Ana SayfaYazarlarAdnan ÇelikCan-kırımdan hafıza-kırıma: Sur’da yeni-den rejim inşası | Adnan Çelik

Can-kırımdan hafıza-kırıma: Sur’da yeni-den rejim inşası | Adnan Çelik

Abluka siyaseti, sadece insanların ölümüne, göç etmesine ve maddi varlıklarını kaybetmesine neden olmadı; aynı zamanda binlerce yıllık tarihsel bir mirasın da taşıyıcısı olan Suriçi’ndeki hafıza mekânlarını da büyük oranda tahrip etti, yok etti. Bu açıdan devletin Sur’a yönelik kuşatma stratejisi sadece mekânı insansızlaştırmayı değil aynı zamanda hafızasızlaştırmayı da hedefledi.

 


Adnan Çelik


20. yüzyılın başında birçok etnik ve dini grubun yaşadığı Suriçi, 1915’te başta Ermeniler olmak üzere Süryani ve Keldani gibi Hıristiyan otokton halklara yönelik soykırım ve zorla göçertme pratikleri ile birlikte büyük bir demografik “eksiltmenin” ve sonrasında da “artırmanın” başlangıç mekânı oldu. 1923’te kurulan yeni Türk ulus-devleti ile birlikte şehrin demografik yapısı büyük oranda Müslümanlaştırıldı. Nitekim 1930’lu yıllarda Diyarbakır’ı ziyaret eden dönemin başbakanı İsmet İnönü, şehrin “kuvvetli bir Türklük merkezi” olması gerektiğini açıkça belirtiyordu. Fakat ulus-devlet eksenli homojenleştirme politikalarına rağmen, 1970’li yıllara kadar az da olsa Ermeni, Süryani ve Keldaniler Sur’da yaşamaya devam ettiler. Bunların dışında İsrail’in 1948’deki kuruluşuna kadar şehirde küçük bir Yahudi cemaati de vardı. Dinsel inanışlarından dolayı katliam ve ayrımcılıklara maruz kalan Êzîdî Kürtler de mahallenin küçük bir nüfusunu oluşturuyordu.

Türkiye genelinde 1942’deki Varlık Vergisi, 1955’teki 6-7 Eylül pogromları, 1970’lerdeki “Kıbrıs Olayları”nın Sur yereline yansıyan somut etkileri ve yereldeki gündelik hayat pratiklerinde Sünni-Türk/Kürt olmayanlara yönelik yaşanan sosyal dışlanma ve ayrımcılıklar yüzünden Suriçi’ndeki gayrimüslimlerin neredeyse tamamı kenti terk etmek zorunda kaldı. 1990’larda devlet tarafından zorla yerlerinden edilen milyonlarca Kürdün Kürdistan ve Türkiye’nin batısındaki metropollere göç etmesi ile birlikte; özellikle son derece yoksul olan ve daha uzağa gitme imkânı olmayan Kürtlerin bir kısmı Suriçi’ndeki mahallelere yerleştiler. Yine göçebe-yarı göçebe bir şekilde yasayan Domlar (Mirtip ve Qereçi) da savaşın kendi mobilite olanaklarını yok etmesiyle birlikte Suriçi’ne yerleştiler. Böylece henüz yüzyılın başında birçok etnik ve dini grubun bir arada yaşadığı Suriçi, doksanlardaki savaşın mağduru olan yoksul Kürtler ve Domların toplaştığı bir gettoya dönüştü. Gitmek zorunda bırakılanların yerine bu defa kendi köylerinden zorla çıkarılanlar gelmişti.

