Ana SayfaYazarlarBüşra ŞahinYerKuşAğı, sesler ve sözler üzerine

YerKuşAğı, sesler ve sözler üzerine


Büşra Şahin


Sesin kelimelere ihtiyacı yoktur.

Ses, bizim insan olarak içimizde barındırdığımız; ancak kelimeleri kullanmaya başladığımızdan beri bastırdığımız, gerilere ittiğimiz, sınırlandırdığımız doğamızdır. Bizi doğaya ve hayvanlara bağlayan şeyi kelimeler aracılığıyla koparmışızdır: Her şeye isim vermek/kavramlaştırmak, “şey”leri kendi varlığının dışına ittiği için insan da kendini doğanın dışına itmiştir. Çünkü isim vermek, onu yeniden anlamlandırmaktır. Zaten var olan anlamından koparmaktır. Kavramlaştırmak, şey üzerinde tahakkümdür, kontrol edebilme yetisidir. Böyle böyle asıl anlamından kopan insan olmuştur. Ne ses çıkarabilir ne de ses duyabilir artık. Anlamından kopan insanı ise edebî düzlemde en iyi anlatan metinlerden biri, Deniz Gezgin’in Sel Yayınları’ndan çıkan romanı YerKuşAğı.

İnsanın doğaya ve hayvanlara karşı tutumu olan tahakküm, kendini üstün görme yanılgısı, doğadan uzaklaşmasına, doğayı ötekileştirmesine yol açar. Böylelikle kendi doğalından da uzaklaşan insanın kendisi artık ötekidir, yabancıdır, sınırlıdır. Bu sürecin kelimelerle ve ad vermeyle ilgili olduğunu savunan YerKuşAğı; bir dişbudak olan (ama aslında her şey ve hiçbir şey olan) Hagrin, bir karabatak olan Şuri ve bir insan olan (gitgide beşerîliğinden sıyrılan) Moy’un yolculuğunu anlatıyor.

Deniz Gezgin

Dilin, sözün, kelimelerin nasıl oluştuğunu konuşurken belki de bakmamız gereken ilk yerlerden biri dilbilim sahasıdır. Dilbilimin temellerini atan Saussure’ün görüşleri örneğin: Saussure dili bir sistem ve tutarlı bir bütün olarak ele alır. Sistem (dil) toplumsaldır, söz ise bireysel. Yapısalcıların üzerine uğraştıkları temel bir sistem olan gösterge-gösteren-gösterilen kavramlarını oluşturan Saussure’ün oluşturduğu Yapısalcı yaklaşıma göre, dış dünya bölünmemiş ve yığın halinde bir bütündür. Biz insanlar olarak dil aracılığıyla bu bütünü kavramlaştırır, böler, sınıflara ayırır ve anlam yükleriz. Aksi halde her şey anlamsız bir yığın olarak kalır ve birbirinden ayırt edilemeyen şeyler olurlardı. Saussure’ün bu görüşleri haksız değil elbette; ancak YerKuşAğı bize başka bir şey söylüyor: Bir şeyin varlığına erebilmek için bir kavrama zorunlu olarak ihtiyacımız yok. Söz değil, ses esastır. Her şeyin kendine ait bir sesi vardır ve bu sesler sayesinde dış dünya yığını anlam kazanabilir. Bir post-yapısalcı olan ve yapısökümü geliştiren Derrida’nın savundukları, ele aldığımız roman ile daha çok örtüşüyor. Derrida’ya göre bir sözcük ile şey/nesne/düşünce asla bir ve tek olamaz. Aksine gösterilen ile gösteren sürekli birbirinden kopar veya yeni birleşimler bulurlar. “Başka bir deyişle, göstergeler, yokluğu gösterirler, dolayısıyla bir anlamda anlamları yoktur. Anlam sürekli olarak bir gösterilenler zinciri boyunca devinir ve asla onun kesin konumundan emin olamayız, çünkü anlam asla tek bir göstergeye bel bağlamaz.”[1]

Dilin anlamlandırma mekanizması üzerine açıklanan bu görüşler çok temel düzeyde aktarılmıştır. Yukarıdaki açıklamada rahatlıkla görüldüğü gibi, dünya hep dışta kalmış, hep insanın dışında bir yerde konumlanmış. Sanki insanın gelip onu anlamlandırmasına ihtiyacı varmış. Halbuki insanın kelimelerinden çok önce de uzun uzun yüzyıllar dış dünya iletişimini sağlayabiliyordu. Seslerle. Varlığının özündeki seslerle, bizim kulağımızın duyamayacağı seslerle bile. İşte YerKuşAğı’na göre beşerin kaybettiği en önemli özellik de bu. Çünkü “çağrılmanın sonsuzca sesine karşın bir isimle anılmak alıkonulmaktır. İnsanın ağırlığı, yere var gücüyle basması hep bundan.”

