiliriz. Bunun dışında enteresan bir örnek olarak, IŞİD kendisini örgütlerken, ‘anti-emperyalist’ bir çizgide örgütlediğini ve İslam dünyasındaki kolonyalizme karşı olduğunu belirtiyor, ancak bunu yaparken mağduriyet dili üzerinden müthiş kapitalist bir toplumsallık tahayyülüyle hareket ediyor. İşte Erdoğan’ın Ibn Haldun fikri de buradan çıkıyor. Avrupa aydınlanmasına karşı Arap ümmetçiliği ve İslam hakimiyeti tahayyülü. Bu tahayyül Rojava’nın aydınlanmacı iddiası olmasa da onu Batılı bu episteme içinde okuyor ve diline serpiştirdiği Taghallub ve Asabiya (hakimiyet ve güç -ki Ibn Haldun’un Mukaddime’deki önemli iktidarı ele geçirme kavramlarıdır) söylemiyle Rojava’yı davaya düşman olan aktör ilan ediyor.

IŞİD batılı ‘cellatlara karşı’ bir başka cellatlık hareketi geliştiriyor. Burada tabi ki Doğu-Batı gibi tuhaf arkaik okumaların tuzagina düşmemek gerek. Ve Rojava Devrimi tam böyle iktidar savaşlarının, dengelerinin ortasında ortak yaşamdan, halkların birbirini boğazlamamasından, anti-ırkçı bir yasadan bahsediyor. IŞİD’in eski rejimlerden ve düşman olarak tanımlanan küresel güçlerden farklı olmadığını ortaya koyuyor. IŞİD tabi ki yalnızca rejimlere savaş ilan etmedi, aynı zamanda farklı olan bu dile, kadınlara, azınlıklara ve direnenlere de savaş ilan etti. Keza bir nefret ve intikam hareketi, ki tam da bundan ve ideolojik katmanlarından dolayı da IŞİD’in faşist bir hareket olduğunu söylemek gerek. Alanları örgütleme çabasının iktidarı ele geçirmenin bir yolu olarak ele alındığı, toplumsal hayatı erillik üzerinden kurduğu, petrol alanlarını ele geçirme ve su alanlarını elde tutmasının jeopolitik bir yaklaşım dahilinde örüldüğü, bunları yaparken de gündelik hayatı baskı rejimleri kurma üzerinden örgütlediğini rahatlıkla görebiliyoruz.

Savaş hala hırçın şekilde devam ediyor ve Rojava bu hegemonya savaşlarının içinde özgürlükçü ve ekolojik toplum iddialarını pratiği ile devam ettiriyor. Tam da bundan dolayıdır ki Rojava’nın ortaya koyduğu iddialar küresel ve hala geçerliliğini daha fazla koruyor.

Rojava’nın geleceği tartışma konusu olmaya devam ediyor. Henüz savaş devam ediyor, ancak Rojava’nın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Rojava Devrimini tanrılaştırmamak, biricikleştirmemek çok önemli. Yani solun kronik şekilde takvim devrimciliğine indirgenen kutsiyet reçetesinden, idealleştirme yaklaşımından çok; tanrılaştırmadan önemli bir siyasal çıkış alanı olarak okumak ve ‘neler oluyor’u anlamak gerekli. Rojava’nın büyük farkı, alttan örgütlenerek, tabana yayılarak hiyerarşiyi gündelik hayatta elinden geldiğince azaltarak ya da kurucu bir özne olarak halkın kendisini yönetime taşıyarak bu duruma gelmesi. Bir grup otokratın ya da ailenin yönetimi değil, farklı öznelliklerin aşağıdan dayanışarak kurduğu bir yapı Rojava.

