Ana SayfaÇalışma YaşamıOHAL’de ‘küçük bir detay’: Diyarbakır’da bir STK ve üç kuşağın ihracı

OHAL’de ‘küçük bir detay’: Diyarbakır’da bir STK ve üç kuşağın ihracı

DİYARBAKIR – Diyarbakır Tabip Odası’na bugüne kadar başkanlık yapmış olan tüm doktorlar KHK ile ihraç edildi. Nurhak Yılmaz OHAL hengamesinde gözden kaçan bu ‘küçük ayrıntıyı’ merceğe aldı.


Haber: NURHAK YILMAZ


Gazetecilik mesleği, hayatın akışı içerisindeki detayları görmeyen veya görme koşulu olmayan toplumun ilgisini “o detaylara” çekme işidir biraz da. Gazetecinin, önemsiz gibi orada duran ancak çok şey değiştiren veya anlatan “detayla” mücadelesi bitmez. Bitmemelidir.

Fakat öyle bir zamandan geçiyoruz ki temel haklar, insanlar, koca koca hayatlar, geçmiş, hafıza ve hatta gelecek “küçük bir detay” muamelesi görüyor. Boyutları, ilgilenelim veya “bana ne” diyelim, herkesin hayatını etkileyecek kadar genişlemiş bulunuyor. İşte, Ankara’da hepimizin “ekmeği için” aç kalan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça, ihraç edilmiş yüzlerce akademisyenden ikisi olacaktı. İhraç haberleri o kadar uzundu ki isimleri bir “detay” olarak bile haberde yer bulamayacaktı belki. Tabi eğer bu ölümcül yola çıkmasalardı. Maalesef…

İşte böylesine “detay” muamelesi gördü Diyarbakır Tabip Odası’nın 3 kuşak başkanlarının ihracı. Geçtiğimiz hafta TTB ve Diyarbakır Tabip Odası açıkladı. “Kamuda çalışan gelmiş geçmiş 5 oda başkanımız ihraç edildi” diye.

TTB’nin basın açıklamasına, eleştiriyi halen mesleğin gereği olarak gören basın ilgi gösterdi. Ancak orada da “bu önemli detay” üzerinde çok geniş durulamadı. Sebebi çok açık. Çünkü muhalif basın bu aralar 112 acil servis ambulansı gibi çalışmak zorunda kalıyor. Sadece olay yerine ulaşıp “en ağır yaralıları alıp” hastaneye yetiştirmeye çalışıyor. Durup bekleyecek, diğer hastalarla ilgilenecek, hastalığın sebeplerini tetkik edecek şansı yok. “Öldürmeyecek yarası olanların” da bu sebeple kendilerinin hastaneye ulaşması gerekiyor(!) Muhalif medya şu an ne yazık ki sadece ölüm, gözaltı, tutuklamaların çetelesini tutmak gibi ağır bir sorumluluk taşıyor.

 “Evde uyuyordum, arkadaşlarımın haberi olmuş”

Seyfettin Kızılkan

Operatör Doktor Seyfettin Kızılkan’ın şu günlerde yaşananlar hakkındaki yorumu, “İnsanların bir sabah kalktıklarında işsiz kalmalarına bir anlam veremiyorum. Hukukla bağdaşmıyor, insan haklarıyla bağdaşmıyor, demokrasiyle bağdaşmıyor. Hiçbir şeyle bağdaştıramıyorum” şeklinde.

1996-1998 yıllarında Diyarbakır Tabip Odası Başkanlığı yapmış. İhraç edilen 5 oda başkanından, hem sivil toplum mücadelesi hem de hekimlik açısından en tecrübeli olanı. “1978 yılında tıp fakültesinden mezun oldum” diyor. Tam 39 yıldır hekimlik yapıyor. Dr. Kızılkan genel cerrahi uzmanı. 29 Ekim 2016 tarih ve 675 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile ihraç edilmiş. “O akşam evde uyuyordum. Arkadaşlarımın saat 23:00 civarında haberleri olmuş. İhraç edildiğimi ben de onlardan öğrendim” diyor.