Romanın insan karakteri Moy, hasta diye odalara kapatılan ve ilaçlarla büyütülen bir kız. Hayvanların, suların, ağaçların sesini duyabiliyor diye garipsenmiş, itilmiş ve dişbudaktan atlarken kendini onun kollarında bulmuş. Sesleri hep içinde taşıyan Moy’a kelimeler yetmemiş. “Öyle ya, hayal gücü doğaüstüdür. Çocuk görünmezken doğanın eşiğini atlar geçer. Sen de atlamışsın ya, hem hiç karşılaşmadığın hayvanların resminden sesler duymuşsun. Büyücüsün diye değil, çocuksun diye Moy. Büyütülmeyişine şükret dur.” Avcı bir babanın çocuğunun, tüm hayvanların seslerini duyabilmesi ve üstelik o sesleri çıkartması, hasta diye odalara kaçırılmasına yol açmış.

Her şeyi sesiyle çağırdı diye yaftalanmış, sesi boğulmuş biri” Moy. Kavanoz evlerde nefes alamıyor, her yerine çöreklenmeye çalışan beşeri öldürmeye niyetli, Hagrin’in yol göstermesiyle. Ne sürülere ne de sofradakilere karışabilmiş, kendini Hagrin ve Şuri’ye yol arkadaşı olarak bulmuş. Anlamın kelimelerden bağımsız gerçekliğine, yani seslere yeniden alışmaya çalıştığı bir yolculuk bu. Büyük kızıl ağaca varmaya çalıştıkları yolculukta rehberleri olan dişbudak Hagrin, diğerlerine kol kanat geriyor. Moy’un özüne dönebilmesi ve değişmesi için gereken adımları o gösteriyor. “Hagrin onun ve Şuri’nin önüne köşeleri olmayan bir hayat seriyor.

Çocukluk, hayvanlık, sanayileşme ve diğer şeyler

İnsanların sesten uzaklaşmaları büyüdükçe -kelimeleri öğrenmeye başladıkça- gerçekleşen bir süreç Hagrin’e göre: “Bütün yeni doğanlar sese gelir, sulardan duyup bildikleri şarkıyı mırıldanırlar. Bebekler de öyle böyle hayvandırlar. Kulaklarına kelimeler dolmaya, onları taklit edip de konuşmaya başladıkça suları can gibi çekilir.” Yeni doğan bir çocuk henüz kendi doğalındadır. Büyüdükçe kelimeleri öğrenir, şeyleri kavrama bürür ama kendisine söylenmemişi anlamlandıramaz. İnsan anlamlandıramadığı şeyler için taklidi, yani oyunu seçer. Moy’un bir görünüp bir kaybolan arkadaşı munçak Cice ile oyunlar oynaması da bu yüzden belki de. “Her düşünen varlık, dili oyunu tanımlayacak genel terime sahip olmasa bile, bu oyun ve oynama gerçeğini bizatihi bağımsız bir şey olarak tasarlayabilir.”[2] Oyunun bir kelimeye ihtiyacı olmadan da var olabilmesi (hayvanlar da oyun oynar), romanın temel fikri bağlamında Moy ile Cice arasındaki oyunları daha tutarlı kılıyor. Huizinga’ya göre oyun kavramının tanımı; bir amacı olan, alışılmış hayattan başka türlü olmaya geçiş sürecinde bir gerilim ve sevinç duygusunun eşlik ettiği bir faaliyettir. “Böylece tanımlanan kavram, hayvanlar, çocuklar ve yetişkin insanlara ilişkin olarak oyun adını verdiğimiz her şeyi kapsamaya yatkın hale gelmiştir.”[3] Bu açıdan baktığımızda insanlar ve hayvanlar oyun kavramında ortaklaşırlar. Muy Cice ile oynayarak kederlerinden sıyrılabilir, eğlenebilir, neden yaptığını anlamasa da oynamaya devam ederek ona dönüşebilir. Yani -oyunun tanımında belirttiğimiz gibi- alışılmış hayattan başka türlüye geçiş süreci.

