Ana SayfaManşetÖzgür Amed’le ‘içeri’ ve ‘dışarı’nın ahvali üzerine: Oportünizmi artık devlet bile kabul etmiyor

Özgür Amed’le ‘içeri’ ve ‘dışarı’nın ahvali üzerine: Oportünizmi artık devlet bile kabul etmiyor

DİYARBAKIR – Roboski yürüyüşüne katıldığı için 2.5 yıl tutuklu kaldıktan sonra geçtiğimiz günlerde tahliye olan, KHK ile kapatılan Özgür Gündem gazetesinin yazarı Özgür Amed, Karınca’ya konuştu. Nurhak Yılmaz’ın sorularını yanıtlayan Amed, hem bir tutuklunun ‘dışarıdan’ ilk izlenimlerini paylaştı hem de ‘içerinin’ ahvalini anlattı.


Söyleşi: Nurhak Yılmaz


Ne kadar zaman oldu şöyle her birimizin tek tek hikâyelerinden, “acısı ve ızdırabından” sıyrılıp sokağımızla, mahallemizle ilgilenmeyeli? Yaşadığımız şehir, ülke ve gezegene, bir parçası olduğumuz duygusuyla bakmayalı kaç mevsim geçti? Kapıların, dört duvarın arasından başımızı sokağa uzatıp dedikodu niyetine bile olsa sağa sola göz gezdirmeyeli ne çok zaman oldu değil mi?

Peki, tam olarak kim susturulduğunda, kim açığa alındığında veya ihraç edildiğinde ya da kimin koluna kelepçe takıldığında sessizce çekilmiştik kendi küçük mapus damlarımıza?

Hakikâtle aramızdaki bağ nereden incelmişti? Şehrin iki sokak ötesinde bir yıl önce patlayan ve evimize kadar geri tepen o silahın sesi mi koparmıştı bizi inceldiği yerimizden? Biz o eşikten öyle telaşla “güvenli bölgeye” zıplamaya çalışırken, geride kim kaldı? Neyi bıraktık orada? Ve o halâ orada mı en önemlisi?

Bu soruları sorduran ve yanıtları kendinde saklı bir iki buçuk yıl geçirdik Diyarbakır’da. Etkisi kuşaklar boyu hissedilecek bir zaman dilimi. Kaosun tavan yaptığı ilk dönemlerindeki “yer yön bilmezliğimiz” yok artık. Konuşuyoruz da hatta. Henüz “sadece bize dokunan yanlarıyla” da olsa, değerlendiriyoruz ne olup bittiğini. Ancak meselenin “kişisel mağduriyetten” çok öte olduğunu hissediyoruz kemiklerimize kadar. O zaman ne yapmalı? Meseleye daha çok gözden, daha farklı mesafelerden bakmakla başlamalı belki. Kendi “küçük mahpuslarımızdan çıkmanın” başka yolu da yok gibi…

Bu zaman dilimini Özgür Amed ile konuştuk. Bilmeyenler için Özgür Amed, yazar, gazeteci, aktivist. 23 Şubat 2015 tarihinde tutuklandı. Diyarbakır D Tipi Cezaevi’nde iki buçuk yıl kaldı. Geçen ayın sonunda 24 Haziran 2017’de cezaevinden çıktı. Yani “dışarıda henüz yeni” sayılır. Diyarbakır’da düzenlenen Roboski katliamı protestosuna katıldığı gerekçesiyle tutuklanmıştı…

Peki, dışarıda yaşananlara gözleriyle tanıklık etmemiş bir isimle neden konuştuk? Amacım kelime oyunu yapmak değil ancak popüler deyimle “yaşadığımız topraklar devasa bir cezaevine dönüşmüşse” Özgür Amed’i de yan koğuştan sizin yanınıza nakil gelmiş bir arkadaş sayın. Zira “her iki koğuşta yaşananlar” birbirinin izdüşümü, etkileyeni veya sonucu niteliğinde…

