Ana SayfaYazı / AnalizArif AltanEn uzun gece – Arif Altan

En uzun gece – Arif Altan


Arif Altan


Kaç zamandır bir çekip gitme isteği. Kopmuş iskelet parmakları ayağa pranga. Ayazkıran bir tutku, çatılmış buzkırığı bir sancı Haziran sıcağında. Kendine varamadıktan sonra bütün yollar açık günbatımı aydınlığıymış, neye yarar! Attığımız her adımda toplu iniltiler, attığımız her adımda bileğimizi kaptırdığımız yitikliğine paslı kapanlar. Sağır kaldığımız sesler, konuşamadığımız diller, göremediğimiz yüzler. Bir toplu mezar yankısı, dehşet dolu bir kalbin çarpıntıları. Toprağın gizleyemediği hakikat, günde üç kez nabzı şakağımızda atan düşlerimizle örtünemeyen bir çocuğun çığlıkları. Kan tümsekleri içinde gezinirken, en kırılgan duygudan yakalanıp hapsedildiğimiz korkularımıza aşina bir yüzün çizgileri. Renklerin, seslerin, kokuların erişemediği bir derin, bir karanlık susku cehennemi.

Susmuyor, asırlık uykularımız boyunca durmadan işittiğimiz aynı sesler susmak nedir hiç bilmiyor. Ölülerimizin kemikten dilleri toprağın altında köpüren hırçın dalgalar, zulmün kıyılarını döverek dönüyor capcanlı hayatımızın sessizliği üstünde usanmadan. Nereye baksak onlar, çamur oyuğu gözlerden ışıyan, çürümüş toprağın sararmış bakışlarıyla bizleri sınayan. Bir ölüler ordusu, Horasan’dan çağlayıp dökülen buhur kokulu bir şarkı tazeliği. Buğulu ayna sıcaklığı, ölmüş alev serinliği onlara dair bütün okumalar.

Kriminal bir hata, sözümüze şahit kılınamamış bütün bu hayat. Yalana demlenmiş bir çağın, morarmış gözkapakları altında huzursuzca kıvranan bitkin bir tabiat. İzler, hep aynı biçimlere çıkan izler. Yorgun kemiklerinde uykulu bir öpücüğün ıslak imzası. Toprak kendi çocuklarını ikinci kez doğuruyor, celladına parmak izi olsun diye eksildiğine hiç aldırmadan. Sararmış, eprimiş bir zamanın kıyısında sıcak soluğun, salınan bakışın erişemediği soğuk ölüm. Eritilmiş kurşunun erişip öldüremediği, erim dışı kılınmış zamanının unutkanlığına kurban. Oradalar, bildiğimiz, gömdüğümüz yerde. Toprak çatladı çatlayacak, zamanın yalancı tanıklığından. Sevdiğinin kanlı mendilini koklayarak kayıp kemiklerini çılgınca arayanın ölümcül bekleyişini ne bilsin yılgın ozan! Ama Verlaine dediyse bir bildiği var; “Uzun bir öpücüğün tadında değildir/ İnatçı titreyişler, çılgın kucaklayışlar…”

Bir çoban kavalında batıyor bir çağın en uzun gecesi. Şafağı yastık edinmiş yorgun baş, aşk yorgunu yasemin tüten tenin gölgesinde. Tan vakti gök ışığa çatlar elbet, yepyeni bir dille yazılır en uzun gece de, en karanlık günün sabahı da. Uyanır, bir gün ansızın uyanır su, toprağın yarım bıraktığı rüyayı da sırtlayarak, hiçbir ağırlık duymadan. Ama su utangaç ve durgun, bir onlar taşıyor kara yataklarından, isimlerinin olması gerektiği yerde mezar taşlarını ufalayan kanlı potinlerin hışımla gömüldüğü topraktan.

