Ana SayfaKadınKürt kadın gazeteciliği: Bir ‘sınırı aşma’ mücadelesi

Kürt kadın gazeteciliği: Bir ‘sınırı aşma’ mücadelesi


NURHAK YILMAZ


“Sınır” meselesi tarihsel, siyasal, ekonomik bir “derttir” Kürtler için. Kürdün çocuğu Roboski’de sınırın ötesinden bir kilo çay getirirken paramparça olmuştur. Belki bir gün, kağıttan bir harita üzerine konulan çatlak bir cetvel, iki kardeşin evinin ortasına öylesine denk gelmiştir. Haritadaki soluk çizgiyi silmeye iki kardeşin ömrü yetmemiştir. Dört ülkenin bittiği yerde, dört ayrı dilde yazılmış tek bir cinayet romanının adıdır sınır. Stratejik ve ideolojiktir…

Kürt kadınları açısından ise, kadın olarak dünyaya gelmekle alakalı “sınırlara” yeni bir “dert” olarak eklenmiştir. Bazen gerçekten sınırın ötesindeki akrabalarına ulaşma sorunu olsa da esas olarak “haddini hududunu aşmanın” en estetik ve etkileyici yollarından geçmiştir/geçiyor Kürt kadınları. Ve bu sebeple bir sürü “ilk” vardır karnelerinde. Abartısız her biri için bunu söyleyebiliriz. Tarih, sosyoloji, siyaset, mücadele ile açıklanacak bu devasa hikayedeki ilklerden biridir Jin Haber Ajansı, JİNHA. Yani “Kadın Haber Ajansı.” Dünyanın ilk kadın haber ajansı.

 

 

JİNHA, geçtiğimiz yılın Ekim ayında 675 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile kapatıldı. 8 Mart 2012’de, “Ve medyanın dilini değiştiriyoruz. Bizden sonra dünya medyası artık eskisi gibi olmayacak” sloganı ile açılmıştı.

Temmuz 2006’da Fırat Haber Ajansı (ANF) adına haber takibi yaparken İran sınırında İran askerleri tarafından katledilen Ayfer Serçe’nin hayaliymiş kadın haber ajansı kurmak. Diyarbakır’daki bir grup kadın, Serçe’nin hikayesinin “o sınırda” bitmesini istememiş.

Mizgin Tabu, 2012 yılında JİNHA’nın açıldığı günlerde “iş arıyormuş.” Belki biraz harçlık, ailesine biraz katkı için. Diyarbakır’ın Lice İlçesi’nden Mizgin. Göç mağduru bir ailenin üyesi. 1990’larda köyleri yakılınca önce İstanbul’a, 2010 yılında ise yeniden Diyarbakır’a göç etmiş bir aile. JİNHA’da sekreter olarak çalışmaya başlamış. 24 yaşındaymış. O günleri şöyle anlatıyor:

Bu meslekle ilgim alakam yoktu. İşsizdim, o dönem iş arıyordum. İlk başlarda sayımız çok azdı, o nedenle sekretere pek ihtiyaç yoktu. Ara ara habere de çıkabileceğimi söyledi arkadaşlar. Kamera, fotoğrafçılık veya haber eğitimlerine dahil oluyordum zaten. Muhabirlik cazip gelmişti. Fakat ileride bu kadar zor olacağını bilseydim muhabirlik yapmayı istemezdim (gülerek).

“Kapıdaki kurdeleyi kesip atmadık”

JINHA’nın açılış töreninde başlamış “ilkler” Mizgin için. Doğudan batıya kadınların çok büyük ilgi gösterdikleri JİNHA şöyle bir törenle açılmış;

Alıştığımız açılışlar, kapıdaki kurdelenin makasla kesilmesiyle yapılır. JİNHA’nın açılışında öyle olmadı. Kapıda düğümlenmiş kurdele vardı. Ve açılışı yapanlar düğümü açarak içeri girdiler. Yani kesip atmadılar, düğümü çözdüler. Yine davetlilerimize hediye etmek için JİNHA logolu aynalar bastırılmıştı. Aynaya bakan kadınlara, kendileriyle yüzleşme çağrısı yapılıyordu. Bunlar çok anlamlıydı.