“O zaman da OHAL sağlığımızı bozuyor dedik”

Aslında Dr. Seyfettin Kızılkan, 1990’lı yıllarda kamuoyunun aşina olduğu isimlerden biri. Bunca yıllık meslek hayatında soruşturma, cezaevi ve sürgünlerle tanıştı. Fakat isminin medyada “terör destekçisine” çıktığı en vahim olay, Diyarbakır Tabip Odası Başkanlığı ve Diyarbakır SSK Hastanesi Başhekimliği yaptığı 1996 yılında yaşandı. Kendisinin anlatımıyla yaşananlar şöyleydi;

1996’da tabip odası başkanı olduğum dönemde bana karşı bir komplo yapıldı. O dönemde biz yine ‘OHAL kalksın’ dedik. ‘Demokrasi gelsin, OHAL sağlığımızı bozuyor’ dedik. Faili meçhul cinayetler işleniyordu. Bir hekim olarak, bir STK temsilcisi, demokrat olarak bunlara karşıydık. Derin devlet bizim bu söylemlerimizden rahatsız oldu. 1996 yılının 5 Mayıs’ında akşam saat 21:00 sıralarında evime çok sayıda polis geldi. Evi aradılar. ‘Balkonda şüpheli bir poşet olabilir’ dediler. Ben de hemen oraya doğru yöneldim, ‘Yok bomba uzmanını çağıracağız’ dediler. Adam hazırmış gibi kapının önünde, hemen geldi girdi içeri. Patlamaya hazır bir şey bulduklarını ve imha ettiklerini söylediler. Ben de ‘Allah sizden razı olsun’ dedim. Yani beni suçlayıcı bir şeye dönüştürdüler. Bundan sonra cezaevine girdim.

Dr. Kızılkan’ın “Örgüte yardım yataklık” suçundan aldığı 3 yıl 9 ay hapis cezası önce Yargıtay’dan dönmüş. Sonra da “Rahşan Affı” ile ortadan kalkmış. Bölgede onlarca yıldır yaşananların canlı tanıklarından biri Seyfettin Kızılkan. Bugünle geçmişi kıyaslayacak kadar çok veriyle dolu hafızası. Şunları anlatıyor:

1996’da yaşadığım olay sırasında da Diyarbakır’da OHAL vardı. Ama en azından o dönem bir mahkeme vardı. Hakkınızda birtakım deliller üretiliyor. Mahkemeye çıkarılıyorsunuz, ‘sen böyle yapmışsın diyorlar.’ Siz de benim ilgim alakam yok diyorsunuz. Mahkeme süreci devam ederken işinize iade edilebiliyorsunuz. Ama şu an suçlandığım her neyse hakkımda herhangi bir idari veya adli soruşturma bile açılmış değil. Yani hukuk anlamında mukayese edilirse, ne 80’ler ne de 90’lar dönemi ile kıyaslanamayacak bir dönemi yaşıyoruz. Çünkü ben bunu yaşadım.

Hekimlik mesleği ile şiddet karşıtlığı arasındaki bağa ısrarla dikkat çekiyor Kızılkan. Oda başkanlığı yaptığı yılların üzerinden çok zaman geçmiş olmasına rağmen, genç halefleriyle birlikte görevden alınmasını ise şöyle yorumluyor:

Eskiden bir mahallede adli bir suç işlendiğinde polis ilk olarak eski kayıtlara bakardı. İlk önce eskiden kaydı olanlara giderdi. Bizim durum da buna benziyor. Her anormal dönemde bize geliyorlar. Trajikomik bir durum yani.

Karadaş: Bir sonraki adım vatandaşlıktan çıkarmaktır

Kemal Karadaş

Operatör Doktor Kemal Karadaş 2012-2013 yıllarında Diyarbakır Tabip Odası Başkanlığı yaptı. Türkiye’yi “iyimser” bir havanın sardığı, Kürt sorununda çözümün tartışıldığı bir dönemdi. Tabip Odası da çatışmasızlığın sürekli hale gelmesi için aktif görev alan sivil toplum kuruluşlarından biriydi.