Fakat Rojava aynı zamanda ciddi bir de risk altında. Çevresindeki kolonyalist yapılardan, sömürgeci devletlerden dolayı risk altında. Rojava, İran, Türkiye, Arap ülkelerinin selefist projeleri ve Güney Kürdistan Hükümetinin hegemonya iddiaları nedeniyle risk altında. Bunun en bariz örneğini Türkiye’nin Şengal’e yönelik saldırılarında görmüş olduk. Türkiye’nin saldırılarına karşı, Güney hükümetinin verdiği cevap, tamamen popülist ve klasik küçük devlet diplomasisine ait bir cevaptı ve gördük ki Güney tamamen bu ruhuyla muhafazakar Kürtlüğe oynayan, sağcılaşmaya meyilli bir yönetim haline gelmiş. Ortadoğu o kadar karmaşık bir alan ki Rojava tüm bu çembere rağmen ayakta durmaya devam ediyor, ama yine de dengelerin hep değiştigi bu harita alanında önümüzdeki süreci izleyerek geleceğe dair sözler söyleyebiliriz. Keza neoliberal kapitalizmin kriziyle başlayan dünyadaki sistem karşıtı yeni isyan hareketleri de bu savaş siyasetlerini, yükselen ırkçılığı tamamıyla yeniden sorguluyor.

Bitirilen ‘çözüm süreci’, Gezi ve özyönetim talebi

Çözüm süreci bitirildi, Türkiye’de yaşanan çatışmalı ve gerilimli ortam ise hayatın her alanına sirayet etmiş durumda. ‘Yeter artık’ denilen Gezi’den özyönetim talebine uzanan bir skala var ve bugün, darbe girişimi sonrası yaşananlar ortada. Bu tabloyu nasıl resmedersiniz?

Kürtler birçok alanda Türkiye’yi etkileyen seküler aktörler olarak ortaya çıktı ve Türkiye tam da bu nedenle çatışma kültürüne döndü ve çözüm sürecinden vazgeçti. Çözüm sürecinin tüm devlet içi dinamiklere rağmen devam ettiği süreçte Türkiye’de ve Kürdistan’da farklı direniş biçimlerine şahit olduk. Kürdistan’daki direniş şiddet rejimine karşı daha “silahlı” bir özyönetim tartışmaları üzerinden anti-kolonyal minvalde devam, Gezi gibi Türkiye sol tarihinde nerdeyse hiç olmayan bir sivil isyan figürü ile karşı karşıya kaldık. İlk kez karşılıklı farklı siyasal ortak zenginliklerin aynı meydana doluştuğu bir halay görselleşti.

Kriz ve isyan dinamikleri ortamında, Kürtler bir devrim ilan etmişlerdi ve buradan Türkiye eski devlet ayarlarına dönerek hızlıca bir savaş ortamına girdi. Ancak bunun önceden hazırlanan bir süreç olduğunu da anladık. Bundandır ki barış sürecinin sona ermesi bizleri şaşırtmadı. Barış süreci devam ederken AKP içindeki farklı odaklardan alakasız açıklamalar geliyordu ve bir başka güç odağı çıkıp diger söyleneni yalanlamak zorunda kalıyordu. Bu durum tam olarak mutlak ve grotesk “kötülerin” toplumsal aptallığı kurmak için başvurduğu dilsel oyunlara benziyor. Bu oyunlar ve kakitokratik aktörler sayesinde Türkiye ve toplum çatışma ortamına örgütlenerek girdi. Kaldı ki çözüm süreci AKP açısından bir stratejiydi, çünkü dışarıda cihatçılar üzerinden farklı hegemonya savaşları yürütürken Kürt Siyasal Hareketi ile çatışmak istemedi, içerdeki sakinlik ile dışarıdaki çatışmayı yönetmek istedi. Fakat AKP başarılı olamadığı için savaş sürecine dönme kararı aldı. Hem devlet içi odaklarla savaşıp, hem dışarıda Suriye’de selefist yapılar eli ile Esad’a karşı savaşırken, Ortadoğu iddaasi varken; Kürt Hareketi ile süreç başlatmak zorunda kaldı. Bu strateji ilk olarak Kobane direnişlerinde devletin kendi gerçek yüzünü göstermesiyle tökezlemeye başladı. Devlet içi çatışma, Kobane ve Gezi Direnişleri karşısında görünür olmaya başladı. İlerleyen süreçte Suriye başta olmak üzere kurmaya çalıştığı tüm hegemonyaları boşa çıktı. Tüm bu alanlarda kaybettiği andan itibaren de içeriye, yani Kürdistan’a yöneldi. Özyönetim alanlarındaki direnişlere karşı tam da yerelin jandarmalığı görevine yakışacak biçimde savaş alanı olarak kurgulandı ve hükümet dışarıda yapamadığını içerde etkinleştirdi.