1990’lardaki bu yeni demografik kırılma günümüze dek kadar süren iki farklı Sur imajının oluşmasına neden oldu. Bunlardan birincisi özellikle devlet eksenli kurulan ve fakat sonrasında hem mahallenin “yerlileri” olup 90’larla birlikte kentin görece daha üst düzey refaha sahip semtlerine yerleşenler ve 2000 sonrası yükselen kentin orta sınıf kesimlerinin de söylem düzeyinde üretimine ciddi anlamda “katkıda” bulundukları Sur’un “kriminalize edilmesi” durumuydu. Bu imaj Sur’u, gettolaşma imgesinin izinden “tehlikeli”, “güvensiz”, ot içen “soytarı gençler” ile özdeşleştiriyor ve gün geçtikçe bu tarihsel mekânı gettonun insanlarından kurtarılması gereken bir yer olarak çerçeveliyordu. Kentsel dönüşüm meşrulaştırması tam da bu yaklaşımın içinden kurulan repertuvar ile gerçekleştiriliyordu.  Sur’a dair ikinci ve baskın imaj ise daha çok Kürt hareketinin yerel yönetim uygulamaları temelinde kurulan ve Sur’u Türk ulus-devletinin soykırımdan asimilasyona uzanan yirminci yüzyıl pratiklerinden kurtaracak bir dekolonizasyon çabası etrafında örülüyordu. Bu peyzajda Sur, Türk ulus-devletinin yüzyıllık politikalarının pençesinden kurtarılacak, resmi tarih tezinin inkâr ettiği ya da görmezden geldiği başka bir tarihsel hakikati ortaya çıkaracak bir hafıza mekânı ve tarihin yeni ‘icat’ edileceği bir nostalji mekânı olarak kurgulanmaktaydı. 2015 sonbaharında özyönetim direnişleri ile başlayan ve halen Sur’un devlet tarafından total yıkımı, talanı ve “yeniden inşası” ile devam eden süreç, aslında kente dair bu ikili imgenin mücadelesinin bir sonucu olarak gelişmekte. Sur’u kriminalize eden ve bunun üzerinden orayı yeniden “ihya” etmeye dayalı birinci yaklaşımın, Sur’u “kuvvetli bir Türklük merkezi”ne dönüştüren homojenleştirici pratikleri dekolonize eden yaklaşımın can-kırım ve hafıza-kırım olarak tarifleyebileceğimiz nekro-politikaları bozguna uğratmasının anlaşılması için bu dekolonizasyonun ne olduğundan kısaca bahsetmek gerekiyor.

Amed’de Kültür Devrimi

1999’da Amed başta olmak üzere birçok kentte belediye seçimlerini kazanan Kürt Hareketinin yeni örgütlenme alanını kentsel mekanlarda gören Öcalan’ın “Kültür Devrimi” olarak adlandırdığı bir sürecin startı verildi. Buna göre hareketin bütün kadroları, bileşenleri, sempatizanları yerel yönetimlerin de imkânlarını kullanarak şehirlerde kendi kültürel devrimlerini yapmalıydılar. Kürt kültür ve kimliğinin üzerindeki sis perdesi aralanmalı, Kürtler kendi geçmişlerini ve birlikte yaşadıkları diğer halkların ortak tarihini keşfetmeliydi. Bunun için de şehirlerde kültür-sanat seferberliği başlatılmalı, gençlik kendini, tarihini, kültürünü, edebiyatını, müziğini, sanatını tanımalıydı.

Avrupa Birliği üyeliği sürecinin Kürt meselesinin çözümü ile birlikte düşünüldüğü, liberal demokrasi ve çok kültürlülüğün ana akımlaştığı, post-modernizm tartışmalarının yerelliği ve mikro kimlikleri ön plana çıkardığı daha geniş makro ölçeğin oluşturduğu bağlam; Öcalan’ın yerel yönetimlerin ademi merkeziyetçi toplumsal inşasının teorisyeni Murray Boockhin okumaları ve Türkiye coğrafyasında bütün halkların bir arada barış içerisinde yaşamasını mümkün kılacak bir çok kültürlülük cumhuriyeti fikri ile harmanlandı. Böylece Kürtlerin mücadelesi, Kürtlerle geçmişte bir arada yaşamış diğer halkları da tarihsel peyzaja dahil eden yeni bir tarih yazımı ve inşasına evrildi.

Amed Büyükşehir Belediyesi’nin organize ettiği kültür ve sanat festivallerinin içeriği tam da böylesi bir kontekstin içinde şekillendi. Birçok dilde müzik yapan sanatçıların ağırlandığı konserler düzenleniyor; tanınmış sanatçıların katıldığı paneller, edebiyat günleri, roman ve şiir atölyeleri organize ediliyor; Diyarbakır isminde somutlaşan Türkçü, resmi tarih tezine uygun imaj, Amed isminde somutlaşan ve kentin geriye dönük çok kültürlü, çok etnili yapısını keşfeden bir yöne akıyordu. Tam bu noktada Amed’deki Xançepek ya da nam-ı diğer Gâvur Mahallesi’nde doğup büyüyen Ermeni yazar Mıgırdiç Margosyan ve yine aynı mahallede doğan Kürt yazar Şeyhmus Diken’in kitapları, kentin bu çok kültürlü kimliğinin yeniden keşfi ve yeniden kurulması sürecinde çok kilit bir rol oynadı. Bu iki yazarın özellikle Sur içinde Kürt, Ermeni, Süryani, Keldani, Dom, Arap ve Türklerin birlikte yaşamına dair kitapları, her ne kadar kentin “çok kültürlü” kimliğinin yeniden keşfi ve yer yer bu çok kültürlülüğü 1915’teki kurucu şiddetten ayıran bir nostalji üretimine evrilse de Sur’un tarihsel geçmişine kapıyı araladı.

Aram Tîgran gibi Kürtçe müzik yapan Ermeni sanatçılar, Jaklin Çelik gibi aile kökleri Amed’e dayanan edebiyatçılar kültür-sanat etkinliklerine davet edilmekte, geçmişin yeniden keşfi kamusal alana taşımaktaydı.