Yaş ortalaması 22 ve 2 kişi dışında gazetecilik deneyimi olmayan 9 kadınla başlamış JİNHA. Fakat Mizgin’in anlatımıyla zaten ihtiyaç duyulan da “o tecrübeler” değilmiş;

Kimse kimseye, ‘Bilmiyorsun burada ne işin var’ demiyordu. İki kişi teknik bilgileri 5-6 kişiye anlattı. Onlar da başkasına aktardı. Başka yerlerde tahammül sınırları var ama bize zaman yetmiyordu. Bize cesaret veren, heyecanlandıran ise, oradaki bilinçlenme çabasıydı. Örneğin evde, sokakta her yerdeki kadın erkek ilişkilerini tartışıyorduk. Günlük hayatta kullandığımız dili, birbirimize yaklaşımımızı konuşuyorduk. Örneğin ‘üslubumuz çok sert’ eleştirisi yapıyorduk kendimize. Kadın tarihi, toplumsal cinsiyet ve daha birçok konu üzerinde konuşuyorduk. Tüm bunlar zamanla bize, birbirimize yaklaşımımıza ve haber dilimize yansıdı. Soyadını kullanmıyorduk. Ya da örneğin, haberde bir aile hikayesi anlatılırken, hikâyeye baba ya da anneden değil çocuktan başlıyorduk. Hiyerarşiyi bozan bir teknik uyguluyorduk.

İlk haber kaynağı anne

Mizgin Tabu

Mizgin’in yazıyla “kişisel bir mesafesi” var. Yazının ses gibi, görüntü gibi “gerçeğin” kokusunu taşımadığına inanıyor. “Roman kahramanları neden hep ölü oluyor ki? İnsanların hikayelerini kendi ağızlarından çekmek ve dinlemek istiyorum” diyor. İnsanın ancak öldükten sonra yüceltilmesine tepkili. Ölümün soğukluğunu değil, yaşamın renklerini görmek istiyor. Bu sebeple kameramanlığı tercih etmiş.

Ve mesleğin en güzel anı, ilk haber… Eline kamerayı alıp habere çıkan Mizgin’in ilk haber kaynağı ve ilk röportaj aldığı kişi annesi olmuş. Kürt Dil Bayramı’nda, “Kürtçe konuş Zilan, sen de Berivan, sen de Şoreş” başlıklı bir habere imza atmış. Haber Özgür Gündem Gazetesi’nde yayınlanmış. “Annem o haberde, Kürtçe isim konulan çocuklarla Türkçe konuşulduğuna dikkat çekiyordu” diyor.

Kamerasıyla Şırnak’ta yerin yüzlerce metre altındaki maden ocağına inerek yaptığı haber ise “unutamadıklarının” başında geliyor. Madenciler 22 yılda ilk kez madende kadınlarla karşılaşmaktan, Mizgin ve yanındaki çalışma arkadaşı Zehra da böyle bir ortamdan bulunmaktan dolayı şaşkınlık yaşamışlar. Mizgin açısından ise “alt üst” edici bir deneyimmiş. “Bunaltıcı bir yerdi. 12 saat boyunca hiç gökyüzünü görmeden çalışıyorlardı. Kamerayla detay çekerken fark ettim, çaylarını bile duvardan sızan suyla yapıyorlardı. Oradaki durumun sorumlusu ben değildim ama yine de kendimi çok kötü hissettim” diye anlatıyor.

Sayıları kadınlardan fazla olan erkek gazeteciler ile ilk karşılaşmalara dair anıları da var Mizgin’in;

Biz yarışmayı değil dayanışmayı esas alıyorduk. Ama bazen yanımdaki hiç tanımadığım erkek kameramanın benim çektiğim açıya baktığını fark ediyordum. Müdahale etsem mi etmesem mi hali oluyordu. Ama cesaret edemiyordu.