Sur, Cizre, Nusaybin saldırıları yapısı itibariyle tam da 1937 Franco rejimine yardım eden Nazi Hükümetinin şehir savaşı deneyimi kazanmak için yaptığı Guernica saldırılarına pek benzer. Yani Kürtlerin örgütlü gücünün olduğu alanları insansızlaştırma, yerinden etme ve rant üzerinden dönüştürmeye girişen, sertliği tırmandıran hükümet tarihte örneğine sık rastlanan bir paramiliter grup ve şiddet hareketi yarattı. Ardından bir darbe süreci gelişti ve yerinden etme siyaseti yerini işinden etme siyasetine de bıraktı. Tüm bunlar karşısında pek az ses yükseldi.

Gülmen ve Özakça’nın itirazı: ‘Devletle hesaplaşma’

Peki yaşanan ihraçlar sonrası Gülmen ve Özakça’nın yükselen sesi ve hala etkisini sürdüren açlık grevi eylemleri var. Bu toplumda karşılık bulan itirazı nasıl değerlendirmek gerek?

Ancak burada başka bir noktaya da değinmek gerekli.  Barış İçin Akademisyenler bu dönemde ses çıkaran tek sivil itaatsizlik dinamiği oldu.  Savaşın, işsizliğin, prekeryalaştırıp ölümle ve açlıkla terbiye etmeye çalıştığı hükümete karşı Nuriye ve Semih etkili eylem yapma kararı aldılar.

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın devam ettirdikleri açlık grevini Türkiye’deki son süreci anlamak için ayrıca değerlendirmek gerekli. Çünkü işinden koparılarak açlığa terk edilen insanlar, aslında onursuzlaştırılmaya çalışılıyor ve Nuriye ile Semih’in itirazı da tam da bu noktaya oluyor. Vicdani bir aralıktayız ve devlet elimizdeki her şeyi almaya devam ediyor, ancak bizler korunaklı alanlarımızdan kurtulup Nuriye ve Semih’in ne demeye çalıştığını anlayamıyoruz. Nuriye ve Semih’in açlığını görmeyip, söylediklerini duymayacaksak, sanırım Sur ve Cizre’de pek anlaşılmamış olacak. Nuriye ve Semih’in söylediklerini duymayacaksak içimizdeki devlet ile ne zaman ve nasıl hesaplaşacağız bilmiyorum. Şuan herkes bu totaliter şiddet kotasının içinde yok edilmek üzere. Bizler ya beraber hareket edip ortak zenginliğimizi kuracağız ya da tıpkı 2. Dünya Savaşı’nın yararttığı kamplar gibi toplumsal kamplaşmalarımızda ya da istisnadan çıkmış kamplarda yok olup gideceğiz. Tüm bunlar için de öncelikle Gülmen ve Semih’in yaşaması için elimizden geleni yapmalıyız, onların içeri girmemesi için çabalamalıydık, ama olmadı. Şu öok açık ki grevini tartışmak yerine içimizdeki devlet ile hesaplaşabilmeliyiz.

