Ana SayfaYazı / AnalizAkın OlgunBelleksiz adalet olmaz

Belleksiz adalet olmaz


Akın Olgun


CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Enis Berberoğlu’nun tutuklanması ile başlattığı adalet yürüyüşü gündemimize oturdu. Genelde CHP’nin kritik dönemlerde, kritik kararlarla toplumsal muhalefetin sesini iç ettiği, aldığı kararlarla çoğu kez saç baş yoldurduğu hepimizin bildiği bir gerçek.

“Devletin bekası ve bölünmez bütünlük” kavramlarına sıkışmış bir muhalefet anlayışı, doğal olarak toplumsal tüm talepleri, iktidarın ayaklarının altına doğru itiyor ve mutlaka bu duruma bir kulp bularak, “önümüze bakalım” söyleminde ve alternatifsizliğin yarattığı mecburiyetler içerisinde elini kolunu sallıyordu.

Oysa toplumsal muhalefet ezildikçe, bastırıldıkça ve “devletin bekası” temelinde buna alan açıldıkça, kendisini arkadan kıskıvrak yakalayan iktidarca hareketsiz bırakılıyor, ana muhalefet, önüne gelen her seçimde yenilgiye uğruyor ve bu yenilgilere “saygı duyuyoruz” parantezi açarak yine “devletin bekası” küpüne giriyor ve iktidar kendi çizdiği siyaset oyununda, arkasından sürüklediği ana muhalefeti, “Saraya gelmem diyordu, bakın tıpış tıpış geldi” seslenişiyle, kitlelerin güce tapan histerisinin önüne atıyordu.

Dokunulmazlıkların kaldırılmasının tamamen HDP’ye dönük bir devlet hamlesi ve mutabakatı olduğuna dair kulaklara fısıldananlar, hızla ana muhalefette yankısını buldu. Tarihe “Anayasaya aykırı ama evet” sözleriyle geçen ve hemen ardından başlayan operasyon ile 6 milyon oy almış bir partinin eş başkanları, milletvekilleri başta olmak üzere, “anayasaya aykırı” olduğu bilinerek verilen destekle cezaevlerine dolduruldu. Böylece iktidar elinin kirini, ana muhalefet partisinin onayında yıkayıverdi. Şimdi, “Birlikte karar verdik, niye hayır demediniz?” diyen iktidar sözcülerinin sorusuyla muhatap oluyor.

Özal’ın “Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz” sözünün yanına bir yenisi eklenmiş oldu ve hukuksuzluğun aslında bir suç ortaklığıyla “meşru” hale gelebileceği gerçeği de bir kez daha kendini gösterdi.

“Ekmek için Ekmeleddin” meselesinden tutun da, 16 Nisan akşamı hukuksuzluğunu alenen ilan eden iktidara, Yenikapı mitinginde el ele verilen görüntüye ve her defasında “sonuçlara saygılıyız” mesajı verilmesine kadar ortaya konan sağcı refleks, pişirildiğinin farkına varmayan kurbağa misali ile bugüne geldi.

Şimdi kurbağa, etine batırılan bir iğne ile birden sıçrayarak kendini iktidar kazanından dışarıya attı.

Adalet talebi barış talebiyle buluşturulmalı

Dışarıda insanlar var.

Adalete susamış, öfkesini içine atarak kendi kendini kemirmekten bıkmış, mafyalaşmış bir iktidarın neler yapabileceğini görmüş, hak ve özgürlükler temelli taleplerinin ayaklar altında ezilmesinden yorulmuş, çocuklarının geleceğinin karanlığa doğru çekildiğini bilmekten kaygıları her yere taşmış, tüm baskı, şiddet ve hukuksuzluğa rağmen demokratik hakkını kullanarak değişim için ısrar ve inatla sandığa gitmesinin ve kullandığı oylarının alenen çalınmasından, bunun meşrulaştırılmasından, yargı eliyle onaylanmasından, yüksek mahkeme eliyle mühürlenmesinden duyduğu öfke ile yumruğunu ısırmaktan ve içini kanatmaktan illallah etmiş milyonlarca insan var.