Özellikle belediye seçimlerinin Kürt Hareketi tarafından kazanıldığı 1999’dan beri kentin çok kültürlü yapısı temelinde geliştirilen politikalar ile bu daha da görünür hale geliyordu. Mahalledeki sokak ve cadde isimlerinin değiştirilmesi (Mıgırdiç Margosyan Sokağı, Naum Faik Sokağı), Surp Giragos Kilisesi’nin restorasyonu, Ermenice dil kurslarının açılması, Vicdan Anıtı’nın dikilmesi, İHD ve kentteki diğer sivil toplum bileşenleri üzerinden 1915 anmaları vb. pratikler üzerinden Sur, adeta Kürt Hareketinin önüne koyduğu politik projenin inşa mekânı haline geliyordu. Surp Giragos’un restore edilip açılmasından sonra adeta bir ziyaretçi akınına uğraması, mahallenin her sokağında denk geldiğiniz meraklı misafir grupları, Sur’un hem geçmişin izlerini taşıyan hafıza mekânları gerçeğine hem de geçmişe dair bu ilgi üzerinden günden güne güçlenen başka bir ortak-yaşamın gelecek tahayyülüne dayanıyordu. Nitekim 24 Nisan 2015’te, Ermeni Soykırımı’nın 100. yılında Suriçi’nde gerçekleşen soykırım anmasına katılanların yoğunluğu ve profili, tam da bu arzunun açığa çıktığı bir durumu ifade ediyordu. Sur adeta yüz yıllık bir kolonyal devlet pratiğine yönelik itirazın merkezi olmuş, yeni bir tarih yazımının ve ortak-gelecek fikrinin önemli sembolik mekânı haline gelmişti.

Fotoğraf: Naci Sapan

Fakat felaketin kapısının çalındığı Kasım 2015’te, devletin Kürt Hareketinin bu yeni tarih ve hafıza inşasına dair kabullenici bir pozisyonda kalmadığı ortaya çıktı. Sur’da Ekim 2015’te başlayan ve özellikle Kasım 2015 sonu itibarıyla yoğunlaşan ve yaklaşık 110 gün süren bir özyönetim direnişi ve bu direnişi yok etmeye yönelik gaddar bir devlet ablukası yaşandı. Abluka sırasında direnişçilerin yanı sıra onlarca sivil de devlet güçlerince katledildi, on binlercesi zorla yerinden edildi. Mekânı tamamen yıkmaya ve böylece insansızlaştırmaya dayanan bu abluka siyaseti, sadece insanların ölümüne, göç etmesine ve maddi varlıklarını kaybetmesine neden olmadı; aynı zamanda binlerce yıllık tarihsel bir mirasın da taşıyıcısı olan Suriçi’ndeki hafıza mekânlarını da büyük oranda tahrip etti, yok etti. Bu açıdan devletin Sur’a yönelik kuşatma stratejisi sadece mekânı insansızlaştırmayı değil aynı zamanda hafızasızlaştırmayı da hedefledi. Doğrudan kişilerin yaşamını hedef alan can-kırım siyasetine; kentin hafızasını taşıyan bütün maddi ve kültürel yapıları yok eden bir “mémoricide” yani hafıza-kırım siyaseti eşlik etti. Rancière’nin Shoah filmi üzerine yaptığı analizde kullandığı ve “çifte ortadan kaldırma süreci” olarak ifade ettiğine (“Yahudilerin ortadan kaldırılması ve ortadan kaldırılmalarının izlerinin ortadan kaldırılması”) benzer bir şey yaşandı Sur’da. Bu defa, yıkım ve talan, -zaten öncesinde bu çifte ortadan kaldırmaya maruz kalmış Ermenilerden ziyade- hem bu önceki çifte ortadan kaldırmalara itiraz sesini yükseltenlerin hem de bu itiraz temelinde yeniden inşa edilmeye çalışılan geçmişle yüzleşme deneyiminin hafızasının ortadan kaldırılmasıyla gerçekleşti.

25 Mart 2016’da resmî gazetede yayınlanan kamulaştırma yasasının, 2015 sonbaharından beri devam eden devlet şiddeti ve kentsel direnişin çok daha öncesine dayanan bir tarihi var aslında. 2009’dan beri Suriçi’ndeki Alipaşa ve Lalebey mahallelerinde bir kentsel dönüşüm projesi yürütüldü, yüzlerce aile yerlerinden edildi. TOKİ eliyle yürütülen bu kentsel dönüşüm programına yönelik sivil toplum kuruluşları ve gençlik ve çevre örgütlenmeleri düzeyinde ciddi bir muhalefet vardı ve günden güne de büyüyordu bu direniş. Mahallede yaşayan insanlar ve onları destekleyen sivil toplum ağları, insanların yerlerinden edilmeden ve kentin tarihi ve kültürel dokusuna da sahip çıkacak bir yerinde dönüşümde ısrar ediyordu. Fakat devletin TOKİ eliyle hedeflediği tamamen tersiydi. Mahallelerde yaşayan insanları kentin tamamen dışında izole sitelere yerleştirerek şehrin kalbinde yer alan bu mekânları neoliberal bir iştahla piyasanın arzusuna sunmayı hedefliyordu.

