Ana SayfaYazı / AnalizAbdulmelik Ş. BekirOrtadoğu’da bilenen mezhep neşteri ve Katar yollarına düşen Türkiye

Ortadoğu’da bilenen mezhep neşteri ve Katar yollarına düşen Türkiye

Katar, kendini Sünni blok olarak addeden eksen içinde ilk ayrıksı ottu. İkinci ülke ise Rusya ile geliştirdiği ilişkiler nedeniyle Türkiye’dir. Önümüzdeki dönemde Türkiye de benzer bir tercihe zorlanacaktır. ABD Başkanı Trump’ın Katar krizine müteakip sarf ettiği, “Bölgede IŞİD’e destek veren başka ülkeler de var” sözleri, Pentagon’un güvenlikle sorumlu bir yetkilisinin, “Türkiye’nin Katar’a asker göndermesi bizim için tehdit unsuru” söylemi ve Dışişleri Bakanı Tilerson’ın, “Türkiye’de İhvan iktidar ortağı oldu” açıklaması, Türkiye’nin bu sürecin dışında bırakılmayacağının adeta işaret fişekleridir. Zarrab meselesini de bu tabloya eklemek gerekir.


ABDULMELİK Ş. BEKİR


Körfez ülkeleriyle Katar arasında yaşanan kriz belirsizliğini koruyor. Krizin ani çıkması ve bu düzeyde hızlı ilerlemesinde birçok iş ve dış faktör etkili oldu. Bir yanı Arap ülkelerinin iç rekabeti, diğer yan ise küresel aktörlerin hesaplarına dayanıyor.

Krizin patlak vermesinde başat yan uluslararası gelişmelerdir. Suud ve Katar arasında öteden beri Arap dünyasının öncülüğüne dönük bir rekabet mevcuttu. Ancak krizin bu düzeyde yaygınlaşması ve birçok Arap ülkesinin tarihlerinde hiç olmadığı kadar hızlı ve organize bir şekilde tepki vermesi Suud’un çapını aşan bir durum. Her ne kadar Suud, Katar’la olan husumetinin verdiği motivasyonla önayak olsa da, bir yerden düğmeye basılırcasına gerçekleşen organizasyonun ardındaki asıl gücün küresel ölçekte olduğu aşikar. Zaten sorun ya da hedef de sadece Katar ilgili ve sınırlı değil.

Katar’ın, karşısına dikilen bloğa uzun süre kafa tutmak gibi bir gücü ve potansiyeli yok. Mevcut durumda Türkiye ve İran’dan alacağı desteğin de kendisini kurtarması çok mümkün görünmüyor. Ekonomik gücü bir yana bırakılığında, bulunduğu pozisyonda kalması ya da taraf değiştirmesi de var olan denklem ve dengeyi etkileyecek ölçekte bir ülke değil. Suriye gibi etrafında bir bloğun oluşma koşulları da bulunmuyor. Dolayısıyla uzak olmayan bir gelecekte kendisine dayatılan şartları üç aşağı beş yukarı kabul ederek belli bir rotaya çekilecektir. ABD, körfez ülkelerinin eliyle biraz daha hırpaladıktan sonra, uygun çözüm bulunacaktır.

Son imzalanan 12 milyar dolarlık anlaşma ve ortak askeri tatbikat kararı ile istenen de hasıl oldu olacak gibi. Bazı körfez ülkelerinin krizi fırsata çevirerek bazı eski defterlerini dürmeye çabalaması işin esasını ve seyrini çok değiştirmez. Suud’un Mısır’dan iki adanın devrini alması, Mısır’ın bir taşla iki kuş vurarak hem İhvan’a karşı diğer körfez ülkelerinin desteğini alması hem de Hamas üzerinden İsrail’e kıyak geçmesi, Bahreyn’in simsar uyanıklığıyla ileride Suud’a karşı kullanmak üzere ABD’yi daha fazla ülkesine çekmeye çabalaması krizin eşantiyonu mahiyetindedir.

İşin asıl önemli yanı, krizin uluslararası aktör ve faktörleriyle ilgili kısmıdır. Geniş çerçevede bakıldığında Ortadoğu’da mezhepler üzerinden süregelen kutuplaşmada safların netleştirilmesi ve sıklaştırılması ihtiyacının daha fazla hissedilmesidir. Özellikle Irak ve Suriye’de yaşanan gelişmeler bu kristalize olma halini daha acil hale getirdi.