Kıble bir sözdü; taşıl sessizliği, siyaha bileyen kurulu bir aksan bütünlüğü. Kabil’in çağlar boyu kardeş sessizliğine dinlenen son sözleri, yüzünü hep oraya hürmetle dondurup bırakan zalimin kıblesi. Karanlıktan korkan bir çocuğunkine benzemez, celladın aydınlık korkusu. Gri, belki loş; kirli, belki de kurumuş bir damla simsiyah kan karanlığı. Vebanın kırıp geçirdiği, bir eski zaman kenti değil, ceset kuyuları, toplu mezarlar ülkesi! Yanık bir ev, aside banmış bir çocuk hüznü, hançeresinde ilk günün soğukluğunu taşıyan hançer sızısı, dönüşü olmayan bir yolun başını tutan taze bir gelin türküsü. Eritilmiş kurşun ağırlığı, aşka dair bütün solumalar. Bir ergen umutsuzluğu, ufkun alnına düşen bu alev soğuğu çizgiler. Ama Haziran kucaklıyor, yağmur arındırıyor, kar örtüyor ve toprak yıkayıp kurtarıyor vurulanı düştüğü yerde; acıdan, öfkeden, nefretten, aşktan… Teni tümden örtecek olan gecikmiş ıpıslak bir öpüş ve eksik bir etek toprak,  kimliksiz ölüler mezarlığına. Başını arayan gövdeler, gövdesini arayan kesik başlar. Kar kürer gibi kesik başlar ve kemik tozu kürüyor mezar kazıcılar. Yeni ölüler gömülüyor durmadan, hissedilmeyi ve incinmeyi çoktan unutmuş eski ölülerin toprak olmuş uykularına.

Bir çekip gitme isteği; çocukların gülmeyi unuttuğu,  pazarlarına can tacirlerinin doluştuğu şu karanlıklar ve kötülükler diyarından ansızın bir sönüp yitme dürtüsü. Hakikat, celladın iki dudağı arasında ölüm kokulu bir ferman. Sessizlik çağırıyor, geceyle uyuşan bütün yırtıcı hayvanlar susmuş, yalnızca ay uluyor. Bütün istediğimiz buydu, şafağın bekleyen hükmünü sessizce bildirecek esinli bir rüzgar dokunuşu. Ama konuşuyor, durmadan konuşuyor hakikat yoksulu bütün bir kıyıcılar ordusu hep bir ağızdan. Ve biliniyor artık, budalanın konuşması kadar savruk, ruhunu rehin bırakan bilgenin erdem yutkunması anlam çarpıştırmaları. Masal anlatıcılardır şimdi bir tek hakikat taşıyıcılar. Efsane gerçeğe zarifçe giydirilmiş şeffaf libas; masumiyetine kefil ölülerimizi topluca örten toprakla aynı kumaştan. Bir kadın gerillanın cesedi -ki, yıllar sonra bile- hala ilk vurulduğu anki sıcaklığında. Bin yalana sığmıyor artık bir tek çocuğun ölüsü. Zorla yedirileni geri kusuyor toprak. Yalan, yani insanda insanın yok edilmesini özleyen her şey; yalan, yani dilimizin altındaki ayartıcı şeytan…

Yeryüzünden değil, toprağın karnından geliyor gerçeğin sesi. Ne ölü, ne diri, ne uykuda, ne toplanmış bir görüş berraklığında. Balda dinlendirilmiş kaçak Mutki tütünü kokusu değil bu; tenleri tinlerine, ilikleri kemiklerine, isimleri bir vahşetin gecesine erimiş, ıssız koyaklarda öbek öbek katledilen bir halkın hikayesi. Son ırmak kuruyana, son ağaç çürüyene, son karaca ölene, hayatını toplu mezarlar üzerine inşa edene, toprağın lanetini bıkıp usanmadan anlatacak olan tutkunun en kısa, acının en uzun gecesine sessizliğini veren, adsız ölülerimizin hikayesi bu…