Ana SayfaYazı / AnalizArif AltanDüşmeyen kayanın altında – Arif Altan

Düşmeyen kayanın altında – Arif Altan

Baskı altındaki, kendi tanıklığından bilir; ancak gerçeği söyleme gücü olan bugün gerçeği diriltebilir. Ve Sartre haklı, hayatın genel tabiatı sürekli aldatma ve aldanış olsa da, tepesinde sallandırılan dev bir kayanın altında korkuyla titreşse de  “İnsan özgür olmaya mahkumdur, zorunludur, çünkü yaratılmamıştır ve yaptıklarından sorumludur.” Özgür olmaya mahkum insan, yalanı öldürmeye de mecburdur. Eksiksiz insan budur, “mutlu ve gururlu yeni insan” budur.


Arif Altan


Bu hayattaki her şeyin, dünya mutluluğunun boşa çıkmaya yahut bir vehim olarak anlaşılmaya yazgılı olduğunu ilan eden Schopenhauer, hayatın genel tabiatının sürekli aldatma ve aldanış olduğuna ikna olmamızı ister. Bunun bir sebepten ötürü bu şekilde tasarlandığına ve ne olursa olsun var olan hiçbir şeyin çabamıza değmediğine, bütün uğraş ve didinmelerimizin beyhude, bütün iyi şeylerin boş ve gelip geçici, dünyanın her bakımdan müflis, hayatın da asla maliyetlerini karşılamayan bir iş olduğuna göre iradenin de bu hayattan yüz çevirmesi gerektiğine bizi inandırır.

Dertsiz, tasasız, özgür, görünüşte en mutlu insan için bile hayat, ondan yüz çevrilmesi gereken daimi bir sıkıntı ve bunaltı ise boyunduruk altında sonsuz baskı ve eziyete maruz kalan için yaşamak neyi ifade edebilir ki! Böyle bir kötümser, nihayetinde Nietzsche’nin gırtlağından, “Ortaya çıkan ne varsa hepsi göçüp gitmeye değer, öyleyse hiçbir şey ortaya çıkmasaydı daha iyi olurdu” diye bağırmaktan kendini alamaz. Dünyanın, tanrının unutkanlığı yüzünden meydana gelmiş olduğunu ve eğer tanrı güçlü, sağlam kanıtları enine boyuna düşünmüş olsaydı asla böyle bir dünyayı yaratmaya yanaşmayacağını söylerken, Luther, can çekişenlerin isyankar damarına basıyordu.

“Tanrı olmadığı için insan bir başına bırakılmıştır” sözüyle arka kapıyı dolanarak Luther ile aynı eşikte karşılaşan Heidegger’in de ima ettiği aynı şey değil miydi? Dostoyevski, zaten çanları çok önceden çalmıştı, o ön kapıyı kırarak hışımla içeri dalmıştı: “Tanrı olmasaydı her şey mubah olurdu.” Gerçekte de tanrı yok ve her şey mubahsa, hiçbir şey de yasak değildir öyleyse. Bu öfke dolu ses, “kendi başına bırakılmış insanın” içinde nasıl yankılanacaktır? Kendi başına bırakılmış insan için, ne içinde dayanacak bir destek vardır ne de dışında tutunacak bir dal. Artık hiçbir özür, dayanak da bulamayacaktır yaptıklarına. Hayat, insanın düştüğü bir azap kuyusuysa yaptıklarına hiçbir özür ve dayanak bulamayan insan, özrünü de dayanağını da yalandan çıkarmak, yalandan bir tanrı icat etmek zorundadır öyleyse.

Açlık bataklığında, hayatı bir kemiği sıyırma çabasından ibaret sayan Camus’nün bulantısı ise artık bir tüberküloza dönüşür: “Yaşam anlamsızdır, çünkü ölümle biter; ölüm olan bir şey de anlamsızlığa mahkumdur. Herkes bilir ki, hayat yaşamak zahmetine değmeyen bir şeydir.” Bu zahmete değmeyen tek şey belki de! Kötümserliğin cehenneminde dönüp dolaşıp yeniden Dostoyevski’ye varıyoruz: “Yaşam acıdır. Yaşam korkudur ve insan mutsuzdur. Bugün her şey acı ve korkuyu seviyor. Böyle gelmiş böyle gidiyor. Yaşam kendisini acı ve korku olarak gösteriyor. Yalan burada işte.”

