Ana SayfaKültür-Sanat‘Bir kadın ezildi’

‘Bir kadın ezildi’


Şilan Avcı

“Sinemanın Kadınları” dizisi


Bir üvey baba, bir sümsük koca, bir korkak sevgili ve bir kadın

Film, bir Üftade’nin hikayesidir. Filmin anlatıcısı Umur’un teyzesidir Üftade. Hayata pamuk ipliğiyle bağlı, aklı uçuş uçuş, etekleri tiril tiril, saçları mis tokalı, küçük bir teyze kızın hikayesidir.

Yırtık bir uçurtmadır Üftade; oradan oraya yalpalayandır. Masalın hem kahramanı, hem bir türlü yansıyamayanıdır. Hem vardır, hem olmayandır. Hem güzel bir kadın, hem kadından başka her şey olandır. Freudyen psikolojiyle açımlanacak bir üvey baba, bir sümsük koca, bir korkak sevgilinin ortak harcananıdır.

Üftade’nin gördüğü hayallerin içinde, üç ayrı kimlikle başına üşüşen ve onu kemirip yemeye çalışan üvey babanın resminde saklıdır her şey. Bir kadının, kadından başka her şey olması için uğraşan toplumun, kadını kemiren erkek egemen üç ayrı azgın topuna benzer bu üvey baba. Ve Üftade her defasında acı acı bağırır. Onun gördüğü bu üç kemirgeni ise kimse görmez, ta ki bir gün yeğeni Umur evlerine gelene kadar.

Bir teneke yığını gibi uzaklaşan aşk

Düşmüş, fakir, biçare, aşık anlamlarına gelen “Üftade” ismi uygun görülmüştür Umur’un teyzesine. Bir isim, ne çok şey eder oysa. Oysa ne güzel ve ne ışıklıdır Üftade; uzun siyah saçları ve o harlı gülüşle. Adının anlamıyla yüklüdür ya bazen insan; Üftade’nin de daha başından ağırdır sıfatlanıp iç içe açıldığı adlar.

Oysa hayat doludur, eğlenmeyi, gezmeyi sever ve yaşamın her anını değerlendirmek ister bir tavrı vardır. Koşturur, uğraşır, sevilmek için çabalar, sevmek için bahaneler yaratır. Biçareliğine eş, en çok da aşıktır hikayesinde. Deli divane değil belki ama kafasında yarattığı imajın bizzat kendine. Erhan’dan ziyade, Erhan’ın bedeniyle vücut bulan aşkın, ta kendisine. Bunca alengirli bir uçurtmaya benzerken, uçmaktan çok uzaktır oysa Üftade.

Çok küçük yaşta babasını kaybetmiş ve öfkeli bir üvey baba ile edilgen bir annenin elinde büyümüş, kendi içinde kısılıp kalan, “biçare” bir kızdır. Umarsızlığı onca içine işlemiştir ki tek çareyi evlenmek ve bu sayede evden kurtulmak olarak görür. Aşık olduğuna inandığı bir adamın peşine takar bütün hayallerini, akıl sağlığını ve daha başından sakatlanmış kadınlığını. Oysa evlilik lafını duyunca kaçıp uzaklaşan Erhan’ın ardına takılı bunca ona dair şey, gürültülü bir teneke yığını gibi kirli sesler çıkarır. Bir teneke yığınının çıkardığı sesten daha feci, hayatta pek az ses vardır.

Üftade’den oldukça farklı, az konuşan, içine kapanık bir çocuk olan yeğeni Umur’la buluşması ise bir yaz başına rastlar. Rüzgarsız, sıkıntılı, umut vadetse de kendi içinde karanlığa açılan bir yazdır. Umur’un teyzesini ilk görüşüdür ve birbirlerini tanımaya başlar başlamaz, aralarında güzel bir dostluk gelişir. Üftade’nin evden daha kolay kaçmasına da anahtar olur Umur. Söz dinleyen, yalanına ortak olan ve ayak üstü Erhan’la sevişmelerine ses çıkarmayıp onu ispiyonlamayan, bir sevgi anahtarıdır artık. Bu kısa özgürlük anlarını Üftade’ye sağlamakla sevinçlidir içten içe ama uzun sürmez mutlulukları. Çünkü işin içinde, başkaları da vardır. İşin içinde hep başkaları vardır.

Yaşayıp gitmenin, yaşatmadan gidişi

“Bu evin ötesinde de önemli bir şey yokmuş meğer”

Umur’un zamanında evden okumak için uzaklaşan annesi, daha başından adıyla Üftade’den ayrılır. Azade’dir o. Serbest ve başıboş olandır. Üftade gibi kafese kapatılamayan ve çekip giden, ortadan kaybolandır. Yıllar sonra ilk kez, siyasi olaylardan kaçarak, kocasını ve oğlunu da alıp geldiği anne evinde hala uyumsuz ve huzursuzdur. Kısa süre sonra, üvey babasının iğnelemelerine daha fazla dayanamayıp yeniden evden ayrılır. Üstelik bu kez yanına Üftade’nin biricik dostu olan Umur’u da alarak.