Kürt sorununun çözüleceğine gerçekten inandık. Toplumun yüzde 70’i böyle düşünüyordu. Karşılıklı bir diyalog süreci başlamıştı. Biz de bir sivil toplum kuruluşu olarak bu sürece katkı sunmak istedik. Akil insanlar grubu oluşturuldu onlara da katkı sağladık. Kırsaldakilerin geri çekilme sürecinde izleme grubunda yer aldık. Aman çatışma yeniden olmasın diye her iki tarafla görüştük. Bir yıl boyunca durmadan çalıştık. Fakat maalesef o zaman yaptığımız çalışmalar şu anda karşımıza birer suç olarak çıkıyor. Kobani ve Şengal saldırıları sonrasında Diyarbakır’a gelen insanlara valilik izniyle yaptığımız yardımlar nedeniyle de şu an yargılanıyoruz.

Kemal Karadaş 24 yıllık hekim. 22 Kasım 2016 tarihli 677 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile ihraç edildi. O günlerde Diyarbakır Selahattin Eyyubi Devlet Hastanesi’nde genel cerrahi uzmanı olarak çalışıyordu. “Haberi”, diğer oda başkanları gibi aldı:

Bekliyordum ben. Her sabah kalkıp internete bakıyordu insanlar. Genelde gece veriyorlar. Sabah kalkıp internete bakıyorsun, ismini görüyorsun ve evinde oturuyorsun. Zaten hiç kimse size tebligat da yapmaz. Gerekçe de yok ortada. Dünyanın en geri kalmış yerlerinde bile insanlara suçsuzluğunu kanıtlama şansı verilir. Ama bize deniliyor ki soramazsın, peşine düşemezsin. İhraçla birlikte bir sabah pasaportun iptal oluyor. Çoluk çocuğunun pasaportu iptal ediliyor. Medeni hakların birer birer elinden alınıyor. Bir sonraki adım nedir? Vatandaşlıktan çıkarmak. Aslında medeni hakları elinden alınan insanla, vatandaşlıktan çıkarmak aynı şeydir. 70 yıl boyunca kimliği olmadığı için Suriye’den çıkamayan bir Kürt ile şu anda ihraç edilmiş Kürt arasında ne fark var?

“90’ların üniformalı yargıçlarını arayacağım aklıma gelmezdi”

Dr. Karadaş 1980’li yıllarda ortaokul öğrencisi, 1990’ların başında tıp fakültesi öğrencisi ve ardından genç bir hekimdi. Meslek yaşamının büyük kısmını da memleketi olan Diyarbakır’da geçirdi. Diyarbakır’ın o yılları ile bugününü şöyle kıyaslıyor:

80’li yılları hatırlıyorum. O yıllarda devlet yine bir taraftı, yeri geldiğinde mahkemeye çıkarıyordu, yeri geldiğinde işkence de görüyordunuz ama hiçbir zaman sizi tamamen bir hedef olarak görmüyordu. 90’larda, öğrencilik yıllarımızda da bir takım hukuksal süreçlerden geçtik. Yargılandığımız mahkemelerde karşımızda resmi üniformalı asker yargıçlar vardı. Bizim onlardan bile bir beklentimiz vardı. Çünkü o yargıçlar bile bireysel irade kullanıp bizi serbest bırakabiliyordu. Orada da hukuk bağımsız değildi ama yargıçların özerk olma ihtimali vardı. Şu süreçte o beklentimiz bile yok. O üniformalı yargıçları arayacağım bir dönemin geleceğini ben hiç düşünmedim. Bazen diyorum; 100 yıldır cumhuriyetle kavga ediyorduk, dövüşüyorduk ama birbirimizi iyi kötü idare ediyorduk. Fakat şu anda gelinen noktada asla! Diyor ki, ben seni kabul etmiyorum. Sana yaşama hakkı tanımayacağım.

