Ana SayfaYazarlarArif AltanSon kahvaltı – ARİF ALTAN

Son kahvaltı – ARİF ALTAN

Hakikat olduğunu sanmaya başladığı an, çokça yinelenenin aksine insan için umut, garip bir şekilde hayat karşıtı bir kuvvet halini alır. Hayatta kalmak için tehdit karşısında ayaklanan bütün iç kuvvetlerin gösterdiği inadı ve direnci, çözülmeye uğratan gevşetici bir yok ediciye dönüşür. Kural olabildiğince basit; mutsuzsanız, mutlu olma imkanlarından da yoksunsunuz demektir.


ARİF ALTAN


İlk bakışta hareketli ve eğlenceli görünüyor. Sabırlı bir bekleyiş, bunun, birçok sembolün bir araya gelmesinden oluşan bir alegori, yansıyan hareketli ve eğlenceli görünümün aksine aslında olup bitenin zamansız bir çöküşün hareketsiz bıraktığı, hüsrana uğramış ve kasvetin teslim aldığı kendi halindeki bir ailenin mutsuzluk tablosu olduğunu ortaya çıkarabilir.

“Yapacak bir şey yok” diyor kadın, “Yapacak şeyler var da zaman kötü” diye yanıtlıyor karşısında oturan adam.

Henüz konuşamayan ve bal tabağına tuzluğu boşaltmakla meşgul çocuğun neşesinde her an ağlamaya hazır sinirli ve huzursuz belirtiler göze çarpıyor. Yanında oturan ve yaklaşmakta olan felaketi garip bir önseziyle hisseden en fazla dört yaşındaki ablası, endişeli bakışlarla süzüyor vaktinden çok önce yaşlanmış anne ve babasının yüzlerini.

Masanın hemen sağ tarafındaki duvarda fitili yanmayan eski bir gazyağı lambası, hemen onun üstünde asılı duran ve mekanın otantik havasına nasıl bir katkı sağladığını kimsenin bilmeyeceği, sapı çelik ağzından daha kısa olan uyduruk bir tırpan, tam karşıdaki duvarın rafında ise tek kanatlı bir melek heykeli ile hala çalıştığını gururla göstermek isteyen eski bir kum saati.

Bir Barok dönemi ressamı için eşsiz bir kompozisyon sunabilecek bir manzara. Aşkı ve güzelliği yanına alan umudun, zamanı yenebileceğine dair gerçeği tersten kurgulanmış iyimser bir çalışma, harika sonuçlar ortaya çıkarabilirdi. Ne var ki, “Yapacak bir şey yok” diyen kadın, kasvetle çöken hakikatin görmezden gelinmeyecek ağır baskısını hatırlatıyor.

“Yapacak şeyler var da zaman kötü” diyen adam, yasanın bükülmez parmakları arasında yazgılarıyla birlikte ezilmekte olduklarını, geri dönüşün imkansızlığını ve artık bir çıkış yolunun kalmadığını duyuruyor. Tuzlanmış bal tabağını karıştıran sinirli ve huzursuz çocuk, aile sevgisini simgeleyen bir Storge olmaktan veya hep kanatlı hayal edilen, elinde ok ve yayı olan, muzip ve tombul yanaklı küçük çocuk olarak betimlenen Eros’u çağrıştırmaktan fazlasıyla uzak.

Endişeli bakışlarıyla, yaklaşan fırtınayı ebeveynlerin yüzünde izleyen küçük kız çocuğunun ise hayatın güzelliklerini, insan doğasına doğuştan sindiğine ve hiç sönmeyeceğine inanılan umudun, zamana üstün geldiğini bildirecek bir Barok tablosundaki iyimser figürden ayrı durmak için pek çok sebebi varmış gibi görünüyor.

İzlenebilir mutluluğun tüm olumlu görünüşüne karşılık, bu kanlı canlı manzara, güzelliği, umudu ve aşkı yeneceğini acıyla duyuran, zamanın hayata üstünlüğünü vurgulayan klasik anlayışa ve betimlemeye daha uygun duruyor. Barok döneminin canlı ve dinamik tasarımlarından çok, geleneksel betimlemenin kahramanların yazgısal yenilgisini bildiren çizgileriyle daha iyi uyuşuyor, ağır kasvetli bir havanın hüküm sürdüğü mekanda dört bir yana serpiştirilmiş bütün bu şeyler.

Bir kanadı kırık melek heykeli, bir zaman kırılmasından çok zamanda bir kırılmayı çağrıştırıyor. Tek kanatlı olsa da kırılarak gücünü yitirse de aslında hayatı kırarak geçme ve uçup gitme gücünü hiç yitirmediğini kanıtlayan melek heykeli, zaman figürünün en güçlü simgesi ve ölümün temsili olarak duvardaki asılı duran tırpan (işlevsel biçiminden yoksun olmasına rağmen)  kum saatiyle birlikte akıp giden ve yenilmez olan zamanın acımasızlığı hakkında fikir veriyor. Duvardaki fitili yanmayan eski lamba, bir gelecek umudu ve beklentisi içinde olmamak gerektiğini söylüyor. Canlılığın ve hayatın kaynağı için gerekli olan enerji ve gücün başından itibaren tüketildiğini, herhangi bir çabanın sönmüş olanı yeniden alevlendiremeyeceğini anlatmak ister gibi.

Sadece işini kaybetmemiş, yaşamının kaynağını da yitirmiş olağan bir aile tablosu. Baskı ve herkesi pençesi arasına alıp ezen tahakküm ilkesi, mutlak itaat düşüncesi taşımadan mutlu yaşamanın, hatta düpedüz yaşamanın imkansızlığını öğütlüyor. Gelecek hayali ve bir mutluluk düşüncesi taşımadan, ama bir gelecek hayali ve bir mutluluk tasarımı varmış gibi durmadan kendi bunaltısı içinde çaresizliği yeniden ve yeniden üreten bir yoksunluk döngüsü.