Ne hissediyorsun şu an? “Dışarıya” dair ilk izlenimlerini alayım…

Biraz nötr durumdayım. İçerideyken de dışarının durumunu az çok biliyordum. Yakından ilgilendim olan bitenle. Bu nedenle dışarıda neyle karşılaşabileceğimi kestiriyordum. Çok sevinçli, aşırı duygulu ya da uyum sağlayamıyorum gibi bir durumum yok. Şu an sadece gözlemliyorum. Bazı şeyler çok değişmiş. Dışarısı psikolojik olarak 10-15 yıl geriye gitmiş. Belki Kürt tarihinde 100 yılda yaşanacak gelişmeler iki yıla sığdı, bu da insanları doğal olarak çok fazla etkilemiş. İnsanların psikolojisi gerçekten iyi değil. Bunu sadece kendi sokağımı gözlemleyerek görebiliyorum. (Cezaevinden çıktıktan sonra) Beni ziyaret eden herkesle hemen hemen konuştum, sohbet ettim. Herkes kendi derdini anlatıyor.

İnsanlar ne anlatıyor sana? Sen mi soruyorsun onlar mı anlatıyor?

Açıkçası ben henüz derdimi anlatma fırsatı bulamadım. Ama şimdiye kadar acayip dert dinledim. Herkes çok haklı ama aynı zamanda çok haksız. Çünkü olan biten şeyleri herkes kendi penceresinden okuyor. Devlet ve toplum arasındaki bu seferki yönelim çok farklı, diğerlerine benzemiyor. Toplumsal bir travmayı gözlemlemek mümkün. Diyorum ya kendi sokağımda bunu gözlemliyorum; insanlar gecenin üçünde, ikisinde sürekli kavga ediyor.

Daha önce yaşanmıyor muydu bunlar?

Hayır, bu şekilde değildi. Balkondan izliyorum, ortada kavgaya bir sebep yok aslında. Biri diyor “elini indir”, öbürü diyor “kaşını kaldırdın”, başkası diyor “dişini sıkıyorsun.” Bu tarz şeyler. Bir öfke var ama öfkesini nereye kanalize edeceğini bilmiyor. Fakat gördüğüm kadarıyla özellikle ekonomik yönelim herkesin yumuşak karnı. Açlıkla terbiye edilme noktasında insanlar ürkmüş. Bu bariz. Tanıdığım hemen herkes işten çıkarılmış, hepsi ihraç edilmiş.

“Herkes kendi derdini anlatıyor” diyorsun. Bu bir eleştiri. Sence ne beklemeliyiz…

Herkesin kendi penceresinden bakması sorunlu bir durum. Bu politik durumun artısı-eksisi ile toplumsal ve siyasal yönleriyle bütünsel bir okuması yok. (Cezaevinden çıktıktan sonra) Tartıştığım arkadaşların çoğunluğu bundan uzak duruyor. Daha çok, kendisi açısından yaşadığı mağduriyet durumuna bir sebep arayışında. Bir araf hali var.

Fakat herkes çok yoğun bir haksızlık yaşandığı konusunda hemfikir. Kendi ailem ve çevremden edindiğim izlenim bu. Müthiş bir haksızlığa maruz kaldığını düşünüyor. Şehirde olup bitenler, televizyonda gördükleri, kendi etrafında dinledikleri, Cizre’de Sur’da başka yerlerde olan bitenlere bakarak bunları düşünüyor. Ve bu haksızlığın böyle gitmeyeceğini de hepsi biliyor. Ama çözüm üretme konusunda bir alternatif sunamıyor. Ne yapılmalı noktasında herkes birbirinden beklentili.

Toplum olup bitenlerden bu kadar yaygın olarak etkilenmiş yani…

Toplumun gözünde “ak ve kara” ortaya çıkmış gibi görünüyor. Kimin esasta vicdanlı olduğu kimin olmadığı. Bazıları politik görüşleri ne olursa olsun burada olan bitenlerin vicdana sığmadığını söylüyor. Bazıları da var, yaşananları fırsata çevirmiş. Bundan nemalanmaya çalışıyor. Fark ediyorsun bunu.