Söylediklerine bakılırsa mesele basit aslında: Bütün alçaklık ve bütün yalan, insanın ölümden korktuğu için yaşamı sevdiği yanılgısı.  Öyleyse insan, yaşam ve ölümü bir tutmalı. Sonsuz azapların çatı katından Dostoyevski, umutsuzluk tünelindeki insanlığa çıkış yolunu gösteren ışığı tarif ederken kendi kendine mırıldandığı sözler, o günkü zayıf insan için nasıl anlaşılmaz bir kehanetse, bugünkü umutsuz ve düş kırıklığı içindeki yığınlar açısından da aynı şekilde yerine getirilemeyecek bir buyruk niteliğinde: “Yalan öldürülecektir. En yüce özgürlüğe ulaşmak isteyen kendini öldürme cesaretini bulmalıdır. Kendini öldürme cesareti olan yalanın sırrını bulmuştur. Daha yüksek bir özgürlük yoktur. Her şey buradadır. Kim ki, yalnızca korkuyu öldürmek için kendini öldürür, o anında Tanrı olacaktır.”

Korkuyu öldürmek için önce kendini öldürmek! Özgürlükten geçtik, gerçeği seslendirmeye bile cesaretin olmadığı bir yerde yalanı öldürmeye kim cüret edebilir? Dostoyevski’nin bir milyon ton ağırlığındaki dev taşının altında titreşen milyonlarca insan için, hakikat korkudan başka neyi çağrıştırabilir bugün? Bir milyon ton ağırlığındaki taş üstüne düştüğünde kimsenin acı duyacak bir zamanı olmayacağını, dehşeti bir an için yana itip düşünmeye azıcık yer açan herkes bilir. Evet, taş düştüğünde gerçekte de kimse en ufak acı duymayacak. Fakat altında tutulduğu taş düşmüyor. Devlet denen bu dev kaya, herkesin tepesinde sallanıp duruyor. Ne kadar cesur, ne kadar bilge olursa olsun bu durumda herkes çok korkar, çok acı çeker. Bu korku, bu azap, bu işkence, hayatın bütün anlamını acıdan ibaret bir anlamsızlığa dönüştürür. Umutsuzca birbirine çarpıp duran kalabalıkların başında sallandırılan taş, acıdan da öte ıstıraplar çektirir.

Bu dünyada imkan dahilinde olan hiçbir tatmin onun şiddetli arzusunu dindirmeye, isteklerinin önüne nihai bir sınır koymaya ve yüreğinin dipsiz kuyusunu doldurmaya yetmezken, imkansızlıklarla, durmadan kışkırtılan talep ve istekleriyle zorla bu dev taşın altına sürüklenen insandan ne beklenebilir? Hiçbir tehdit altında olmadan yaşamını sürdüren için bile hayat daimi bir sıkıntı ve bunaltı ise böylesine korkunç bir tehlike altında olanlar için hayat nasıl bir çehreye bürünebilir? Bu durumda olanlar için yaşamak ve yaşamamak aynı şeye dönüşmez mi? Ama bir paradoks olarak Dostoyevski, “Mutlu ve gururlu yeni insanını” tam da böyle tarif etmemiş miydi? “Tanrı ölüm korkusunun acısıdır. Acı ve korkuyu yenen, ölümü ve yaşamı bir tutan tam bir özgürlüğe kavuşacak, tanrı olacak.”

Yaşamın anlamı ve varlığın gerekliliği çoğu zaman hep bir kuşku bulutu gibi zihinlerini kaplamış olabilir, ama Schopenhauer’dan Nietzsche’ye, Luther’den Heidegger’e, Camus’dan Dostoyevski’ye, ilkçağın iyimser bilgelerinden son çağın kötümserlerine, tam vaktinde söylenmiş sözün gücünden şüpheye düşen tek bir düşünür de bulunmaz. Baskının dayanılmaz yoğunluğa eriştiği her devirde sözün anlamının, yalanı öldürmeye cüret olduğu, tahrip edilmiş belleğe rağmen bugün bile unutulmuş değil. Susturucu tahakkümün ilk iş olarak, ezilene ait sözü dolaşımdan çıkarıp bu boşluğu kendi şiddetiyle doldurma gayreti bile bunu doğruluyor.

Baskı altındaki, kendi tanıklığından bilir; ancak gerçeği söyleme gücü olan bugün gerçeği diriltebilir. Ve Sartre haklı, hayatın genel tabiatı sürekli aldatma ve aldanış olsa da, tepesinde sallandırılan dev bir kayanın altında korkuyla titreşse de  “İnsan özgür olmaya mahkumdur, zorunludur, çünkü yaratılmamıştır ve yaptıklarından sorumludur.” Özgür olmaya mahkum insan, yalanı öldürmeye de mecburdur. Eksiksiz insan budur, “mutlu ve gururlu yeni insan” budur.