Ana SayfaManşetTürkiye’nin patika yolu ve Kılıçdaroğlu’nun bisikleti – Özcan Kırbıyık

Türkiye’nin patika yolu ve Kılıçdaroğlu’nun bisikleti – Özcan Kırbıyık

“Adalet yürüyüşü” Kılıçdaroğlu’nun umduğu şekilde (ki nihai amaç konusunda henüz bir netlik sergilemiş değil) devam eder ve sonuçlanırsa, ortaya çıkacak toplumsal motivasyon, 16 Nisan Referandumu’na dönük meşruiyet tartışmalarını yeniden gündeme getirecektir. Yani, Erdoğan ve AKP cenahının hiç de arzu etmediği bu durumun ortaya çıkarabileceği krizler olacaktır… Ayrıca bu eylem, Erdoğan liderliğinde kurulmaya başlanan ve kahramanlık hikayesi olarak 15 Temmuz’un temel alındığı, “Muhfazakar-Türkçülük” temelli “Yeni Türkiye” ile “müesses Türkiye nizamını” temsil eden “Laik Türkçülüğün” “nihai hesaplaşmasına” dönüşme olasılığını da içermektedir… en azından şuan için somut bir programı ve nihai amacı şeffaf olmayan ve “adalet” gibi soyut ve rölatif bir sloganla, başını CHP’nin çektiği bu eyleme Kürtlerin ne kadar ve nereye kadar dahil olacağı/olabileceği konusu ise zaman içinde ortaya çıkacaktır.


Özcan Kırbıyık


Son gelişmelerle birlikte, Türkiye’de devam eden siyasi tartışmaların hiçbir derde deva olmadığı görünür bir hale geldi. Çünkü bu tartışmaların üzerine bina edildiği kaynakların ve temel çıkış noktalarının “doğru”yu ıskaladığı görül(e)miyor. Bilhassa Türkiye’deki muhalif kesimlerin aktüel siyasete dair cereyan eden tıkanıklıklar ve krizler için temel tartışma öznesini AKP hükümeti ve Recep Tayyip Erdoğan’ı temel alması, tartışmaların asıl ve hakiki boyutunun gözden kaçırılmasına sebebiyet veriyor.

Temel sorunsal, bu tartışmaların bir “hükümet krizi” ön kabulü çıkışlı olması ve sorunların asıl kaynağı olan, Cumhuriyet’in ilk yıllarından bugüne kadar üstü üste birikmiş ve hali hazırda AKP hükümeti ile “altın çağını” yaşayan “devlet krizlerinin” göz ardı edilmesidir. Esas olarak, Kılıçdaroğlu’nun 15 Haziran’da Ankara’da başlattığı “adalet yürüyüşü”nün de kaynağında bu krizler yumağı vardır.

Kılıçdaroğlu’nun AKP karşısında sürekli bir hale gelen madun siyasi tavrı ve “adalet yürüyüşü”nün nihai amacına dönük ketum ve muğlak beyanatları, Erdoğan gibi muhalefete karşı “anti politikalar” üretmekte zorlanmayan bir siyasi figür için bulunmaz bir fırsata dönüşmektedir. Konuyla ilgili diğer bir paradoks olabilecek muhtemel durum ise, Erdoğan’ın devlet aygıtının nimetleri vasıtası ile “zorun rolünü” devreye sokması ihtimalinin Kılıçdaroğlu tarafından olasılıklar dahiline alınıp alınmadığı konusudur. Şayet almışsa, ilk etapta hükümet medyası eliyle başlatılan ve şu güne kadar devam eden “adalet yürüyüşü”ne dönük “medya linci”, kamusal alandaki olası bir fiziksel lince dönüşmesi karşısında geri adım atacak mıdır?