Bir grup da var, hiçbir şey olmamış gibi davranıyor. İşte bu biraz korkutucu. Adorno, “Yahudi Soykırımı’ndan, Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarcadır” derken, bundan sonra şiir yazılmaz demedi. İnsanlar ona şahit olduktan sonra nasıl olur da o akşam evlerinde Goethe’yi okuyabilirdi? Çok rahatlıkla şiir okuyabilirdi? Nasıl olur da çocuklarını sevebilirdi? Bu durum nasıl olabilirdi yani? Onu anlatmaya çalışıyor.

Mesela Cizre’de insanlar yandı. O gözle bakarsan, Cizre’den sonra aynı noktaya geldik gerçekten. O halde bunlar nasıl olabilir? Kalkıp insanlara tek tek senin bunu yapmaya hakkın yok diyemezsiniz ama vicdan beklersiniz.

Mesela çoğu akrabalarım bazı akrabalarımla ilişkiyi kesmiş, artık görüşmüyor. Sırf bu meseleye bakış açısından kaynaklı. İlginç değil mi; Muhammed Ali’nin cenaze töreninde bir haham çıkıyor diyor ki “Kürtleri öldürmeyin.” Ama yanı başındaki komşun, aranızda sadece bir sokak var, o bu yaşananları doğal görüyor. Ya da hiç görmüyor. Burada bir körlük ve yozlaşma var, bunu kabul etmek gerekiyor. Bunu yapmıyorsan, savunduğun durum bir gün mutlaka seni bulacaktır. Uygarlık gerçeği biraz bu minvaldedir. Hiç kimseye sonsuz bir rahatlık sunmaz. Herkes her an fırının ağzındadır.

Cizre, Silopi, Sur, Nusaybin gibi şehirlerde yaşanan yıkımın müsebbibi olarak hükümet, sokaktaki insan ve başkaları kendi cephelerinden “sorumlulara” işaret ediyor. Ancak sebep olan kadar, “verilmek istenen mesaj da” oldukça önemli görünüyor…

Esas mesaj Türkleredir. Ben bu konuda netim. Kürtlerin üzerine çok rahatlıkla gelebiliyor ama mesaj Türkleredir. “Bu meselenin dışında dur” diyor. Ayşe öğretmen çok basit bir örnek. Akademisyenler süreci önemlidir. Toplumda ses çıkaran herkes topun ağzına girdi. Elbette çatışmanın yoğunluğu burada yaşandı ama faturasını tüm muhalifler, demokrasiyi savunan herkes ödedi. Bunun çok fazla örneği var.

Bugün için en önemli noktalardan biri Kürtlerin yasına saygı duyulmayacak bir noktaya gelinmesidir. Buna bu dönem gösterilen reaksiyonlar önemliydi, keşke biraz daha fazla olsaydı. Çünkü bir eşikteyiz.

Mesajın Diyarbakır’a düşen payı hakkında ne söylersin?

Diyarbakır özellikle son 10 yılda bir ablukadaydı. Bu ablukada esas rantı yiyen ise orta sınıftı. Altan Tan’ın Agos röportajına bakılabilir. Bir müteahhit sınıfı ortaya çıktı mesela. Çok fazla AVM ortaya çıktı. Yoksulluğun derin olduğu yerlerde lüks mekânlar açılmaya başlandı. Bu aslında şiddet demektir. Orası tasfiye olacak demektir. 1960’larda ortaya çıkan kavramla, soylulaştırma demektir. Orayı tüketeceksin, yoksulları kovacaksın yerine başkaları gelecek. Sur’da da öyle olacak. Sur’da bugün olanlar aslında bir soylulaştırma projesinin hayata geçirilmesidir.

Geçtiğimiz 10 yılda Diyarbakır’da bir taraftan kapitalizmin yoğun çabası vardı. Bunu hem kentsel dönüşüm ayağıyla, aynı zamanda eğlence kültürünü had safhaya çıkararak yapmaya çalıştı. Fakat bir yandan da politik bir kent Diyarbakır. İkisinin ortasında olanların durumu ise iyiydi. Ortada olanlar kendilerini kurtarıyordu. Ama bugün sistem, “Kendini netleştir. Artık orta yol yok” diyor. Oportünizmi artık devlet bile kabul etmiyor. Ninemin sözüdür; “ya sağda dur, ya solda dur. Ortada durursan kamyon çarpar.” Hakikat budur.

