Ana SayfaÇeviriHalkın mekanı yoktur – Jacques Rancière

Halkın mekanı yoktur – Jacques Rancière


Jacques Rancière

Çeviri: Murat Erşen


[…]Kimlik/Özdeşim, fiziki ya da ahlaki hususiyetler sorunu değil, bir mekân meselesidir. Mekânsallaştırma kendi hükmünce kavramın özdeşliğini etine/bedenine sunar. Şeylerin ve insanların “kendi” yerlerinde kalmalarını ve kendi kimliklerine tutunmalarını sağlar. Hatta onu, 19. yüzyıl edebiyat ve politik retoriğinde serpilen, halkın yaşadığı sefaletin cehennemine inme yolculuğunun dehşet verici anlatısında bile hissedebiliriz.

Hepimiz kenar mahallelerdeki gecekondulara ya da bodrumlara yapılan kısa seyahatlere dair küçük ve dramatik hikâyelerden okumuşuzdur. Hikâye, daima aynı topos içinde çerçevelenmiştir: Sağlığa zararlı havanın ziyaretçiyi ele geçirdiği küçücük bir odanın karanlığı. Etrafını görmeden çamurun ve karanlığın içinde ilerlerken birdenbire, pis bir şiltenin küflü samanlarında, sürüklenen, emekleyen bir suret ya da birbiriyle karışmış, gelişigüzel biraraya atılmış birkaç şekil fark eder. Sonra yaklaşır ve bu sürünen, emekleyen hayvanın bir insan, bir çocuk, küçük bir kız, yaşlı bir kadın olduğunun ayrımına varır. İnsan olduğundan emin olmak için dokunur ona. Sonra da ayrılır oradan, the Houses of Parliament’e, Academy’e ya da başka “merkezî” bir yere dönerek şeylerin diğer tarafta/yanı başımızda yaşayan toplumun yeraltında nasıl olduğunu anlatır. Şöyle der: Oradaydım, gecekonduya girdim, zehirli bir hava hissettim, küflü bir şilte gördüm ve çamurda yaşayan, sokaklardan toplanmış paçavralara bürünmüş, “giysi” diye bunları giymiş hayvani bir insanlığın karman çorman şekillerini. Hoc est corpus eorum [Bu onların bedenidir].

Elbette, bu hikâyeler korkuya ve merhamete müracaat ediyordu. Bununla birlikte ben asıl meselenin bu olmadığını ileri sürüyorum. Başlıca kaygı, korku ya da merhamet uyandırmak değildi. Yerelleştiriyordu, yerini saptıyordu (localizing). Yeraltı ne kadar korkunç bir yer olursa olsun, hâlâ bir dünyadır. Toplumun hastalığını bulabileceğiniz, parmaklarınızla işaret edip dokunabileceğiniz bir mekândır. İnsanlar acınacak durumda ve berbat halde ama oradalar, kendi yerlerine tutunmuşlar, kendi kendileriyle aynılar – ve kendiliklerine daha az sahip oldukları, “kendilik”leri “onların” yeri olan kirden ve çamurdan zorlukla ayırt edildiği ölçüde kendileriyle daha da aynılar. Cehenneme iniş basitçe yoksullar diyarına acınası bir ziyaret değil – bu aynı zamanda anlamı olmanın bir yolu, bir anlam usulü. Cehennem daima bir Lethe, bir ölüler nehridir, hakikatin nehri. Bir hakikatin adeta yeryüzünün karanlık çekirdeğinden doğmasına yol verir.

Dehşet verici görünse de, toplumu, yeraltında, toplumun altında yatan bir güç tarafından tehdit ediliyor olarak tasavvur etmek yine de rahatlatıcıdır. Çünkü ana tehdit, toplumun yeraltının olmadığının keşfinde yatardı: Yeraltı (underground) yoktur, çünkü yer (ground) hiç olmamıştır. Demokrasi muamması ve tehdidi, yeraltındaki gölgeler ordusu değildir. Demokrasi muamması ve tehdidi sadece onun kendi belirsizliğidir. Bu, halkın mekânının olmadığı, kendileriyle “aynı” olmadıkları anlamına gelir: Bu belirsizlik aslında politikanın ussallığına ve toplumsal bilginin ussallığına daimi bir meydan okumadır. Mekânsallaştırma, makul demokrasi ile ussal toplumsal bilgiyi sağ salim temellendirme sınavıyla baş etmenin bir yoludur.


Jacques Rancière’in “Yeni Dünyaların Keşfi: Seyahatin Politikası ve Mekânın Metaforları” başlıklı makalesinden seçilmiş pasajlar.
Kaynak: e-skop