İslamcılık ve sağ

Türkiye’de İslamcılık ile birleşmiş bir sağ yükseliş söz konusu ve İslami-sağcı yapı, devlet içinde geçmişte ayrı kutuplarda bulunan güçlerden destek görüyor. Bu İslamcı-sağcı yapıyı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sağın yükselişi, uzun süredir krizde olan kapitalizmin yerellik üzerinden yeniden belli siyasi yapılar oluşturmak için oluşturduğu bir durum aslında. Kapitalizm paranın sürküle olması için bölgeler üzerinden jeopolitik değişime ihtiyaç duyuyor. Yani kapitalizm belirli alanlarda eski ulus devlet ayarlarını gözden geçiriyor. Son 10 yıllık süreç içinde yerel ve uluslararası kapitalizm arasında bir çatışma söz konusu. Uluslararası kapitalizm savaş ve savaşın yarattıkları üzerinden kendini yaratmaya çalışırken, kendisini ulusal boyutta tanımlayan kapitalizm ile çatışma yaşıyor. Ancak sağı Türkiye üzerinden değerlendirdiğimizde, Türkiye’nin her zaman sağ bloklardan biri olduğunu görüyoruz. Osmanlı Devleti’nin parçalanmasına neden olan ulus devletçi yapı, Türkiye’deki sağın da fikriyatını ortaya çıkarmıştı zaten. Tükiye’de oturan bu sağ miras, 1921 itibari ile de Kemalistler tarafından devralındı. Ortaya çıkan bu fikriyatı sol üzerinden okuyarak, sol Kemalizm demeye çalıştılar, ancak bu da özü itibari ile sağcıydı. Bu fikriyat, antiemperyalizmi Amerika karşıtlığı olarak kurgularken, Kürdistan’ın sömürgeleştirilmesini okumayan ve Kürt siyasal özgürleşmesini dikkate almayan bir yapı arz ediyordu. Biliyoruz ki bu sol (Türk ya da Türkiye solu),  Kürtlerin özgürlük mücadelesini emperyalistler ile işbirliği olarak okudu pek uzun süre. Kemalistlerin Kürt meselesinde takındıkları bu ikircikli tutum, damarlarındaki çıplak ulus devlet gerçekliği, Türklük ethosuyla elbette alakalı bir durum.

AKP iktidarını değerlendirdiğimizde ise, millete hizmet yapma propagandası üzerinden gelişen otokratik bir damar olduğunu görmek gerek. Türkiye’de Ergenekoncu-Kemalist solla, liberaller ve İslamcı sermaye ile birleşen bir sağcılık şu an için söz konusu. Bahsettiğimiz bu sağcılık 2002’de iktidara geldiğinde Ilımlı İslam ile uluslararası kapitalizm tarafından da sunulan bir örnek modeldi. AKP hükümeti ‘örnek hareket’ olma adına solun angajmanını da kullanmaktan çekinmedi. Örneğin, çözüm sürecinde solun dilini ve angajmanını kullanmaya çalıştı. Kullanmaya çalıştıkları bu dil, iktidara geldikleri döneme ait olan ve uluslararası kapitalizmin kurmaya çalıştığı bir dildi. Fakat Arap Baharı ile birlikte bu dil ve getirdikleri liberal ılımlılıklar krize girmeye başladı. Bundandır ki bir yandan dünyada ırkçılığın yükseldiğine, Türkiye gibi muhafazakar sert eğilimlerin, arzuların tabandan yönelerek çoğaldığına şahit oluyoruz.  Bir gazetecinin Avrupa’nın göbeğinde mülteciye için çelme takmasıyla yükselen ırkçılık ile İzmir’deki bir Kürde komşusu tarafından öptürülen Atatürk heykeli arasında bir yakınlık var.

AKP hükümeti, Gülen cemaatinden devşirdiği hizmet söylemi üzerinden bir sağ politik rejim yarattı ve bu rejim yine Gülen Cemaati üzerinden kendini devlet mekanizmalarının farklı alanlarında örgütledi. AKP’nin yarattığı bu rejim uluslararası Arap sermayenin biçimsizce Türkiye’ye girişini de sağladı ve ciddi boyutta İstanbul’dan Kürt coğrafyasına kadar yaşam alanı ve doğa tahribatına neden oldu.  Örneğin, ‘soylulaştırma’ projesi üzerinden Sur’da, Sulukule’de, Tarlabaşı üzerinden varolan kent dokusu yok edildi. Bu farklı mikro dinamiklere ait kent alanlarının uluslararası ve İslami kapitalizme peşkeş çekildiğini gördük.

AKP islami sağ ‘kalkınma projeleri’ üzerinden kendini örgütlerken Türk sermayesi ve mağdur Müslümanlık üzerinden bir kutsallık yaratmaya çalıştı ve bunda kısmen başarılı da oldu. Başarılı oldu, çünkü AKP kendine bağımlı aktörler ve kliyentalist aptallaştırma rejimi yaratmayı başardı. Sağın en önemli programlarından biri işçi sınıfını ulusallaştırmak, kalkınmaya önem vermek ve kendi partizanlarını devletin milisleri haline getirmektir -ki AKP tam da bunu yaptı: aktörleşen partiden, devletin partisi olan kakitokrasiye (Kakistocracy) yönelen devlet aktörüne dönüştü. AKP’nin yükselişini biraz da buradan okumanın önemli olduğuna inanıyorum.