Irak’ta Musul, Suriye’de Rakka’nın temizlenmesiyle yeni bir döneme girilecektir. Sıcak savaş aşaması yüzde doksan geride kalırken, müzakere aşamasına girilecektir. Sona doğru gidilirken, taraflar masaya daha avantajlı oturmak için son kozlarını oynamaya başladı. Katar krizi ve sonrasında yaşananların bu yönüyle okunmasında fayda var.

Bu sürece gelirken Türkiye’nin önemli bir rol oynadığını ve körfez krizi ile yakından ilgili olduğu görülebilir. Suriye iç savaşının başlaması ve derinleşmesinde Türkiye’nin körfez ülkeleriyle birlikte bir blok halinde önemli rolü oldu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Biz ve Katar olmasaydı Suriye’deki muhalifler rejime karşı direnemezdi” söylemi bunun ifadesidir.

Ancak Türkiye’nin Rusya ile bozulan ilişkileri iyileştirmesi ile bu eksen ikiye yarıldı. Rusya öncülüklü güçlerin Astana süreciyle Türkiye’nin pozisyonunu stabil hale getirmesi, Suud’un başını çektiği Arap ülkeleriyle aradaki makası hepten açtı. Bu aynı zamanda İran’a karşı oluşturulmak istenen kalkanın düşmesi anlamına geliyordu. Suriye ve Irak’ta Sünniler adına hareket eden güçlerin savaş kapasitesi bakımında askeri olarak zayıflaması, toplumsal, politik güç olarak dağılmasını beraberinde getirdi. İran ve bağlaşığı güçler süreci lehlerine çevirerek, Yemen’e kadar nüfuzunu daha fazla attırma olanağını sağladı. Sünni Körfez ülkelerinin zayıflaması aynı zamanda ABD, İsrail ve İngiltere’nin de bölgedeki pozisyonun zayıflaması demekti.

Mezhep neşteri

Şia mezhebine dayanarak savaş sürdüren İran ve arkasındaki güç Rusya’nın Ortadoğu’daki nüfuzunun artması, ABD öncülüklü güçlerde yeni bir muhasebenin yapılmasını zorunlu kıldı. Obama yönetimi döneminde Türkiye rol modelliğinde radikal akımların ılımlı hale getirilmesi amacıyla geçer akçe haline gelen İhvanı Müslim’e dayalı strateji, IŞİD denen hilkat garibesini doğurunca, elde kaldı. Obama ABD’si ve yancısı Avrupa ülkeleri kısa sürede çark ederek hem İhvan hem de rol modeli olan Türkiye ile bozuşmaya başladı. Projesi elinde patlayan ABD, daha geleneksel ve sağlam müttefikleri İsrail ve İngiltere ile körfez ülkelerini Rusya-İran’a karşı konsolide etmeye çabalıyor. Bunun da en kolay yolunun, hali hazırda meriyette olan, denenmiş ve meyveleri çokça alınmış mezhep fay hatlarını daha da derinleştirmek olduğu aşikardır. Öyle anlaşılıyor ki daha önce Ortadoğu’nun bölüp parçalanmasında kullanılan mezhep neşteri önümüzdeki dönemde daha da bilenecektir. Katar krizi, İran’ın politik bir malzeme olarak kullandığı Şia mezhebine karşı Sünni mezhebinin konsolide edilmesi krizidir. IŞİD sonrası Irak ve Suriye başta olmak üzere bölge esas itibarıyla mezhepler üzerinden sürekli gerilim üreten bir dengeye dayalı dizayn edilmeye çalışılacaktır.

Katar, kendini Sünni blok olarak addeden eksen içinde ilk ayrıksı ottu. İkinci ülke ise Rusya ile geliştirdiği ilişkiler nedeniyle Türkiye’dir. Önümüzdeki dönemde Türkiye de benzer bir tercihe zorlanacaktır. ABD Başkanı Trump’ın Katar krizine müteakip sarf ettiği, “Bölgede IŞİD’e destek veren başka ülkeler de var” sözleri, Pentagon’un güvenlikle sorumlu bir yetkilisinin, “Türkiye’nin Katar’a asker göndermesi bizim için tehdit unsuru” söylemi ve Dışişleri Bakanı Tilerson’ın, “Türkiye’de İhvan iktidar ortağı oldu” açıklaması, Türkiye’nin bu sürecin dışında bırakılmayacağının adeta işaret fişekleridir. Bu açıklamalar arasında Erdoğan’ın korumalarına ilişkin tutuklama kararı ve tabii ki şu an sopa ama ileride havuca dönüşme ihtimali olan Zarrab meselesini de tabloya eklemek gerekir.