Özgürleşen Seyirci kitabında “İmtiyazlı bir başlangıç noktasından daha imtiyazlı bir biçim yoktur” der Jacques Rancière. Bu cümle kendi başına devletin her direniş eylemine yönelik kendi meşru şiddet tekelini nasıl kolayca harekete geçirebildiğini ve bunu meşrulaştıracak bir repertuvarı nasıl kolayca üretebildiğini ne güzel özetliyor! Devletin Sur’a yönelik yıkım ve talanının nekro-siyaseti tam da böylesi imtiyazlı bir başlangıç noktasından işe koşuldu. Kentsel direnişler başladığında devlet, savaştan kaynaklı olağanüstü hâl ortamında, fırsattan istifade yeni bir yıkım ve yeniden inşa politikasını devreye soktu. Böylece “bir taşla iki kuş” vuracaktı: (1) YDG-H’li gençleri bahane ederek mahallelerdeki ablukayı şiddet ile besleyen, bölgeyi tamamen insansızlaştırma ve şehir militanlarını “imha” etmek için de bütün fiziksel yapıları adım adım yok ederek ilerlemeye dayanan bir nekro-siyasete başvurdu. (2) Yıllardır uygulamaya geçirmek için çabaladığı kentsel dönüşümün meşrulaştırılmasında yeni bir gerekçe elde etti. Buna göre aslında Kürdistan’ın bazı kentlerindeki silahlı direnişin esas kaynağı bu mahallelerin mekânsal düzenlemesindeki çarpıklıktan kaynaklanıyordu ve bu sorunun giderilmesi için bu mekânların devletin altyapısal iktidarının güçlendirileceği bir şekilde yeniden düzenlenmeleri gerekiyordu. Yani James Scott’un meşhur ifadesi ile buraların devlet nezdinde “okunaklı” hale getirilmesi lazımdı. Dolayısıyla bu mekânların önce yıkılması, sonra ise mahalle kalekolları ile güçlendirilmiş bir nüfuz etme, yeni demografik müdahaleler üzerinden sosyal mühendislik ve yereldeki iktidar ortaklarına bir sadakat payı olarak dağıtacağı bir ekonomik yeniden bölüşüm ile “inşa edilmesi” gerekiyordu. Kısacası devletin Suriçi’ndeki mekânsal yeniden düzenleme fikri yeni değildi, fakat kentsel savaş ortamı bu fikri güvenlikçi devlet politikasının bir enstrümanına dönüştürerek daha hızlı ve dayatmacı bir şekilde gerçekleştirmesine imkân sağladı. Savaş bir “fırsat penceresi”ne dönüştü devlet için.

Sur’da, Türk ulus devletinin sömürgecilik siyasetinin yeni bir aşaması olarak Turko-İslami fetihçilik ile vahşi kapitalizm buluşması iki farklı ama aynı yola çıkan pratikle sonuçlandı: YIKIM ve TALAN. İlki yeni Turko-İslami fetihçiliğin savaş kapasitesinin olanakları ile tamamen ortadan kaldırdığı Xançepek Mahallesi (Suriçi’nde halk dilinde ‘Gâvur Mahallesi olarak da bilinir ancak idari haritada Hasırlı Mahallesi olarak geçer) idi. İkincisi ise Alipaşa ve Lalabey mahallelerinin bu fetihçiliğin ideolojik ve altyapısal iktidarına yaslanarak rant devşiren neoliberal talanı oldu. Bu artzamanlı ama birbirine senkronize iki pratik (yıkım ve talan), aynı zamanda devletin despotik ve altyapısal iktidarlarının iki ayrı yüzünü temsil ediyordu. Esasında Xançepek’teki öz savunma ve devlet şiddeti ile Alipaşa ve Lalabey’deki kentsel dönüşüme direnme ve talan dayatması arasında hiçbir fark yoktu. Biri Kürtlerin yerinden yönetim ve egemenlik haklarının ihlali, diğeri ise yerinde yaşama ve kent haklarının ihlalini içeriyor. Artık devletin ikili yüzünü oluşturan despotik ve altyapısal iktidarlarından birincisinin savaşı yıkıma dayalı bir can/hafıza kırım üzerinden; ikincisinin savaşı ise talana dayalı mülksüzleştirme üzerinden işliyor.


Bu yazı ilkin PolitikART’ta yayınlanmıştır.