İnsanın doğaya duyduğu tahakküm arzusunun temelinde kendini üstün görme algısının yattığını söyledik. Bu sürecin önemli bir adımı adlandırma ise diğer önemli adımları da sanayileşme, avcılık, doğal alanı tahrip gibi gelişmelerdir. YerKuşAğı bu gelişmelere de ağırlıkla yer veriyor. Bir karabatak olan Şuri’nin kanadı ısırılmış, her yeri petrole bulanmış, ötüşünü zift tıkamış. Eskiden diğer su kuşlarıyla buluştukları sazlıklar, sular zamanla yapış yapış petrol çukurları haline gelmiş. Kuşlar göç mevsimlerini değiştirmişler, içlerine uçamamanın korkusu yerleşenler erkenden terk etmiş diyarları. Şuri ise sanayileşmenin her adımına şahit olmuş, çöp adaları görmüş, kaçacak hiçbir yeri kalmadığına inanmış. “Ama insan çoğaldıkça, eyledikçe, dalıp çıktığı sular, rotasına uyduğu rüzgâr tamamen değişmişti. Bir gün Şuri’nin gagasını sürttüğü, gölgesini, kurdunu sevdiği koca ağaç yerinden oluyor, bir başka gün sivri dişli makineler tepesinde homurdanıyordu.” Kanadını, sesini yitirmiş Şuri son anda kaçıyor bu felâketten. Ölmek için de olsa yokyer’e varıyor. Ellenmemiş, çiğnenmemiş bir orası.

Şuri’nin sesine muhtaç, ondan başka tüm hayvanların sesini duyan Moy’un babası, yetenekleri ile ünlü bir avcı. Daha yerinde bir tanımla; ormanda avcı, sofrada gurme. Avladığı hayvanlar sofrada servis edilirken dikkatleri cesetten uzaklaştırmak istiyor, yemek odası ile mutfağın arasında uzak bir mesafenin olması bu yüzden. Tıpkı mezbahaların şehrin dışına yapılması gibi, et kemikten ayrılırken yemek odasına uzak kalmalı.

Kendi evinde sofrayı mutfaktan en uzağa kurarken maksadı nasıl etten hayat koparmaksa, yemek boyu anlattığı hikâyeler de avındaki canı unutturacak bilgiyle donanmıştı.

İnsanın dili adlandırmaya çekimli. Kavramlaştırdığı, parçalara ayırdığı en önemli şeylerden biri de zaman. Romandaki karakterlerin gezindiği yokyer zamandan azade. Orada bölünme yok, rakamlar yok, zamanın kendisi var. Sirklerde kafeslere kapatılmış ucube yaratıklar yok, her yaratığın bir yeri var; doğanın kendisinin sesleri ve dönüşümleri, oluşumları var. Ölümden sonrası var. Belki de içten içe hepimizin varmak istediği o kızıl ağaç var.

Bitirirken

Her şeyi anlamak için her şeyi adlandıran insanların belki de biraz kendini adlandırması veya anlaması gerekiyordur. Betonlarda nefes almaya çalışırken düştüğü zavallı durumu, unuttuğu sesleri, artık duyamadığı kokuları ve ışıkları umursamaz bir varlığın hayvanları, ağaçları, suyu, gökyüzünü umursaması mümkün mü? Her şeyin ufalandığı bir çağ bu, YerKuşAğı’na göre:

Konuşarak zevklenen bir tür, didişmeyi yaşamak sanıyor. Onun ağaçların çiçeklenişinden milyonlarca yıl sonraki çağında, kafeslere düşen çocuklar haberlerde. Mezbaha yolunda devrilen kamyondan kaçan hayvan süpermarkete sığınıyor. Kaygan yüzeylerin çağı bu. Kuşbakışıyla katledilen, etleri paramparça, beş para etmeyen, acı hayvanların çağı. Kafesine düşen çocuktan sorumlu tutulan gorillerin zamanı. Barınaklarda uyutulanların, mevsimsiz göçenlerin, bir kürdanın sivri ucuyla dişlerin arasından sökülen artıkların saati. Böylesi yüklü ve sıkış tepişken bir şeyleri ezmeden yere basmak ne mümkün!


[1] Türkan Fırıncı Orman, Jacques Derrida Düşüncesinde “Dil”, Kilikya Felsefe Dergisi 2015/1, s. 67

[2] Johan Huizinga, Homo Ludens, Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme, s. 19

[3] Huizinga, a.g.e., s. 50