Ana SayfaKültür-SanatKadın kadındır

Kadın kadındır


ŞİLAN AVCI

“Sinemanın Kadınları” dizisi


Dağıtılan roller

Kırmızı şemsiyesiyle girdiği kahve dükkanında, bol sütlü bir kahve ister Angela. Hemen ardından gelen adam ise sert bir kahve siparişi verir. Yumuşak ve sert olanın ayrımı, kadın ve erkeğin öğrenilmiş tercih profilini açımlar gibidir.

Kadın, bol sütlü ve hafif kahvesiyle yumuşak kalpli ve narinken, erkek ise sert ve sade kahvesiyle tam bir savaşçıdır. Direkt olarak doğada yaşamadığımız gerçeğini düşünürsek, aslında bir durum şavaşçısıdır artık. Gücü, elindeki savaş aletiyle değil, kazandığı parayla elde eden ve takım elbisesiyle ortalarda gezinen, sert kahveli bir durum savaşçısı. Kadın ise hayatın süsü gibi uçuşur etrafta. Vardır var olmasına, ama ona biçilen o “kadınsı” kumaşla… Bu giydirilen ve zamanla taş gibi üste oturan kalıpların içinde, daha da belirgin bir hal alan cinsiyet ayrımı, kadın ve erkeği terazinin iki ucuna koyar. Oyunbaz ve kumarbaz bir tahtaravelli gibi de görebilir insan bunu, acımasız bir terazi gibi de. Yüzyıllardır süre gelen “sınıf” kavramının belirlediği bir düzenektir bu biraz da. Ortada duran dengesiz terazi, eşitliği mi yoksa duruma göre değişir bir adaletsizliği mi tartar?

Kadın kadındır, çiçek çiçektir, o halde erkek de erkektir

“Çok sıcak, vaktim yok” deyip kahvesini bırakır ve kameraya göz kırparak yoluna devam eder Angela. Öğretilmişi sipariş verir ama içmez.

Striptiz yaparak geçinen Angela’nın, belli ki uzun süredir birlikte yaşadığı bir sevgilisi vardır. Emile, Angela’yı sevse de birdenbire dile getirdiği çocuk arzusuna şaşırarak “hayır” der. Emile’e çocuk fikri çok uzak gelirken, Angela’nın en büyük arzusu ise artık budur. Sevgilisinin şakayla karışık teklifini ciddiye alır ve en yakın arkadaşı Alfred’le bir gece geçirip çocuk sahibi olmayı düşünür. Sık sık çocuk meselesi yüzünden tartışan çift, birbirinden uzaklaşmaya başlar ve şakayla başlayan inatlaşma, Angela’nın Alfred’le yatmasıyla son bulur. Savruk ve zamansız gelişen ilişkilerin, birbirini çiğneyip durduğu koca bir yel değirmeniyken hayat, her kadın ve adam, biraz da Don Kişot mudur?

şehrin plastik pervaneleri dönüyor,

üç ayaklı bir kedinin gölgesine düşüyordu aklım

sen Robin Hood’tun,

ben yel değirmenlerinin meraklı kızı,

serseri bir Don Kişot’tum

şehri soyuyorlar,

çıplak vuruyorlardı ağaçları

kılıcımı, kırmızı bir şemsiyeyle sallıyordum

Neden kadın kadındır? Üzerine çok kafa yorulmaması gerektiği için mi; asla değişmeyecek ve değiştirilmeye uğraşılmaması gereken bir zorlu gerçeklik olduğu için mi; yoksa her hali renkli ve keyifli bir varoluş içerdiği için mi?

“Sinema tarihi, erkeğin gözünden kadının anlatılmasının tarihidir” diyen Godard gibi bir autherin gözünden izlediğimize göre, muhtemelen hepsinin dışında, sadece “kadın, kadın olduğu” için. Cinsel kimliği ve kendisine öğretilmiş/dayatılmışın dışında, bireysel kimliğiyle sadece kadın olduğu için. “Bir kadını nasıl anlarız, ya da o kadın neden ağlar ki” sorusunu filmde sordurur, ama kadına olan merakın, ilginin ve çözememezliğin garip gayretiyle eğlenir belki de.

Kırmızı tenteler ve açılıp kapanan biricik kararsızlığımız

Sonunda Alfred’le yumurtlama döneminde yatıp, çocuk arzusuna büyük ihtimalle kavuşan Angela kararsızdır. Alfred onu bir karar vermeye zorladığında ise şu cevabı verir: “Eğer beş dakika sonra tente hala kapalıysa tekrar geleceğim demektir. Eğer açıksa gelmeyeceğim, Emile ile barışmışım ve mutluyum demektir.”

Evin karşısında bir yerde durup sigarasını yakar ve heyecanla gözünü Angela’nın pencerelerinin tentesine dikerek, beklemeye başlar Alfred. Kırmızı tenteler defalarca açılır ve kapanır. Sonunda ise açık kalır. Yani Angela kimi sevdiğini anlamıştır. Aslında en başından beri kimi sevdiğini de ne istediğini de çok iyi bilir ama kendi arzu ettiğine ulaşmanın yollarından geçmekten de çekinmez. O gece Emile, Angela’nın Alfred’le yattığını öğrenince üzülür, ama sonunda garip bir çözüm geliştirir. O da Angela ile yatacak, sanki ondan hamile kalmış gibi davranılacak ve bu çocuk meselesi artık bir çözüme ulaşacaktır. Çocuğun kimden olduğu üzerinde durulmayacağı ise kesindir.

Peki Alfred’in başından beri kaçtığı babalık fikri değilse, eninde sonunda bir kadını hamile bırakma fikri midir? Değilse, kadın kadındır ve en az onun kadar karmaşıklığa talip tavrıyla erkek de erkek midir?

Ve dünyanın en trajik sorusu; kadın ne ister?

Kameranın özgür hareketleri ve zaman zaman oyuncunun kamerayla kurduğu direkt iletişim, filmi hep bir dahil olma duygusuyla izlememizi sağlar. Müzikal ve teatral havasıyla seyirciye farklı bir pencere açan film, Godard’ın deneysel filmlerinden biri olarak anılırken, bu deneysellikte “kadın” bir hayli kırmızıdır. Kırmızı şemsiye, kırmızı çoraplar, kırmızı gömlek, kırmızı panjurlar… Aşkı ve cinselliği çağrıştıran kırmızının hakimiyeti, kadının çekiciliğine dikkat çekmek ister gibidir.

Kadın Kadındır, üzerinde kara kara düşünmenin  bitmediği ve belli ki bitmeyeceği “kadın ne ister” sorusunun ve ekseninde karmaşık duran kadın-erkek ilişkisinin üzerine sarmalanır. Sevginin, kıskançlığın, arzuların, kafa karışıklığının, birliktelik ve ayrılığın iç içe geçtiği bir müzikaldir biraz da film. Tınısı ve dansı kendi içinde bulanık bir karmaşayla sürüp gitse de, aslında gizlice sorduğu “kadın neden isteklerinde bunca kararlı bir kararsızdır” sorusunun da cevabını verir bize; çünkü kadın kadındır.


1961 Fransa-İtalya ortak yapımı olan filmin senaryosu ve yönetmenliği, Jean-Luc Godard’a aittir. Godard’ın çekimler sırasında senaryosunu yazmaya devam ettiği bu doğaçlama film, yeni gerçekçilikle müzikal komedisini buluşturan bir filmdir. Baş rollerde Jean-Paul Belmondo ve Anna Karina vardır.


* Metin içindeki şiirler yazara aittir