Ana SayfaKitapÖzgürlüğü Schelling’le düşünmek – Kenan Mutluer

Özgürlüğü Schelling’le düşünmek – Kenan Mutluer


Kenan Mutluer


“Pınarından özgürlüğün al bir yudum / Çek bir soluk rüzgârından sevdamızın” dizeleriyle A. Kadir, özgürlüğe apaçık bir davette bulunur. Şairin betimlediği şekliyle özgürlük, öylesine “canlı” bir şekilde tarif edilir ki, onu tatmamak, onunla hemhal olmamak, imkânsız görünmektedir. Fakat bu davet, kendisinde örtük olarak bir soruyu da barındırıyor: Davetli olan kim? Biz mi özgürlüğe davetliyiz? Özgürlük mü bize davetli? Hangisi hangisinin kapısının eşiğine kadar gelmiş ve içeriye girmek istiyor? Ayrıca söz konusu özgürlük olunca, o hep beklenen veya aranan şey değil midir? Onun gelmesi veya onu bulmak, o büyük ânın gelip çatması da değil midir? Kavram nesnesini bulduğunda, yaşam baştan aşağıya canlandığında, her şeyin “başı sonu özgürlük” olduğunda, özgürlükte boğulmayı göze alabilecek miyiz? A. Kadir, ilerleyen dizelerde “Dağı taşı kıra eze kıra eze gelen benim / Geceleri, korkuları, cellâtları biçe eze biçe eze gelen benim” diyerek betimlediği, “zincirlerinden kopmuş gibi” gelen özgürlüğü, büyük bir yüce gönüllülükle kucaklayabilecek miyiz? Tam da bu noktada Schelling, şöyle bir ifadede bulunur: “Yalnızca özgürlüğü tadan kişi, her şeyi özgürlükle kıyaslamaya, onu tüm evrene yayma özlemi duyar. Felsefeye özgürlük üzerinden gelmeyen biri, başkalarını, onların neden böyle yaptığını hissetmeden takip eder ve yalnızca onların yaptıklarını taklit eder.” Bu bakımdan, felsefeye özgürlük üzerinden giderek, yepyeni bir patika açmanın, yaptığımız şeyi hissetmenin, taklit etmeksizin yepyeni bir bağlama oturmanın felsefi bir zemini nasıl mümkündür?

Türkiyeli okurlar, özgürlüğü bir kez daha masaya yatırma fırsatına erişti. Alman İdealizminin temel kitaplarından biri olan Schelling’in İnsan Özgürlüğünün Özü Üzerine adlı çalışması, Mehmet Barış Albayrak tarafından Türkçeye kazandırıldı. Bu eser, öncelikle Schelling’in felsefi sisteminin özgürlük ile kurmuş olduğu bağı doğrudan filozofun kendisinden hareketle tartışmamıza olanak sağlaması bakımından oldukça önemli bir yer tutmakla birlikte, özgürlüğü ele alış biçimleri bakımından Kant ile Hegel arasında var olan kurucu bir dolayımın, okurlar için görünür kılınması imkânını sağladı. Bu kurucu dolayım, varlığın organizmacı bir çerçevede ele alınışıdır. En genel hatlarıyla organizma düşüncesi, kendi zeminini, Kant’ın bilgi edinme sürecinde olanaklı deneyimin a priori koşullarını araştırdığı transendental felsefesinde yapmış olduğu koşullu ile koşulsuz ayrımından hareketle, koşulsuza yönelik talebinin, uzayı ve zamanı kuşatan fakat uzaya ve zamana tabi olmayan “transendental ben”de düşünülür bir ahlaki dünyanın açığa çıkmasıyla birlikte, koşulsuz ve koşullu olanın, sonsuz ve sonlu, nesnel ve öznel yanlarıyla birlikte kurucu bir şekilde ele alınmasında bulur. Bu eserinde Schelling, “transendental ben”i ahlaki bir varlık olarak tarif eden Kant ile sonsuz tözü özgürlük ile zorunluluğun bağlamında tesis eden Spinoza’nın kendi sistemlerindeki eksik yanları, her iki filozofu birbirleriyle sentezleyerek aşmaya çalışmıştır. Böylelikle Schelling, soyut ve cansız olarak tarif ettiği Spinoza felsefesini canlandırmayı, onu mekanistik-soyut düzlemden kurtarmayı hedefler. Schelling’e göre, “idealizm, felsefenin ruhudur; realizm onun bedenidir; yalnızca ikisi birlikte canlı bir bütün oluşturabilir.” Canlı bir bütünün elde edilmesinin yegâne koşulu da, yaşamın gücünü ve onun zengin gerçekliğinin filizlenebileceği, oluşu da dikkate alan canlı bir zemin tesis etmekten geçer. Böylece Kant’ın “Aydınlanma Nedir?” metninde ele aldığı biçimiyle, “bir makineden daha fazlası olan insan”a hak ettiği mertebe ve onur, bir irade olması bakımından, özgürlüğün zorunlulukla olan ilişkisi bağlamında mutlağı da hesaba katarak, ontolojik olarak kurucu bir şekilde tesis edilmeye çalışılacaktır.