Bu insanların umudunu, taleplerini ve gücünü, “devletin bekası”na gömmek için kollarını sıvamış olan iktidar ise pusuda bekliyor ve elbette ki bunu milliyetçi, şoven politikalar ile yaparak, kazandan dışarıya fırlayanları, tekrar kazanın içine doğru çekmenin yolunu yapıyor.

Afrin, İdlib üzerine kurulan oyunun bir parçasının da bunu kapsadığını unutmamak gerekiyor. “Devlet çizgisinden” dışarıya kayan her yaklaşımı tekrar çizgiye getirmenin yolunun, savaş ve milliyetçilik politikasını devreye sokmakta bulan iktidar, bir kez daha Kürt nefretinde tüm devlet güçlerini birbirine yapıştırmayı hedefliyor. Büyüyen çatlakları savaş politikasıyla yapıştırma taktiği elbette yeni değil, koşa koşa gönüllü yapıştırıcı olanların pratiği de öyle.

Adalet talebinin ve onun etrafında biriken enerjinin, savaş politikasına kurban edilip, edilmeyeceğini izlemek ise ahmaklık olur. İktidarın milliyetçi, şoven politikalarla hamleler yapmasının önüne geçecek tek yolun çoğalmak, müdahil olmak, baskılamak ve adalet talebini barış talebiyle buluşturmak olduğu çok açık.

Bu yanıyla, adalet yürüyüşünün çeperini genişletmek, savaş politikalarına karşı barışı, iktidar eliyle uygulanan tüm hukuksuzluklara ve yargı terörüne karşı herkes için adaleti öne taşımak, toplumsal muhalefetin meşruluğunu ve haklılığını çok daha geniş kesimlerle buluşturacaktır.

Adalet yürüyüşü, sokağın meşruluğunu tazeledi

Toplumsal muhalefet, yapabileceklerinin farkına vardıkça daha güçlü olduğunu hissedecektir. Adalet yürüyüşünün esasen sağladığı şey, bu gücün aslında ne kadar büyük ve dönüştürücü olabileceğidir.

Adalet yürüyüşü, sokağın meşruluğunu tazelemiştir ki en değerli kazanımlarından biri budur. Hak ve özgürlükler talebini sahiplenmenin yolunun sokaktan çekilmekten değil, aksine daha çok sokakla buluşturmaktan geçtiğini ve eğer kaprissiz, kendi şekli ve söylemini dayatmayan, evrensel değerler üzerine oturan, adalet ve barış merkezli bir zemine oturursa, nasıl sahiplenildiğini de göstermiştir.

Risk almayarak siyaset yapılamayacağı gerçeğinin de burada altını çizmek gerekiyor.

CHP ilk defa aldığı bir kararla iktidarın önüne geçiyor ki bu yürüyüş kendi içinde birçok riski barındırıyor. Tıpkı 16 Nisan gecesi gibi.

Kitleler risk almaktan kaçınmazlar ama alınan riskin politik bir kazanıma dönüştürülmesine, bunun güveninin verilmesine ve onu temsil ettiğini düşündüğü partinin ipiyle kuyuya inilip, inilmeyeceğine bakarlar. Yarı yolda bırakılmayacaklarına dair sağlam bir irade gördüklerinde ise hiç tereddütsüz akarlar.

Adalet talebi CHP’yi aşan bir taleptir. Tıpkı, Gezi’nin tüm partileri aşması gibi. Adalet talebi, ona sahip çıkan, onun için mücadele eden, bedel ödeyen herkesi tarif eder. Kendinize ait-miş gibi yaptığınızda, “miş, mış” gibi yapanın elinde baskı aracına dönüşür. İşte bu yüzden, bir partiye, partilere vb mal edilebilecek ve onunla beraber anılacak bir talep değildir.