Şu an şehrin belleği ikiye ayrılmış. Bir tarafta sanki hayat lay lay lom. İsmet Berkan’ın gelip “Diyarbakır geceleri böyledir” dediği dünya var. Diğer tarafta da trajik bir durumun yaşandığı, hakikatin görülmek için halâ beklediği bir Sur, bir Fiskaya, bir Bağlar gerçekliği var. Ben böyle anladım, böyle gördüm.

Aslında kentsel dönüşüm Diyarbakır için yeni bir gündem değil…

Geçmişte şehirde kentsel dönüşüm afişleri “müjdeler olsun” diye asıldı. Aslında cinayetin afişi asıldı. Ses çıkmadı. Hevsel Bahçeleri’ndeki ağaç kesimleri, Dicle Nehri kenarındaki kum ocakları. 2010 yılında 210 aile Lalebey Alipaşa’dan çıkarıldı. Sürekli bir plan vardı. Ancak görülüyor ki bu süre zarfında hiç kimsenin bir B planı olmamış. Özetle söylemek istediğim şey şudur; o dönem için hepimiz şu anda özeleştiri pozisyonundayız. Çünkü görmemişsin ya da görmek istememişsin.

Herkesin kendi kişisel mağduriyetine odaklı olduğunu söyledin. Mağduriyet yarıştırma anlamında değil ama, bu tabloda faturayı diğerlerine göre daha ağır ödeyenler var…

Çatışmaların yarattığı, hiçbir şeyi olmayan, zamanında Sur ve Diyarbakır’ın dışına tutunmuş olanlar, köyden göç etmiş olanlardı. Ve onlar bugün tekrar göç ettirildi. En büyük mağduriyeti şüphesiz onlar yaşıyor. Zamanında göç ettirilmiş ve gelmiş burada şehre tutunmaya çalışmış ama bugün ondan da olan bir kesim bu. Öncelikli söz hakkının onlarda olduğunu düşünüyorum.

İki buçuk yıl kaldığın Diyarbakır D Tipi, yani bu sürecin “içeri” cephesinde yaşananlara geçmeden önce, tutuklanmak veya cezaevi yatmakla ilgili ne söyleyeceksin?

Eskiden arkadaşlarla espri yapardık, “şöyle 6 ay kitap okumak için cezaevine girsek” diye. Çok içten istemişim, 6 ay istedik 37 ay geldi. Dışarıdayken çok yoğun çalışıyordum. Yapmak istediğim işler vardı. Yoksullukla mücadele alanında çalışıyordum, Sarmaşık Derneği’nin gönüllülerinden biriydim. Dosyaları benim elimde olan binlerce aile vardı. Hepsi yakından tanıdığım çok yoksul ailelerdi. O çalışmalar yarım kaldı. Mekân olarak zindanla ise ilk defa tanıştım. Apayrı bir dünya. Fakat ben kendimi zindanda hiç hissetmedim açıkçası. Benim için zaman çabuk geçti. Görüşlerde annem, falan kişi evlendi, falan kişi öldü dediğinde ancak zamanın geçtiğini anlıyordum.

Zindana nasıl yaklaştığın çok önemli; gerçekten kendini orada hissedersen oradasındır. Yıllardır orada olup, hala orada olmayan çok kişi var. Mesela oturmuş gitar öğrenmiş, İspanyolca öğrenmiş. Cezaevleri anlam mekânlarıdır. Dışarı ne kadar pratikse cezaevi de kendi içinde pratik ama esasta anlam mekânlarıdır. Anlam verirsin. Kendinle de yüzleşiyorsun cezaevinde. Mesela orada fark ediyorsun dışarıda hiçbir arkadaşın seni eleştirmemiş. Dilinin aslında ne kadar erkek dili, dolayısıyla devlet dili olduğunu fark ediyorsun.

Cezaevleri bugün en büyük sosyal laboratuvarlar. İnsan hikâyesinin en uç noktalarını görebileceğin yerdir. Dışarıdayken ben bu kadar hikâye dinlemedim, Bu kadar hikâyeyi bizzat gözlemlemedim. Yanında durduğun herkesin muazzam bir hikâyesi var.