Schelling’e göre “gerçek olan her şeyin (doğa, şeyler dünyası) temelinde eylemin, yaşamın ve özgürlüğün olduğunu (göstermek gereklidir). Fichte’nin ifadesiyle yalnızca Ben’in her şey olduğunu değil, aynı zamanda her şeyin de Ben olduğunu göstermeliyiz.” Bunun için de Schelling, Kant’ın koşulsuz olarak belirlemiş olduğu saf aklın ideleri ile kendinde şey arasındaki ayrımın olmadığı bir düzlemi ele alır; böylelikle “insan özgürlüğüne ilişkin bir inceleme yeniden genel olana dönmüş olur; çünkü Kant’ta özgürlüğün tek dayanağı olan düşünülür dünya aynı zamanda kendinde şeylerin de özüdür.” Dolayısıyla özgürlük, bundan böyle sadece insanın değil, topyekûn yaşamın da bilfiil kendisinde olanaklı kılınır. Bu bakımdan düşünülebilir varlığın sahip olduğu özgürlüğe dair belirlenim, determinizmin aksine, daha yüksek bir zorunluk olarak tarif edilen olgunlaşmanın imkânını aralar.

Özgürlüğün zorunlulukla olan ilişkisi, organizma ile birlikte ele alındığında, söz konusu olan özgürlük kendisini bir bilgi sorunu olarak ortaya koymaz; zira “düşünebilir varlık, ancak kendi içsel doğasına uygun olarak eylemde bulunduğunda özgürce ve mutlak anlamda bir eylemde bulunmuş olur.” Dolayısıyla özgür eylem, tikel irade (insan) ile evrensel irade (merkez/zemin-Tanrı) arasındaki canlı birlikle, nesnel yan ile öznel yanın uyumuyla sağlanacak ve tinsel bir niteliğe sahip olacaktır. Bu durum, özgürlüğün ahlaklılıkla ontolojik bir bağa sahip olduğunun da göstergesidir. “Özgürlüğün gerçek ve canlı kavramı, onun iyiliğe ve kötülüğe yetkin olmasında yatar.” Bu bakımdan eser, ahlaklılık ile ontolojiyi, zorunluluk ve özgürlük bağlamında yeniden ele alması bakımından, kötülük problemi üzerine yoğun bir tartışmayı da içermektedir.

Son olarak, Mehmet Barış Albayrak ve İmge Oranlı’nın eser için yazmış oldukları giriş yazısı, kötülük probleminin teorik zeminini güçlü bir şekilde inşa etmeleri bakımından önemli bir kılavuz sunmaktadır. Eserin özgün diline hâkim olan çevirmen, Alman İdealizminin özgün kavramlarını, olabildiğince sarih bir şekilde ifade etmiştir; gerekli gördüğü yerde dipnotlarıyla metne daha fazla nüfuz etme imkânı sağlamıştır.