Bu arada Arap ülkelerinin de ABD’den gelen mesajlara paralel olarak hamleleri oldu. Katar’ın IŞİD ve İhvan’a destek vermekle suçlanması, bu vesilesiyle İhvan’ın terörist listesine alınması, Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’nin Katar’a uygulanan ambargonun aynısının Türkiye’ye de uygulanması yönündeki çağrısı, Arap basınının Katar kadar olmazsa da Türkiye’yi doğrudan hedef alan yayınların yoğunlaşması dikkat çekiyor. Arap medyasının Türkiye’nin IŞİD’e yönelik yardımlarının belgelerinin açıklanacağı iddiası, hemen akabinde Birleşik Arap Emirlikleri’nin ABD Büyükelçisi’ne ait olduğu belirtilen mektupta sadece 2015 yılı içinde bin 600 cihatçının Türkiye üzerinden Irak’a transfer edildiği haberinin yayınlanması ABD-körfeze ülkelerinin Türkiye’ye yönelik tazyikin senkronize edilmesidir.

SMDK-Demokratik Suriye Meclisi diyaloğu

Bu gelişmelerden daha kritik olan hamle ise Türkiye, Suud ve Katar patentli olan Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu’na (SMDK) ilişkin olanıydı. Uzun süredir istikbali muallâk olan SDMK, Katar kriziyle parçalanma ve dağılma evresine girdi. Astana süreciyle Türkiye, yeni bir rotaya girince, bir dönem bocalayan Suud, Suriye meselesinde dümeni Mısır’a kırdı. Mısır’a yakın duran ve Kahire grubu olarak bilinen Suriye muhalefeti ile SDMK’ın içinde bulunan ve başını SMDK’in eski başkanı Ahmet Carba’nın çektiği Suud destekli gruplarların son dönemlerde görüştüğü Arap medyasına yansıdı.

Kahire grubu, Suriye iç savaşının başından beri Demokratik Suriye Meclisi (MSD) ile de diyalogda oldu. Geçen hafta Carba’nın da içinde bulunduğu Kahire grubu ve başkaca da Suriye muhalefeti temsilcilerinin dahil olduğu bir heyet Demokratik Suriye Güçleri’nin siyasal temsili olan MSD ve kanton yönetimlerini ziyaret etti. Görüşmelerde neler konuşulduğu kamuoyuna açıklanmadı ancak Suriye sorununun çözümü ve federal yapılanmanın konuşulduğu gelen bilgiler arasında. Bu zaviyeden bakıldığında Türkiye’nin yumuşak karnı olan Kürt meselesinin, Suud ve yakın güçler tarafından da Türkiye’ye karşı bir kart olarak ilerde de Türkiye’yi sıkıştırmak amaçlı kullanılabileceğine işaret ediyor.

Yeniden konsolide edilen Sünni blok ve Katar yollarındaki Türkiye

Ezcümle ABD ve bağlı güçler tarafından hedeflenin Sünni eksen olarak değerlendiren güçler arasında ayrıksı duruşları gidermek ve Sünni bloğu yeni baştan konsolide etmektir.

Türkiye’nin ilk cevabı Katar’a asker gönderme mesajı oldu. Bunun için alelacele bir tezkere de Meclis’ten geçti. Bunun ne kadar gerçekçi ve sürdürülebilir bir adım olduğu oldukça şüpheli. Yanı başındaki Suriye ve Irak denkleminin dışına itilen Türkiye’nin eski mahalleden ortağını korumak için Katar yollarına revan olma çabası, Titanic filminin son sahnesindeki ‘smokinli’ şövalyenin müzik eşliğinde ölüme gitmesinin ötesinde bir anlam ifade etmese gerek.

Sanırım siyasi iktidar da bunu görmüş olacak ki, Çavuşoğlu öncülüğünde bir miktar bakanı arabuluculuk yapmak üzere körfeze gönderdi. İlk intiba, kendisini kurtarmak için gittiği Katar ile dahi işleri yolunda gitmediğine dalalet. Üstelik Çavuşoğlu daha dönmeden Katar’ın ABD ile imzaladığı 12 milyar dolarlık F-15 uçağı anlaşması, Emir Al Tani’nin derdin de devanın da nerden ve nerede olduğunu daha iyi bildiğini gösterdi.