Biraz da Diyarbakır D Tipi’nin koşullarından söz edersen

Çıkmadan önce yaşanan bir olayı anlatayım. Havalandırmada parmak kadar bir ot çıkmış. Aramada gelip onu koparıyor yasak diye. Yeni gelen bir arkadaş niye koparıyorsun diyor, o da nasıl olur bana bunu söylersin diye o otun peşine düşüyor. Hücre cezası verecek. Senden savunma istiyor.

Her an kaçabilirsin gözüyle bakıyor sana. Çamaşır ipi vermiyor. Kantinde bir şey satıyor sen onu satın alıyorsun geliyor aramada el koyuyor yasak diyor, sana tutanak tutuyor.

Bir arkadaş lavaboda kaymış düşmüş gelip boş tuvaletin fotoğrafını çekiyor. Çok merak ettim o fotoğrafı ne yapacağını. Diyor kesin o gün bir yeri kazacaktınız. Senin açından her şey çok net, gülüyorsun ama o çok tedirgin. Çünkü onun varlık yokluk sebebi. Şimdi git bir gardiyana “sen FETÖ’cüsün” de, bitti gitti. Onun için kimse risk almıyor. Bütün kitaplarımıza el koydular, son 7 aydır kitap vermiyorlardı.

Fakat en zorlayıcı şey, hasta tutsak arkadaşların durumudur. Hukukun nasıl düşmanlaştığını onlar üzerinden rahatlıkla görüyorsun. İki ayağı iki kolu olmayan arkadaşlar var mesela. Hiçbir şekilde bırakılmıyorlar.

Senin tutuklu kaldığın süre içerisinde Diyarbakır veya diğer şehirlerde tutuklanan yüzlerce hatta binlerce insan bulunduğun cezaevine geldi. İçeriye girenlerin nasıl bir profili vardı?

Her kesimden, her yaştan ve her sınıfsal yapıdan insan geliyordu. Genelde tutuklamalarda bir sebep yoktu. Hepsi rehabilite etmeye yönelikti. Zaten bir insanı içeri atmak geride kalanlara mesaj vermektir. Mesaj tutuklanan kişiye değildir. Mesela ben içeri girdiğimde ben değil, zorluk yaşamışsa ailem yaşamıştır. Seni içeri atarak ailene, sosyal çevrene, ekonomik durumuna darbe vuruyor. Yoksa sen içerideyken durumun iyidir. Diyarbakır’da neredeyse her evden bir kişi tutuklandı. Zindana gelmeyen kalmadı.

Dolayısıyla dışarıda ne olup bittiğini okuyabiliyordun. Dışarıda yaşananları siz görüyordunuz, sizde görüntüsü vardı yaşananların, hissiyatı ve birinci tanığı ise bizdeydi. Sur’dan çıkanlar bizim yanımızdaydı mesela. Dışarının bilmediği her şeyi sen biliyorsun, öğreniyorsun. Ve bunun yükü daha ağırdı. İçeride sevinci çok rahatlıkla paylaşıyorsun ve hızlıca çıkıyor oradan. Ama acı, herkes aynı duyguyu yaklaşık olarak hissettiği için acı çıkmıyor senden. Duvara çarpıp sana geri geliyor, seninle kalıyor ve bu biraz uzun sürüyor. Şu anda son iki yılın tüm olayları tüm görüntüleri zihnimde çok canlıdır.

Diyarbakır senin büyüdüğün şehir. Şehir böyle çetin bir dönemden geçerken, senin bu şehrin kıyısında bir cezaevinde tutuklu bulunman nasıl bir duyguydu?

Şehirle güçlü bağlarım vardı. Cezaevinin Diyarbakır’da olmasına bile seviniyorsun. Ben Diyarbakır’dayım diyorsun. Bu çok etkili. Üniversite yıllarında tatil başladığında Diyarbakır’a gelirken sevincim okulun kapısında başlıyordu, buraya kadar akıyordum. Ama dönüş yolunda, otobüse binerken ayağım gitmiyordu, çok zorlanıyordum. Diyarbakır’ın insanın ayağının dibine yapışan, insanı bırakmayan bir yanı var. Şehir olsun, sokak olsun, ritüelleri olsun özlüyorsun.