Siyasi romantizme kapılmadan, Kılıçdaroğlu’nun zor karşısında -moda tabirle- “aman Ali Rıza Bey tadımız kaçmasın” şeklinde özetlenebilecek ani vazgeçişlerinin olduğunu unutmamakta fayda olacaktır. Aksi taktirde, “adalet yürüyüşü”nde muhalefetin arzu etmediği bir sonuçtan geriye kalacak olan hayal kırıklığının boyutu daha da büyük olacaktır.

Reel politiği göz önünde bulunduracak olursak, “adalet yürüyüşü” için daha ilk gününden itibaren kocaman sözlerin söylenmesi ve zafer naralarının atılması “Türkiye’deki sol cenah romantizminin nüksetmesi” açısından dikkate değerdir. Buna bir de, AKP’nin ve Erdoğan’ın “adalet yürüyüşü”ne karşı fiili ilk hamlesini yapmadığını da eklemek gerekir.

Türkiye’nin gelmiş/sürüklenmiş olduğu yer, geriye dönülmesi mümkün olmayan patika bir yola benzetilebilir. Dolayısıyla, Türkiye’nin dış politikadaki derin yalnızlığı ve artık etki eden değil etki edilen (Katar krizi bunun en son örneğidir) olması, hükümetin sürdürdüğü “yıkıcı politika”nın bütün ikamelerini (ya da en azından vazgeçilmesinin) çoktan kaybettirmiştir. Bu yüzden Erdoğan, Kılıçdaroğlu’nun başlattığı “adalet” temalı yürüyüşün sönümlenmesi/itibarsızlaşması için her şey yapacaktır.

Bu yürüyüşün önemli bir diğer yanı, eylemin sonunda ortaya çıkacak olan olası sonuçlar itibarı ile de Kılıçdaroğlu’nun ve CHP’nin son şansı olmasıdır. Yani Kılıçdaroğlu ve CHP durursa veya durdurulursa, duran bisiklet metaforunda olduğu gibi, düşecektir.  Bunun simetrisi olan durum da şudur; Erdoğan ve AKP, Kılıçdaroğlu’nun başlattığı “adalet yürüyüşü” eylemi ile geri adım atarsa veya politikalarından taviz verirse,  sürdükleri egemenlik bisikleti düşebilir.

Şayet “adalet yürüyüşü” Kılıçdaroğlu’nun umduğu şekilde (ki nihai amaç konusunda henüz bir netlik sergilemiş değil) devam eder ve sonuçlanırsa, ortaya çıkacak toplumsal motivasyon, 16 Nisan Referandumu’na dönük meşruiyet tartışmalarını yeniden gündeme getirecektir. Yani, Erdoğan ve AKP cenahının hiç de arzu etmediği bu durumun ortaya çıkarabileceği krizler olacaktır. Çünkü bu gelişme, AKP’nin içerde ve dışarıda uyguladığı politikaların tamamen sorgulanır bir hale gelmesine neden olacaktır. Fakat aksi durumda ortaya çıkacak olan durum, yani “adalet yürüyüşü”nün Erdoğan tarafından bir şekilde “bastırılması” söz konusu olursa, Kılıçdaroğlu’nun siyaset sahnesinden “inmesi” anlamına gelecektir. Ama daha önemlisi, belini bir daha doğrultması kolay olmayacak bir CHP ve “yeni bir kurucu iktidar olarak AKP” sahneye çıkacaktır.

Bu nedenle de  “adalet yürüyüşü”nün ciddi bir “devlet krizi”nin tezahürü olduğu ve AKP’nin bütün bu krizlerin ardından Türkiye’nin yeni kurucu erki olarak ortaya çıkma arzusunda olduğu görülüyor.

***

Bu eylem, Erdoğan liderliğinde kurulmaya başlanan ve kahramanlık hikayesi olarak 15 Temmuz’un temel alındığı, “Muhfazakar-Türkçülük” temelli “Yeni Türkiye” ile “müesses Türkiye nizamını” temsil eden “Laik Türkçülüğün” “nihai hesaplaşmasına” dönüşme olasılığını da içermektedir.