JİNHA kapatılalı 8 ay oldu. Mizgin’den, bu kadar süre sonra geriye dönüp baktığında söyleyeceklerini almak istiyorum. Fakat JİNHA’nın onun için “bitmiş” bir hikayeden ibaret olmadığını şu sözlerden anlıyorum;

JİNHA ile birlikte çevremdeki kadın-erkek ilişkilerini sorgulamaya başladım. Başka bir yerde çalışsaydım eminim bunları sorgulamayacaktım. Mesela ajansa ilk başladığımda bir avukatla görüşmeye git dediklerinde elim ayağım birbirine dolanırdı. Sınıfsal farkın ördüğü duvarlar işte. Fakat ben bunu da aşmayı başardım, herkes bunu yapabilir. Biz JINHA ile sınırları zorladık.

Kalemin çuvaldıza dönüşmüş hali: Şûjin

Beritan Elyakut, geçtiğimiz Aralık ayında yayına başlayan Gazete Şujin için çalışıyor. Şûjin bir kadın gazetesi. Kürtçe Türkçe, İngilizce ve Arapça yayın yapıyor. Kürtçe’de anlamı Çuvaldız. Gazetenin çıkış sözü de “Medyanın diline çuvaldız niyetine.” Bu sözden ne anlamalıyız sorusuna şu yanıtı veriyor Beritan;

Eril dile karşı bir öz savunma olarak kalemlerimizi çuvaldız gibi kuşanmayı esas aldık. Çuvaldız hem bir kadın icadı hem de çeşitli eylemlerde görüldüğü gibi kadınlar için bir öz savunma aracı. Biz kadını ‘mağduriyet’ diline boğan anlayışa da karşı duruyoruz. Şûjin, pasif değil aktif, rahatsız eden haberciliğin bir metaforu olarak ele alınabilir.

JINHA’nın ardından yaşanan boşluğu kapatmayı hedeflemiş Şûjin. Yani geleneğin devam etmesi gereği doğurmuş Şûjin’i. “Erkekler ne der diye düşünmeden yazmaya karar veren ve bunu başaran kadınlara bu boşluğu doldurmak gibi bir borcumuz vardı. Bu borcu ödemek için bir grup kadın bir araya geldik ve gönüllü çalışmayı esas alarak Şûjin’i kurduk” diyor Beritan.

“Uzun soluklu mücadelenin ara durağı”

Şujin diğer gazetelerden farklı olarak ne yazıyor diye merak edenleriniz için ise yanıt özetle şu;

Gazetecilik açısından diğer meslektaşlarımızdan bir farkımız yok. Ancak haberde öne çıkardığımız, altını çizdiğimiz odak cinsiyetçiliğe, ayrımcılığa, nesneleştirmeye maruz bırakılmış taraflar oluyor. Şûjin’de erkek şiddetinin ifşa edildiği haberler gibi, insanın hayvana olan sömürüsünün yer aldığı haberler de okunabilir. Siyasetçi kadınlarla boncuk satan kadınlar arasında bize göre hiyerarşik bir sıra yoktur. Yine bir tavır olarak ataerkinin soy kütüğüne karşı soyadı kullanmadan kişileri ismi ile özneleştiriyoruz.

Yani bir kez daha, cinsiyet norm ve rollerinin kadınlara çizdiği alanın dışına çıkma mücadelesi veriyor Kürt kadın gazeteciler. “Sınırları zorlama” geleneği devam ediyor burada da. Şujin’in bu gelenek içerisindeki yerini ise yine Beritan anlatıyor;

Şûjin’ı ırkçı ve cinsiyetçi medyaya karşı uzun soluklu bir mücadelenin ara durağı olarak niteleyebiliriz. Şûjin, erkek-devlet aklının tezahürü olarak, “Bir kadın olarak sus”, “Kadın mıdır kız mıdır?”, “Kadının asli mesleği anneliktir”, “3 çocuk doğurun” vs. diyenlere ve bunu KHK’larla, OHAL’le dayatanlara karşı  dilini ve kalemini çuvaldız gibi kuşanan kadınların cevabıdır diyebiliriz.

