Ana SayfaKültür-SanatBir film karesinden hayatın hakikatine giden ‘Yol’ – Nejat Uğraş

Bir film karesinden hayatın hakikatine giden ‘Yol’ – Nejat Uğraş


Nejat Uğraş


Türkiye’de söz konusu olan Kürt sorunu ise sorunun niteliği ile ilgili tartışmaların içeriği taraflar açısından değişmedi hiç. Bir tarafta Kürdün olmadığına, yaşamadığına dair kendini ispata mükellef kılanlarla, diğer yanda varlığını ispata çalışanların itirazları arasında geçen hüzünlü bir cumhuriyet tarihinin son çeyreğine tanıklık ettik. Sadece tanıklık etmedik, Musa Amca’nın dediği gibi “sanığı, davalısı, davacısı da olduk”. Bu çelişki ve çatışmaların ontolojik kıymeti entelektüel imgelemimize hatırı sayılır bilinç kırıntıları düşürse de, asıl öykü entelektüel bir tartışmanın ötesine taşarak ideolojik ve politik lüverden fırlayan sekmez bir merminin ipi göğüslemedeki inatçı ve kararlı diskurunda yatıyordu.

Kürtlerin hayallerini “meftun” etmeyi kendine mesel edinmiş egemen kibre karşı her daim kavi bir mukavemet göstermek de bu nedenle Kürtlerin kaderi haline geldi her vakit! Çeyrek asırdan fazladır bu kaderin yirmi dokuzuncusunu yaşıyoruz. Öyle ya, genç cumhuriyetin kuruluşunu iki geçe “bir” diye saymaya başladılar nisyana karşı isyanın sayımına. Gerisi çorap söküğü gibi geldi. Ta ki tunç bir el Dersim’de zamanı dondurana dek. Sonrası “Tunceli” tümörüydü artık Kürdün yüreğine yerleşen. Postal korkusuydu. Kafalara karakollar inşa etmeydi. O karakolların içine hapis olmaydı. Ölüsüne yüz çevirme; tanımamazlıktan gelmeydi. Ölüsüne bile sahip çı-ka-ma-may-dı. Velhasıl-ı  kelam, “Tunceli” tümörü, Kürdün köleliğe metastazıydı ve kür edilmesi uzun bir zaman alacaktı.

Tarih: 1981 | Yol filminden Ömer’in hikayesi

Ömer, İmralı Adası Yarı Açık Cezaevi’nden verilen bir haftalık iznini kullanmak için Suriye sınırında bulunan köyüne gelir. 12 Eylül Darbesi’nin ve sıkıyönetimin bütün ağırlığıyla hissedildiği bir coğrafyada, köyü asker kuşatması altındadır. İki kaçak Kürt jandarmaya teslim olur. Fonda yürek yakan bir ağıt…

Ömer:

– Her gece mi böyle?

Yatağın içinde sigarasını saran babası:

– Öyle, şu günler kötü günler. Dağ taş arani. Gün yok ki baskın olmaya. Her gün baskın, her gün ölü. Kaçakçılık öldü artık. Öyle böyle asker göz açtır mi. Korku herkesin bekçisi. Korkudan kendi ölüsüne bile sahip çıkami insan. Hele Kürd isen. Anlat derdini anlatabilirsen.

Anne:

– Teslim olsun. Benim yüreğim dayanmi artık. Tükendim, dayanamirem. Bir gün ölüsünü getirecekler.

Baba:

– Kapat ağzını kapat. Allah onunla beraberdir. Onu yalnız komaz.

Ömer:

– Yeri sağlam mı bari?

Baba:

– Kaçak adamım yeri sağlam olmaz. Bugün sağlamdır, yarın kokusu çıkar. İhbarcı çok.

(…)

Ömer ve Veli Suriye sınırında tellerin dibinde sohbet ederler:

Ömer :

– İşte Suriye sınırı. Dikenli tellerle, mayınlarla donanmış Suriye sınırı. Babamızın yüzlerce yoksul köylünün ayağını kolunu, kafasını uçuran mayınlar. Yüzlerce köylünün mezarı olan sınırlar. İşte Suriye toprakları. On adım ötende. Ama gidemiyorsun. Çünkü anlatamıyorsun halini kimseye. Kimse anlamak istemiyor seni. Git cezanı bitir diyorlar. Abuzer kaçak. Sen kaçak, ne yaparız diyorlar. Bilemiyorum. Yatamıyorum artık. Şuna buna ezilmekten bıktım.