AKP’nin krizi

Ancak AKP’nin bir kriz içinde olduğunu da görüyoruz. Bu krizi nasıl ele almalıyız?

Elbette, tüm bunları söylerken belirtmek gerekli ki AKP aynı zamanda ciddi bir krizin de içinde, çünkü devletin, toplumun ve siyasetin belli sınırlarını ciddi biçimde zorladı. Türkiye’de darbe sonrası OHAL rejimiyle fiili bir devlet içinde derin devlet yönetimiyle karşı karşıyayız. Keza ne yasa ne de adalet duygusu “iktidar” tarafından yapılandırıcı olarak işlenen bir şey değil. Aksine AKP adaletsiz ruh halini yayarak toplumda ciddi bir yara bırakmış durumda. AKP devleti krize sokarak, hatta krizleri bir yönetime çevirerek kendi krizini de yaratıyor. AKP devlet içi aktörler ile çatışmalara girerken, aynı zamanda dışarıda da Kürt Hareketi ve muhalifler ile çatışmayı büyüterek toplumda herkesin tedirgin oldugu, kimsenin hayatinin güvence de olmadığı tamamen şiddetin içine doğmuş bir agresif ve nefretle kuşanmış bir coğrafya yarattı. Mevcut durum, AKP’nin çok uzun süre devam ettirebileceği bir şey değil. Evet, referandumda belirli hileler ile bir şeyler elde etmiş olabilir, ancak asıl mesele siyasal darboğaza ek olarak yaklaşan ekonomik darboğaz. Aynı zamanda AKP’nin sürekli nefret kusan politikasının Türkiye’de istediği ölçüde işlemediğini de referandum ile görmüş olduk.

Yaşanan krizlerden bahsetmişken burada bir HDP parantezi açmak önem kazanıyor. Çünkü önümüdeki dönemde HDP’nin de içinde olacağı bir yükselişin mümkün olduğunu da görebiliyoruz. Öyle ki bunu dünyaya baktığımızda da görmek mümkün. Çünkü ulus devletin içinde bulunduğu mevcut kriz, belki de son krizi olacak. Yeni ulus devletler doğar mı doğmaz mı söylemek için oldukça erken, ancak mevcut ulus devletlerin parçalandığını görmemiz gerekiyor. Hatta dünyanın bir sermaye ve şirket imparatorluklarına doğru gittiğini dahi diyebiliriz.

Ortak zenginlik, ortak cumhuriyet

Bu noktayı biraz açabilir misiniz?

Antonio Negri ve Michael Hardt gibi isimlerin henüz 2000’lerin başında Imparatorluk kitaplarinda söylediği bir şeydi bu aslında. Negri ile Hardt “Commonwealth” dedikleri ortak zenginlikten, yani aşağıdakilerin örgütlenmesinden ve ortak kurucu iktidardan bahsediyorlar. Ulus devletlerin çatladığı ve son siyasal bunalımını yaşadığı dönemi yaşarken, farklı dinamiklerin kucaklaşacağı dinamikleri dönemine de giriyor olabiliriz. Yani belirli kriz zamanlarında ortaklıklar yapan belirli devletler rejimi ortaya çıkıyorken dünya kriz üzerinden yeniden şirketler için tasarlanıyor olabilir. Bu devletler belli zamanlarda birbirlerini kollayacaklar, ancak kriz veya risk dönemleri sona erdiğinde başka ortaklıklara girecekler. Yani NATO’nun veya AB’nin eskisi gibi birbirini kollayabileceği dönem sona eriyor. Türkiye bunun en bariz ve kaba örneği.

Kısacası kapitalizmin yaşadığı kriz büyürken, ortaklıklar çatırdamaya ve dünya üzerinde yeni bir şekillenme oluşmaya başladı ve önümüzdeki süreç de bunun sonuçlarının meydanlarda yeni isyan biçimleriyle yaşanacağı bir süreç olacak gibi.