Bu mutsuz kafesten her defasında kaçarak ve hesapsızca uzaklaşan ablasına içten içe kızgın olan Üftade, yeniden çıkıp gitmesine karşı, vedalaşmayı reddeder. Umur’la da vedalaşmaz. Gözleri açık gördüğü kabuslarına daha çok kapılacağı günler gelir. Onu terkedip giden Erhanına inat ve daha çok evden kurtulmak için, arkadaşının abisiyle evlenir. Annesiyle bağımlı bir ilişkisi olan kocası Basri’ye tahammülünün tükenmesi ise uzun sürmez. Karnında çocuğuyla anne evine geri döner. İki karanlık kapı arasında, kötünün iyisine kanaat edecektir. Çocuğunu doğurmasıyla boşanması arasında kısa bir zaman vardır. Kırık bir oyuncak bebek gibi taşır yanında kızını. Anne ve üvey baba evinde, biraz sığıntı, biraz hizmetçi, biraz yüz karası, biraz toz bezi, biraz da bir şeylerin kefareti gibi yaşayıp gider.

Koca evinden kaçarak uzaklaşan Üftade’nin evin her yerine yazdığı notlar, durmadan birikir. Gittiği diğer kapıda daha da fazla bastırılan Üftade’nin, hapsolduğu hayat dışında bir hayat fikri yoktur artık. Gördüğü ve tattığı kadarına inanır. Hayat ve ona sundukları en fazla bu kadardır. Üftade bu kadardır!

Kadını kanaate ve itaate iten bütün bir sistemin resmi, notlarından birinde kendini açık eder: “Bu evin ötesinde de önemli bir şey yokmuş meğer”…

Dansederken, aslında hiçbir Üftade biçare değildir

Geri döndüğü anne ve üvey baba evi, Üftade için artık bir tapınak gibidir. Yıllarca kafes olarak gördüğü evi, sığınarak kutsallaştırır ama bu kutsalı da uzun sürmez.

Öz babasından kalan, anıları ve sırlarının olduğu evin, üvey babası tarafından yıktırılıp yerine bina diktirmesine engel olamaz. “Ev, evler, benim evim… Yıkılıyor benim gibi.”

Üstelik binayı yapacak olan müteahhitin itici ilgisine maruz kalmak zorundadır da artık. Aileyi yazlığında misafir edip, dışarı çıktıkları bir gece, “Üftade hanımla dansedebilir miyim” diye Üftade’den başka herkese sorar. Müteahhit’in aldığı cevap önce annesinden gelir. “Tabii neden olmasın, değil mi Recep Bey?” Anne de üvey babaya sorunca O da başıyla onaylar ve dansa kalkmasını işaret eder.

İfadesiz bir tavırla Üftade dansa kalkar. Namus naraları atan ailesinin, müteahhite karşı alttan alır tutumu Üftade’yi sonunda çileden çıkaracaktır. Yıllar sonra, tam da o gece, bir adamın kollarında kederle salınırken, karşısında Erhan’ı görür. Aslında Orhan diye anons edilen bu orta yaşlı müzisyenin Erhan olmadığını anlarız. Hepsi Üftade’nin kafasının içindedir, ama içinde kaybolup kendimize dokunduğumuz tam da bu kafa değil midir? “Seni karşıma Allah çıkardı. Bu sefer beni kurtaracaksın değil mi Erhan!” Bir gece dışarı çıkıp, ramazan davulcusunun elinden davulunu kapıp avazı çıktığı kadar bağırır Üftade. “Beni Süleyman adisine bir ev uğruna peşkeş çektiler. Herif namusuma göz dikti, babamın evini yıktı. Erhan ışıklar içinde gelecek rahat bırakmıyorlar, yetişin.”

Ölüp giden babasının ona bıraktığı kutsalı yıkılmış, hayallerinde ona kurtarılmayı vadeden Erhan geri dönmüş, diğerleri ise “namusuna” göz dikmiştir. Birbirine karışan yazıları gibidir artık kurduğu bütün cümleler de.

“Bir kadın ezildi…”

Ve sonunda bir gece dışarı koşup Erhan’a sarılır Üftade. Kurtarıcısı, hayal arkadaşı, her şeyi reddi ve bizzat içindeki aşkın kendi olan Erhanına. Ona çarpıp ezen kamyonun ışığında sarılmıştır nihayet sevgilisine. Ertesi gün ise gazetelerde şöyle yazar. “Bir kadın ezildi…” Hakkında hiçbir şey bilmeden bir Üftade’nin, bütün bir hayatını özetler bu küt cümle. Bir kadın ezildi…


Senaryosu Ümit Ünal’a ait olan filmin yönetmeni Halit Refiğ’dir. Müjde Ar, Uğur Yücel ve Serra Yılmaz filmde yer alır. 1986 yılında, Milliyet Gazetesi Senaryo Yarışması’nda birincilik ödülü almıştır.