İşte bu yüzden, en sıradan insandan, toplumsal muhalefetin tüm kesimlerine kadar, kendini ifade edeceği bir zemin bulduğunda hızla “biz” olabilecekleri yere doğru akıyor hayat.

Belleksiz adalet olmaz

Yazının başlığında yer alan “Belleksiz adalet olmaz” sözü, adaletsizliğin parçası olmuş, mış-miş gibi yaparak hukuksuzluğu “devletin bekası ve bölünmez bütünlüğü” söylemiyle iç etmiş tüm yaklaşımları mahkûm etmeyi tarif etmektedir.

Adaletin bir belleği vardır ve bu belliği hatırlatmak, bizi zayıflatmaz. Aksine hepimizi güçlü kılar. Nerede yanlış yaptığımızı, nedenlerini tartışmayarak, “bugün sırası değil” diyerek üstünden atlayarak yol almaya çalıştığınız her şey, yarın yeni bir adaletsizliğe verilen onayda, onun bir parçası haline gelmenizi, gelmemizi sağlar.

Biz küçük fanilere, sürekli büyük fotoğrafı hatırlatarak, nedense bizim hiç göremediğimizden şikâyet edenlerin “kullanışlı aptal” durumuna düşmeleri, öylesine olmasa gerek. Sürekli büyük fotoğrafı bize işaret edenlerin, o büyük fotoğrafta yer almak için koşuşturmaları daha dün gibi.

Kandıra ve Edirne’nin sistemin çizdiği bir sınır olduğunu ve o sınırın aşılmaması gerektiğine dair sıkı fıkı önlemlerin nedenlerini biliyoruz elbette.

“Kürt anasını görmesin” yaklaşımının aynen korunması gerektiği fikrinin, “şimdi risk almayalım” fısıltısıyla kulaktan kulağa aktarılırken dışarı taştığını ama öyle bir şey yokmuş gibi yapıldığını da biliyor ve anlıyoruz.

Maltepe’den sonra ne olacak?

Lakin asıl konu ve en önemlisi, Maltepe’den sonra ne olacak?

İktidarın, CHP’ye yeni operasyonlarla cevap vereceğini ve bu böylece adalet talebiyle umutlanan kitlelere “değişen bir şey yok” duygusunu bindireceğini tahmin etmek zor değil. Bunun karşısına, sokağın gücünü hissettirecek bir politik öngörü ile çıkılmazsa, umudun 2019 bilinmezine hapsedildiği yeni bir kırılma süreci yaşamak kaçınılmaz olacaktır.

Sokağın meşruluğunu ve baskı gücünü süreklileştirecek merkezi bir direniş hattının oluşturulamayışı bir kez daha herkesin elini kolunu bağlayacak gibi görünüyor.

“Nasıl yürüdük, iyi yürüdük, çok güzel yürüdük” nostaljisine dönüştürülüp, içinin boşaltılması riski ise maalesef yüksek.

HDP’nin, kitlelerde bulduğu karşılık ve 7 Haziran seçimlerinde çıkan sonuçla, devletin statükosunda açtığı deliği, yine HDP’yi siyaset arenasından söküp atarak yamamaya çalışanlar, bugün CHP’nin adalet yürüyüşü ile açtığı deliği yine hızla kendisinin de onay verdiği hukuksuzlukla yamamaya çalışacak.

Birbirimize yakınlaşmayı, siyaseten dokunmayı sağlayacak olan şeyin, yan yana görünmenin bir “tehdit” olarak lanse edilmesine kafa tutmaktan, Edirne ve Kandıra’yı sistemin kırmızı çizgisi olarak belirleyenlere, “çizginizi tanımıyoruz” demekten geçtiğini anlamak zorundayız.

Kime yapılırsa yapılsın, adaletsizliğin karşısına “herkes için adalet” talebiyle çıkmazsak, biz de yaşananların ortağı olmuş olacağız. “Ama, fakat” diyerek bulduğumuz her bahane ise iktidarı güçlendirmekten başka hiçbir şeye yaramayacaktır.