Hakikat olduğunu sanmaya başladığı an, çokça yinelenenin, aksine insan için umut, garip bir şekilde hayat karşıtı bir kuvvet halini alır. Hayatta kalmak için tehdit karşısında ayaklanan bütün iç kuvvetlerin gösterdiği inadı ve direnci, çözülmeye uğratan gevşetici bir yok ediciye dönüşür. Kural olabildiğince basit; mutsuzsanız, mutlu olma imkanlarından da yoksunsunuz demektir.

“Yapacak bir şey yok” diye kayıtsızca mırıldanırken anne, çok dengeli bir insaniliğin altında gizli bir ihlali mümkün kılacak çabanın kesin yenilgisini; “Zaman kötü” derken, düşünme sürecinin o fazla dingin, aceleci seyrinden kopmuş ve kendini yalanlayan tevekkül dolu bir kabullenişle yıkımın yazgısal olduğunu ve verili olanın üstünlüğünü kabullenerek yeniden başlamanın imkansızlığını anlatmak ister gibidir baba.

Umduğu şeyin doğru olduğuna inanmak için tek nedeni kalmamış kendi halindeki bu aile portresini şekillendiren ilk belirgin çizgi ile artık hiç kimse için gerçekte biat dışında herhangi bir selamet yolu kalmadığını bildiren tahakküm ilkesinin bitirdiği ülke tablosunu tanımlayan son keskin çizgiyi kesin olarak birbirine bağlayan, solgun umutsuzluğun hep aynı vurgusuz kıvrımları.

Bir daha yinelenmesi pek mümkün görünmeyen son bir kahvaltı, aileye o eski mutlu günlerini hatırlatıyor. Keyifli ve eğlenceli bir an olarak, hareket kazandırılmış figürlerle canlı bir tablo olarak çizilebilirdi. Fakat adamın “zaman” vurgusu, istekli açıklığın kapanmasına ve tüm büyünün beklenmedik bir anda uçup gitmesine sebep oluyor. Coşkulu ve iyimser bir tasarım imkanı vermeyen en kadim geleneksel betimleme, üstünlüğünü kabul ettirmek isteyen bir gerçekçilikle bu anın, ancak kendine özgü tahripkar bir kasvetle resmedilebilme imkanı tanıyabileceğini kanıtlıyor. Zamanın, her şeyin ötesinde bir güce sahip olduğunu, umut dolu bir gelecek hayalini, hayatı anlamlı kılan güzelliği, yaşamın tutkulu döngüsünü sağlayan aşkı ve diğer bütün olumlanmış güçlerin her birini eskitip yıpratarak azaltacağını hiç aklımızdan çıkarmamamız gerektiğini buyuruyor.

İktidarın felaketi haber veren ilk eylemi görmezden gelindiğinde, baskıya maruz bırakan ilk yönelimi normalleştirildiğinde, mutlak tahakküm altında herkes için hayat sadece anlamsız bir beklenti ve sahte bir mutluluk oyunundan ibaret bir görüntü halini alır. El birliğiyle inşa edildiğinde kötülük, zorbalık kanuna ve kibir hasedin mazeretine dönüştüğünde, her konuşma ve her sıradan eylem yalnızca umutsuzluğu ve yalanı, o da genel baskıyı yeniden üretir. Kendini temsil etmeye başlar başlamaz her görüş artık sadece zorunlu bir böbürlenme anını açığa vurmaz, aynı şekilde yenilgisini ve artık hiçbir eylem gücü kalmamış sahibinin gereksizleştirilmiş varlığını da yansıtır. Kimse için bir geri dönüş imkanı kalmamıştır, ama hiç kimse de içinde bulunduğu çaresizlikle yüzleşme ve yalanı dışarıda bırakacak tam bir dürüstlüğü seçerek bu çöküş haliyle hesaplaşacak takatte olmadığını itiraf etmeye de yanaşmayacaktır.

Mutsuzken mutluymuş gibi ve güçsüzken güçlüymüş gibi görünme çabası, hiç de normal olmayanı daha en başından normalleştirir. Otoritenin ancak dolaylı bir hedefi olabilecek kendi halindeki en edilgen insan bile bu normalleştirilmiş olağanüstü şartlarda, “eski mutlu zamanlarını” hatırlatacak bir anın canlandırılması uğruna, genel çöküşü tembihleyen baskı aygıtıyla kendisini buluşturacak o en kestirme yolu bulur rahatlıkla.

Son bir akşam yemeği, son bir sabah kahvaltısı, gerçeğin yerine ikame edilen son bir yalan, kederin en ağırından damıtılmış bir mutluluk tebessümü…

Yıkımın nedenini kurcalamaya kimsenin hevesinin kalmadığı kötü zamanlar…

Herkesin birlikte kaybettiği ağır baskı koşullarında, herkesin gönüllüce sığındığı son bir mutluluk oyunu…

Bütün bunlar bilinir bilinmesine de üstünde fazla düşünmeye değmez. Güçsüzlük, yalan ve riyakarlıkla ilgili şeyler değil bunlar. Sadece “zaman kötü” işte, yoksa yapacak çok şey vardı daha!

Gelecek umudunu yitirmeden bir anın keyfini çıkarmakta kim bilir ne gizli hikmetler vardır, bunu bilmek şimdilik yeter de artar! Gerisi, son büyük felaket kapıyı çaldığında, herkesin üstünde bolca düşünme fırsatı bulabileceği daha sonraki bir zamanın sıkıcı meseleleri.