(…)

Gecedir. Müsademe çıkar. Ev sakinleri çatışma bitene kadar pencerede dinlerler. Cesetler sabah  askerler eşliğinde bir römorkun içerisinde köye getirirler. Jipten inen bir başçavuş yüksek bir yere çıkar ve konuşmaya başlar.

– Arkadaşlar bu vatan hepimizin vatanıdır. Ayrımız yoktur. Dün gece sınırda müsademe olmuş. Silah seslerini duymuş olmalısınız. Müsademe sonucunda beş kişi öldü. Ancak üzerlerinde kimlik belirtecek hiçbir vesikaya rastlanmadı. Ölülere bakın, tanıdıklarınız var mı? Ölülerin cesetlerini yakınlarına, ailelere verecem. Bakın. bildiklerinizi bize söyleyin. Cesetler kamyondadır. Sırayla bakın. Biz de üzgünüz ama kanunlara karşı gelenlerin akıbeti budur. Bize yardım edin. Bakın cesetlere, bildiklerinizi söyleyin. Tanır da söylemezseniz siz de ceza yersiniz.

Köylüler sırayla römorkun etrafında dolaşarak cesetlere bakarlar.

Başçavuş:

– Var mı tanıdığınız?

– HAYIR! Hiç birini tanımıyoruz!!!

Tanımama raddesi 

“Hayır hiç birini tanımıyoruz” diyenlerin hepsinin başı yerdedir filmde. Göz ucuyla bakabilmektedirler römorkun içerisindeki cesetlere. Yüzlerindeki utanç perdeden taşmaktadır adeta. Üstelik olayın politik bir içeriği de yoktur. Üretim ve bölüşüm ilişkileri içerisinde kendine yer bulamayan Kürdün bir dilim ekmek için kendini mayınlı sahalara sürdüğü  “bir yoksulluk, bir ayrılık, bir ölüm” üçlemesinin travmatik rutinidir yaşanan. Bir başka rutin de bir tümseğin üzerinde konuşma yapan başçavuşun söyledikleridir. Bu söylem; süreğen kılınan devletin kahhar yüzünün yeniden üretimini  sağlayan egemenin zehirli ve kibirli dilinin ta kendisidir: ‘Had bildiren, akıbet hatırlatan, itaate zorlayan, biat isteyen ve inkar eden bir dil.’

Kırılma anı: 18 Mart 1990

Yol filminin gösterime girmesinin üzerinden dokuz yıl sonra tarih, Nusaybin’de, bir filme konu olabilecek başka bir pratiğe tanıklık eder. Römorkun içerisinde ayağına getirilen cenazeleri tanımazlıktan gelen, sahiplenemeyen halk gerçekliği, çatışma bölgelerinden gelen cenazelere sahip çıkma çağrısına teveccüh gösterecek ve on binlerce insanın katılacağı nümayişler yapmaktan geri durmayacaktır. Bu nümayişlerde gerilla cenazelerine açıktan bir sahiplenme isteği kendini faş etmiş  ve “halk” olma vurgusu galebe çalmıştır. Bu durum niteliksel bir sıçramaya karşılık gelen yeni bir merhaleyi ifade ediyordu. Kamuran Dündar’ın cenazesinde gösterilen tavır, egemenin kahhar yüzüne inen bir tokattır aslında. Dönemin içişleri bakanının “sokağa silah zoruyla çıktılar” resmi beyanları daha ağzında kurumadan bu tavır Cizre’de, Şırnak’ta yeniden “pat” etti kendini. Başını önüne eğen ve yere bakan “O” halk, tümseğin üzerinde kendisine tısılayan uzmanla göz göze gelmişti artık. O gözler Vedat Aydın’ı Amed’den uğurlarken, artık kendi kaderine değil yaşatamadıklarına ağlıyordu. Ve Amed surlarıyla birlikte ayağa kalkarken “Tunceli” tümörünün de kür edildiğini bütün dünyaya ilan ediyordu!

Tanımama raddesinden, nümayişler eşliğinde cenazelere sahip çıkma konusunda  kat edilen Yol bir kameranın kadrajına sığmayacak kadar acılı ve yeni bir itirazın öyküsüne dönüşüyordu. Nusaybin Ovası’nda başlayıp dalga dalga bütün coğrafyaya yayılan ve Ömer’in ‘on adım ötesinde gidemediği’ topraklarda yeni bir yaşamın inşasına kadar uzanan Yol’un düsturu, hayatın perdesinde kapalı gişe oynuyor hâlâ…