“Çatışma bölgesindesin, canın yanıyor…”

Bölgede hekimlik yapmanın zorluğuna dikkat çekiyor Kemal Karadaş. “Her gün cenazedesin, bir çatışma bölgesindesin. Çünkü çatışmanın ortasındaki insanlar senin birinci dereceden akrabaların. Çatışma yaşandığı yer senin köyün, kasaban, evin. Bu bölgenin insanısın, canın yanıyor ve sen bir hekimsin. Hipokrat yemini gereği ve bir insan olarak yaşananlara müdahale etmek istiyorsun. Müdahale edince de hedef haline geliyorsun. Biz bunları çok yaşadık” diye özetliyor bu zorlukları.

Bunun somut örneklerinden birini 2016 yılında yaşadı Dr. Karadaş. Sur, Cizre ve Nusaybin ilçelerinde şiddetli çatışmalar yaşanıyordu. O günlerde kimi basın kuruluşları, kamu hastanelerinde çalışan hekimleri hedef alan haberler yayınlamaya başladı. İsimleri ve hatta fotoğrafları yayınlanan doktorlar, “PKK’lileri tedavi etmek, yaralı asker ve polisleri tedavi etmemek ve bu sebeple güvenlik güçlerinin yaşamlarını yitirmesine yol açmak” la suçlandı. Opr. Dr. Kemal Karadaş’ın çalıştığı Selahattin Eyyubi Devlet Hastanesi de Sur’a çok yakındı. Hastane çatışma bölgesinin içinde sayılırdı. O günleri şöyle anlatıyor:

Hastane çatışmanın içinde olan bir bölgedeydi. Çatışma bölgesinden zaten pek sivil gelmiyordu. Gelenler hep güvenlik güçleriydi. Bizim o süreçte hayatını kurtardığımız o kadar çok asker polis var ki. Tümünün kayıtları var. Çatışmanın karşı tarafından hastaneye getirilmiş ve hayatını kurtardığımız tek bir kişi ise yoktur. Çünkü karşı taraftan herhangi bir yaralı gelmiyordu. O bir algı operasyonuydu. İlginç olan şudur; daha sonra ihraç edilen arkadaşlarımızın büyük kısmı, o günlerde polis ve askerle acil servislerde temas halinde olan genç pratisyen hekimlerdir.

Dr. Karadaş’ın tüm bu yaşananlardan sonra bir sorusu ve bir de özellikle bilinmesini istediği konu var. “Darbeyi biz mi yaptık?” diye soruyor ve ekliyor:

Bir yurttaş olarak şunu diyorum, hiç alakam olmayan bir darbeyle ilişkilendirerek beni ihraç edemezsin. Ayrıca, Diyarbakır Tabip Odası’na başkanlık yapmış 5 ismin neden ihraç edildiğini Türkiye kamuoyunun bilmesini istiyorum. Biz bunu gerçekten istiyoruz. Batıda sorsan bizi herkes FETÖ’cü diye biliyor. Bırak batıyı, Malatya’daki Bingöl’deki bile, bölgede ihraç edilen bütün memurları FETÖ’cü olarak biliyor. Hatta hekim arkadaşlarımızın büyük kısmı da bunu böyle biliyor. Bizim FETÖ ile bir işimiz, bir alakamız olmaz.

Altaş: O suçlamalar bugüne zemin hazırlamak içinmiş

Yakup Altaş

Uzman Doktor Yakup Altaş ve Dr. Semra Güzel Diyarbakır Tabip Odası’nın şu anki eşbaşkanları. İhraç edilen son kuşak ve en genç hekimler. 1 Mayıs 2016’da yapılan olağan genel kurulla göreve gelen ilk eşbaşkanlar.

Göreve gelir gelmez de ilk uğraştıkları mesele, çatışmaların içerisinde görevlerini yapmaya çalışan kentteki hekimlerin hedef alınması olmuş.

