Ana SayfaYazı / AnalizElend AydınBulutlarla ya da ‘Surp Giragos’ta Bir Zeytuni’ – Elend Aydın

Bulutlarla ya da ‘Surp Giragos’ta Bir Zeytuni’ – Elend Aydın


ELEND AYDIN


Meraklı, huzursuz ve hüzünlü bir seyirci olarak sahnede gördüm ilkin onu. Sevgili Helîm Yûsiv’ın Mirî Ranezin’ini (Ölüler Uyumaz) hazırlayıp sahneleyen başoyuncuydu ve müthişti!

Tüm önyargılarım yok olurken hiç bitmesin o tiyatro, hiç inmesin sahneden istedim. Üstelik sadece rolünü mükemmelen oynamakla kalmıyor, esrimiş bir halde “Dîn in em!” (Biz deliyiz!) derken hem seyirciyi göz ve yürek temasıyla yerine çiviliyor hem de sınırsız bir delirme/özgürleşme istemi kıvılcımını yakıyordu.

Bende oluşan duygu şuydu o zaman: “Eyvah… Başımıza gelmesini çok istediğimiz en güzel şeylerden biri buymuş ve nasıl da habersizmişim.” Evet, başıma gelen en güzel şey oydu o zaman, üstelik Kürtçeydi ve aktörü oydu: Tuncay Korkmaz.

Şimdi ise ne o mutlu seyircilik şansım var ne de o Hamletvari ‘Tuncay Tiyatrosu’. Yani başımıza gelen tüm güzel şeyler gibi kısacıktı o güzellik. Üstelik Tuncay şimdi sürgün ellerde huzursuz ruhunun ve hasta bedeninin pençelerinde olmak istediği Dilek Ağacı gibi yapayalnız ve mahzun…

Ama güzel bir haber: Onun yapraktan ellerini tutamasam da kitabı şimdi ellerimde. Adı: Surp Giragos’ta Bir Zeytuni. Sözünü ettiğim günden sonra başlayan dostluğumuz damla damla çiylerle insanlık, Kürtlük ve yoldaşlık çimenlerinde ışıldayarak çoğaldı. Göl oldu sonra kristal bir göl. Daha önce okuyup naçizane görüşlerimi sunduğum ve de yazdığım önsözünü birkaç yıl sonra yeniden yağmurlu bir duyguyla okurken hissettiklerimi anlatmam mümkün olmasa da sadece o zamanki ben ile şimdiki benin, hem çok yabancı hem de çok dost iki peri gibi bana ve Tuncay’ın; “Ardından bakamadıklarımıza ön ve sonsöz” diye başlattığı dizelerini paylaşayım önce:

Başka yol yoktu

Kalbimize basa basa gittik

Lakin göremedik hiç

haberci kırlangıçlarını

Ebedi bir saklambaçta

hapis mi kaldın yoksa?

Rüzgar rüzgar gel

yalancıktan göz kırp bize

sahici yollarda

bitsin bu ebedi gece

Mühür olsun

güller bûselere

lakin

sen nerdesin?

Ayışığı gibi bir ruhu olan Tuncay’ın size çok tanıdık gelen yaraları da vardır, bu cânım coğrafya’nın büyük bir cömertlikle armağan ettiği onulmaz yaralar…

“Gecikme” adlı şiiri, dağlardaki sonsuzluk rüyasına karışan kardeşi Fatoş’adır mesela:

yüzün, yağmurdan kız kardeşim

yüzün artık sadece yağmurdan

ellerim sisten

bir daha tutamayacak ellerinden

geleceğimiz artık sadece yağmurdan ey kız kardeşim!

damla damla karışıyoruz toprağa

damla damla uçurum çiçeklerine

hiçbir kapı çalışını merak etmiyor

pencere tıklatanlara “kim o?” demiyorum heyecanla

çünkü dönmeyeceksin sen

o erkenci mevsimden

[…]

Ve kanal duvarında bir çiçek, yüzünü çalmış gibi… Güzelliğin… Bütün Kürt kızları gibi; kendine tutunup büyüyen, duvarda serpilen sarmaşıklar… Seni soruyorum! “Sudaydı, çok uzun baktı ve akıp gitti” diyor.

[…]

Akşam oldu.

Güz indi.

Ben kaybetmişken sokakları bütün lambalar üstümdeydi…

Koştum!

Ama gölgem geçti beni.

Biliyorum, asırlar öncesinden bir anın

kahredici bedeli…

Kaybettim seni…!

Kirpiklerinizdeki yağmur bulutları yolunu iyi bildiğinden, onun (şairin) kirpiklerine karışır, kapanmayacak yaraların sızısıyla suya karışmak isterseniz, toza toprağa…

Sonbaharda ağaçlardan dökülünce ikizlerimiz, kendi solgun

Yüzümüzden kaçarız

Kışlar gelip çatınca –gidenden kalan- kül ile közde terleriz

O ağır ilkbahar yağmurları boşalınca da

Göğsümüzdeki –artık yarım olan- elmanın takatsizliğiyle düşeriz

Bazen, sevgili Kazım Koyuncu’ya atfen yazdığı şiirde “Biz de Karadenizliyiz. Mezopotamya’nın bağrında, burnu kısa ve esmer tenli Lazlarız” diyen mısralarda hırçın dalgalarda kaybolur, bazen “Hasılı örtülü perdemiz, penceremize hükmetmiş sonbahardandı…” diyen mısralarla o muzip aktör, sonbahar kasvetini bilir miydi diye sorasınız gelir.

Bazen “Paşalar! Düşmanlarından başka dostu olmayanlar. Paşalar! Yeşil urbaya tapan maşalar” diyen mısralarla başını döndürür her şeyin, bazen “yağmura tutulan çocuk” olup sırılsıklam eder her şeyi.

Bazen “Aslında ahlak: Dile çok getirenin, üstüne toprak attığı bir gömüdür” der teatral duruşuyla kasvet sislerini dağıtırken; “cebinde ayna ile dolaşanların, kendinin değildir gülüşleri ve hasetten nasırların, sızısını dindiremez alkışlar!” diyerek sobelemiş olur felsefe, edebiyat, amaç ve hayal yoksunu kodamanları.

Eminim ki sürgündeki Tuncay, memlekette olan kitabına imreniyor, İskandinavya’nın karlarını savurarak; başındaki bulutlarla “Dîn in em!” diyordur şimdi.

Tiyatrodaki güzel Kürtçesini şiirde de bulmak dileğiyle, bulutlarla kal diyorum.