Dışarıdayken hep Sur’daydım. İçeride beni en fazla yaralayan şeylerden bir tanesi Sur’un yıkılmış halinin fotoğraflarını görmek oldu. İnanamadım. Orada 50 yıldır yaşayan bir akrabam vardı evini bulamamıştı.

“Dışarı” ile temasta görüşler ve mektuplar da var tabi. Görüş günleri nasıldı?

İçeridekiler dışarıdakilere, dışarıdakiler ise içeridekilere üzülüyor. Ama esasen dışarısı moralliyle içerisi çok morallidir. Anneler geliyordu mesela, zannediyorlar biz çok perişanız, sanki içeride herkes durmadan dertli dertli saz çalıyor. Hâlbuki orada çektiğimiz halaylar, oradaki kutlamalar dışarıda yok. En güzel Newrozları ben içeride kutladım.

Çok mektup aldın mı? Kimler yazdı sana?

Çok yoğun mektup alıyordum. Harvard’dan da Amerika’nın farklı yerlerinden de, Avrupa’nın cezaevlerinden de mektup geldi. Türkiye’nin birçok yerinden, Trabzon ve Bursa gibi hiç beklemediğim yerlerden mektup aldım. Büyük kısmı tanımadığım insanlardandı. Mektup yazmaktan parmağımda nasır çıktı. Klavyeden sonra kalem ve kağıtla yeniden tanıştım. Bir de ben tükenmez kalem sevmiyordum, çünkü yanlış yazdığın zaman düzeltme şansı vermiyor sana. Demokratik değil yani. Kurşun kalemle yazıyordum. Ve mektuplar sayesinde dışarıdaki akışın bir parçası oluyorsun. Yalnız olmadığını biliyorsun. Cezaevindeki mektup dışarının “whatsappı”dır. Aslında içeride de online dünya var. Bir ara bu konuya yoğunlaştım. Mesela volta kültürü tam bir twitter olayıdır.

Nasıl?

Bir akış var. İki kişi burada volta atıyor, iki kişi kenarda volta atıyor. O akışta mesela sen konuşuyorsun, arada birine mention (menşın) atıyorsun, ona da bir şey söylüyorsun. Konular çok hızlı değişiyor. Bakıyorsun biri odadan sana özel seslendi, bu da DM oluyor. Ayrı bir pencere açılıyor oradan. Kurguladığın zaman aynı şeydir.

Cezaevinin teknoloji ile insan arasına koyduğu mesafe var bir de…

Özellikle telefondan uzaklaşmak gerçekten çok çok iyi bir şey. Teknoloji geliştikçe, insandaki sorumluluk duygusu da azalıyor. Ya da dışarıdayken Google’ye soruyorsun ama içerideyken insana soruyorsun. Bu çok güzel bir şey. Dışarıda insanlar bu mütevaziliği göstermiyor, birbirine sormuyor. Çünkü herkes her şeyi biliyor. Ama kimse bir şey bilmiyor. Çünkü çok fazla bilgi var ama hangi bilginin doğru olduğu belli değil. Hakikat ortada yok.

Ve son olarak artık “dışarıdasın”, ne yapacaksın? Yazmaya devam edecek misin? Veya çevrendekiler “aman şu konuya dikkat, bunu yazma” dediler mi sana?

İçerideyken dikkat etmedim ve şimdi ne kadar dikkat etmem gerektiğini de bilmiyorum. İçerideyken içerinin ruh haliyle yazıyorsun. Arkadaşlar beni eleştiriyor, “İçeride dilin politikleşti, mizah yazmıyorsun” diyorlar. Bu biraz mekân ve benim yoğunlaşmalarımla ilgili bir sonuç. Ama benim esas derdimi anlatma biçimim mizahtır, ironidir. Şu an gerçekten dışarıda ne kadar dikkat etmem gerektiğini bilmiyorum. Ama inandığım meseleleri yazmaya devam edeceğim. Hakikatin ipi yer yer incelebilir ama kopmayacaktır. Direnmenin bir hak olduğunu düşünüyorum. Bu politik alanda olur, yazı alanında olur, mizahla olur.