“Haklılıktan gelen bir cesaret bu”

Dicle Müftüoğlu

Dicle Müftüoğlu, medyada hâkim olan dile karşı mücadele sorumluluğunun sadece kadın gazeteleri ve ajanslarına yüklenemeyeceğini söylüyor. Dihaber Ajansı’nda editörlük yapıyor. “Kadınlar kurdukları ajansla yeni bir yol açtılar ama biz, ‘nasıl olsa bir kadın ajansı var’ diyemeyiz” diyor.

Geçen ay Diyarbakır’da kurulan Mezopotamya Kadın Gazeteciler Platformu üyelerinden aynı zamanda. OHAL koşullarında yüzlerce kadın gazetecinin işsiz kalmış olması platformun kuruluş gerekçesi olmuş. Platform henüz çok yeni ancak, “Kadın gazetecilerin birlikte yeni şeyler ürettikleri, örgütlendikleri bir mecra” olmayı hedefliyor. Ve tüm kadınlara açık.

Dicle, Ağrı’nın Doğubayazıt İlçesi’nden. Manisa’da, Celal Bayar Üniversitesi Biyoloji bölümünü okumuş ancak bölümü bitirmemiş. Meslekle, Etkin Haber Ajansı (ETHA) ile tanışmış. 2011 yılında İstanbul’da çalışırken önce KCK adı altında Kürt basınına yönelik operasyon, 7 gün sonra da Roboski katliamı yaşanınca, katliamı ilk duyuran Dicle Haber Ajansı’nda çalışmak üzere Diyarbakır’a gelmiş. “Yaşanan bu iki olay benim için kırılma noktasıydı. Roboski, gözlerimizle gördüğümüz çok bariz bir katliamdı. Eskiden, 1990’lı yıllarda biz yaşardık ama dünyanın umurunda olmazdı.” diyor Dicle.

DİHA’da çalışmaya başlamış Dicle ama beşinci ayında ölümcül bir kaza geçirmiş. Çalışma arkadaşı Mehmet Zeki Çiçek ile birlikte, bir cinsel saldırı davasını takip etmek amacıyla Şırnak’a gidiyormuş. Sonrası şöyle;

Bir polis arabası bizi sıkıştırdı ve kaza yaptık. Kaza yaptığımız yer devlet hastanesine çok yakındı ancak etrafta toplanan insanlar ambulansı beklemeden beni araçtan çıkarmak istiyordu. Ben, ‘kimse bana dokunmasın, ambulansı bekleyeceğim, boynumda ağrı hissediyorum’ dedim. Boynumun kırılmış olabileceği hiç aklıma gelmedi. Sonradan doktorlar sana dokunulması halinde yüzde 90 ihtimal felç, yüzde 10 ihtimal ölüm olurdu dediler. 9 ay kadar evde tedavi sürecim var. Sonrasında boyunlukla gelip yeniden çalışmaya başladım.

Böylesine tehlikeli ve acılı bir sürecin ardından çalışmaya başladığı DİHA da diğer yayınlar gibi kapatıldı. Fakat Dicle, ajans kapatılana kadar, çatışmalar esnasında yıkılmış şehirlere, binlerin göçüne ve göçün yarattığı mağduriyete tanıklık etmiş. Peki tüm bunları ne için yaptın? Sorusunun yanıtı ise yine yaşamın içinde, yani habere konu olan kadınlarda saklı;

Nusaybin, Cizre ve Silopi hattında çalıştığımda kadınların direngenliğini gördüm. Şehri yıkılmış ama gidip onun karşısında çadır kuruyor. Çadır kurmak sadece başının üzerine bir örtü örtmek anlamına gelmiyor, orada yeni bir yaşamı inşa ediyor. Bu beni çok etkiledi. 3 kez gözaltına alınıp o bölgeden çıkarıldım. Ancak tekrar gitmek istedim. Çünkü bizim sorumluluğumuz bunları yazmak. Dünyanın tüm bu yaşananları görmesi lazım.