Sur’daki çatışmalar bitmişti, Nusaybin’de çatışmalar yaşanıyordu. Asker polis kayıpları, sivil kayıplar vardı. Bir takım medya kuruluşları çirkin uydurma haberlerle öncelikle Dicle Üniversitesi’ndeki sağlık personeli ve hekimlerini, daha sonra benim çalıştığım Gazi Yaşargil Eğitim Araştırma Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi hekimlerini, sonra da sanki sırayla yapılıyor gibi Selahattin Eyyubi Devlet Hastanesi’ndeki hekimleri hedef göstermeye başladı. ‘Bu doktorlar asker ve polise bakmıyor’ deniliyordu haberlerde. Arkadaşlarımızın moralleri çok bozulmuştu. Çünkü gazetelerde her gün boy boy resimleri isimleri çıkıyordu. İdari soruşturmalar açıldı ancak daha sonra soruşturmaya yer olmadığı kararı çıktı. Belki o günlerde yaşadıklarımız, bugünlerdeki baskı ve sindirmenin başlangıcıydı. Zeminini oluşturma çabasıydı. O zaman henüz OHAL falan yoktu ama bir başlangıçtı.

Dr. Altaş ile birlikte halen eşbaşkanlık görevini yürüten ve açığa alınan başkanlar içerisindeki tek kadın hekim olan Semra Güzel ise mağduriyet içerisinde başka bir mağduriyet yaşadı. İhraç edildiğinde, Gazi Yaşargil Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde asistan olarak çalışıyordu. Anestezi ve reanimasyon uzmanı olmak için gün sayıyordu. Tezini hazırlamış, sınav tarihi de belirlenmişti. 28 gün kala ihraç edildi. İhraç edilmesi, sınavla hak kazandığı ve 4 yıldır emek harcadığı uzmanlığını da bilinmez bir tarihe erteledi.

Eşbaşkan Yakut Altaş’ın verdiği bilgiye göre OHAL döneminde Diyarbakır’da toplam 130 hekim ihraç edildi. Bunlardan 50’si kamuda çalışıyordu ve 40’ı tabip odasının üyesiydi. Diğer 80 hekim ise Dicle Üniversitesi’nde çalışıyordu.

“Hekim taraftır”

Diyarbakır Tabip Odası her açıklamasında ihraçları “haksız ve hukuksuz” olarak niteliyor. Bunun açılımını Dr. Altaş şöyle yapıyor;

Haksız ve hukuksuz kelimelerini boşuna söylemiyoruz. Bir ihracın adaletli bir şekilde olabilmesi için kişinin adli bir soruşturma sonrasında ceza almış olması gerekir. Hukuksuzdur çünkü bir soruşturma yok. Haksızdır çünkü gerekçe sunulmuyor. Ben de dahil bütün arkadaşlarımız bir sabah vakti internetten öğreniyoruz ihraç edildiğimizi.

Diyarbakır Tabip Odası’nın, her dönem üstlendiği sorumluluğa dikkat çekiyor Altaş. Özellikle son birkaç yıldır yaşanan çatılmalı ortamda insan yaşamı kurtarma çabasının yanı sıra, odanın yeri geldiğinde ihlallerin peşine düştüğünü, savaşın yarattığı yıkımı raporlaştırdığını, bazen mültecilere gönüllü sağlık hizmeti götürdüğünü, yeri geldiğinde de Sur’daki sivillere ulaşmak için günlerce “beyaz nöbet” eylemi yaptığını hatırlatıyor.

Hekimin “taraf” olduğunu söylüyor Uzman Dr. Yakup Altaş.

Ben bir kardiyoloji uzmanıyım. Kalp krizi geldiğinde odaklandığım şey o hastayı yaşatmak olur. Hekimlik bu anlamda yaşamın tarafıdır. Biz ve önceki oda başkanları yaşamı, barışı, demokrasiyi ve emeği savunduğumuz için hedef alındık. Aslında mesaj 5 oda başkanına değildi, tüm hekimlere mesaj verildi. Biz de üyelerimize diyoruz ki; boyun eğmeyin, diz çökmeyin. Biz yaşamın tarafındayız, her zaman doğruyu söylemeliyiz. Bu ülkeye eninde sonunda barış gelecek, demokrasi gelecek ve hepimiz işlerimize geri döneceğiz.