Bu yüzden de iki taraf da HDP ile aynı karede olmaktan itina ile kaçınıyor. Hatta referandum sürecinde “en milliyetçi benim” tartışmaları da bunun bir önceki ayağıydı. Bu yönüyle “adalet yürüyüşü”nü ortaya çıkaran koşullar ve yürüyüşün kendisi bir hükümet veya muhalefet krizi değil, bilakis, açıkça bir devlet krizinin kamusal alana taşmasıdır.

Burada önemli bir durum ortaya çıkmaktadır; Kılıçdaroğlu’nun ve Erdoğan’ın bisikletlerine binip (metaforik olarak) girdikleri ve aynı anda beraberinde Türkiye’yi de soktukları ve geri dönüşü artık mümkün olmayan bu patika yolda Kürt siyasal hareketinin tavrı nedir veya ne olacaktır?

Bunu tartışırken, dünyanın içinden geçtiği siyasi iklim itibarı ile Kürt sorununu çözmeyen ülkelerin bir bir çözüldüğünü söylemek lazım. Ayrıca Kürt sorununun Türkiye’nin bir sorunu olmaktan çıkıp, artık, Türkiye’nin bizatihi kendisinin Kürt sorunun bir parçası haline geldiğini göz önünde tutmak gerekir. Aynı zamanda Ortadoğu’daki siyasal süreçlerin Kürtlerin politik zemindeki beklentilerini ve konumunu değiştirmiş olduğu ortadayken… Zira, Suriye ve Irak’ta devam eden siyasal süreçler, ortaya çıkan yeni müttefiklik cepheleri bu argümantasyonu açıkça desteklemektedir.

Açık olan bir şey var ki, Türkiye’de devlet krizleri, “Muhafazakar Türkçülük” ile “Laik Türkçülüğün” karşılaşma ve hesaplaşma alanı halini almıştır. Bu muhtemel “hesaplaşmalarda”, iki tarafın da, Türk toplumu nezdinde getirisinin her zaman garanti olduğu “anti-Kürt” siyasetleri üreterek, arzu ettikleri sonuca gittikleri aşikardır. Sokağa çıkma yasakları ile Kürt şehirlerinin ablukalara alınmasında olduğu gibi…

“Muhafazakar Türkçülük” ve “Laik Türkçülük” arasında farklı şekillere bürünen ciddi bir egemenlik mücadelesi var. Bu egemenlik mücadelesinden muzaffer ayrılan kesim hangisi olursa olsun, Türk toplumu nezdinde meşruiyet kazanmak ve aynı zamanda rüştünü ispat etmek için Kürt coğrafyasında süren savaşı daha da derinleştirmek isteyecektir. Yani bu farklı iki siyasi fraksiyon arasında gibi görünen mücadelede “kazanan” taraf, rüştünü ispatlamak için Kürtlere ve Kürt coğrafyasına yönelecektir. Bu kesindir! Ve bu “içerde meşruiyet inşa etme yönelişi” siyaseti, Türkiye’nin “en zayıf halka” olarak gördüğü Afrin Kantonu başta olmak üzere, Rojava ve referandum arifesindeki Güney Kürdistan’ı da içine alabilir.

Bu yönüyle düşünüldüğünde, en azından şuan için somut bir programı ve nihai amacı şeffaf olmayan ve “adalet” gibi soyut ve rölatif bir sloganla, başını CHP’nin çektiği bu eyleme Kürtlerin ne kadar ve nereye kadar dahil olacağı/olabileceği konusu zaman içinde ortaya çıkacaktır.

Ama sonuç ne olursa olsun, Ortadoğu’da ciddi bir güç olarak ortaya çıkan Kürt siyasal hareketini hesaba katmadan ya da değişim momentine dahil etmeden yapılacak herhangi bir siyasi girişimin en azından eksik kalacağı  ortadadır.