Günün sonunda Türkiye’nin son altı yıllık Ortadoğu politikasında olduğu gibi iki camii arasında binamaz kalması yüksek ihtimaldir.

Türkiye’nin tercihsizliği ve olasılıklar

Rakka ve Musul’da alınacak sonuçlar krizin ataklarını sıklaştırabilir. Bu bağlamda Türkiye’nin bir türlü yapamadığı ama dengede götürme basireti de gösteremediği Ortadoğu politikalarında tercih yapmaya zorlanacaktır.

Aslında Türkiye’nin ABD ve eksenindeki ülkelerden yana tercih yapmasının önünde ciddi bir engel bulunmuyor. Aksine Rusya ve İran eksenini tercih etmesinin önünde birçok zorluk bulunmaktadır. Tercihsizliğinin temelinde başından beri Kürt karşıtlığı vardır.

Kürtlere yönelik politikanın sürdürülmesi, Türkiye’nin mevcut sıkışmışlığının da devamı anlamına gelecektir. Hatta elde kalan son ortak KDP ile önümüzdeki dönemde ‘Bağımsızlık referandumu’ nedeniyle daha fazla zıtlaşması da mümkün. Ancak Türkiye’nin Kürtlerle Ortadoğu ölçeğinde bir çözümü düşünmesi, hem şu an var olan birçok sorunun kendiliğinden düşmesi hem de Türkiye’nin yapmak zorunda bırakıldığı keskin tercihleri savuşturmasını sağlama olanağı veriyor. Bu seçeneğin her zaman baki olmadığı ve Rakka sonrası Suriye’de yaşanacak gelişmelere bağlı olarak kaçırılma riskinin büyük olduğunu da akılda tutulmalıdır. Suriye ve Irak’taki son şekillenmeye bağlı olarak İran’ın Kürtlerle stratejik ilişkiler geliştirme olasılığı yabana atılmamalıdır.

Sonuç olarak gerek Şii mezhebi üzerinden politika yapan kesimlerle iş tutan Rusya, gerekse Sünni mezhebine dayalı politika yürüten devletleri hamisi ABD ve Avrupa’nın altı yıllık süre içinde hemfikir oldukları temel bir nokta vardı. Bu da tekçi, baskıcı ulus devlet yapısına karşı hak, özgürlük ve adalet amaçlı başlayan Arap halk ayaklanmalarının, kapitalist sistemin dışında bir alternatife evrilmesine izin verilmemesiydi.

Arap halk ayaklanmalarının tabutuna çakılan son çivi: Katar krizi

Her iki taraf da yekvücut olarak mücadelenin amaç ve yönünü değiştirmeye yönelik birçok hamle yaptı. Hak ve özgürlük temelli direniş mezhepler arası bir çatışma eksen ve zeminine oturtularak, enerji içe kanalize edildi. Böylece kapitalist sistemin yavrusu olan tekçi ulus devlet yapısının yarattığı sorunlar, gündem dışı kalırken, mezhep düşmanlığı üzerinden var olan tepki ve sinerji boğdurulmaya çalışıldı. Bu nedenle ilk başlarda IŞİD ve benzeri gruplara hem ebelik edildi hem de gerekli destek sunuldu. Arap halk ayaklanmaları sistem açısından tehlike arz eden bir eksenden çıkarıldıktan sonra, kullandıkları cinayet şebekelerinin de tasfiyesi yoluna gidildi. Şimdi herkesin cihatçı gruplara karşı mücadele yarışına girmesinin temelinde yatan gerçeklik budur. Öyle ki Suudi Arabistan dahi Katar’ı IŞİD’e destek vermekle suçlayabiliyor.

Dolayısıyla Katar krizi ile aslında Arap halk ayaklanmalarının tabutuna son çivi de çakılmış oldu. An itibarıyla kapitalist sistemin dinamosu Rusya ve ABD, Ortadoğu’da önemli bir toplumsal değişim ve dönüşüm hareketini rayından çıkararak, daha uzun süre tepe tepe kullanacakları mezhepler arası rekabet, gerilim ve çatışma eksenine soktular.